Fëanor profil resmi
Fëanor kapak resmi
''İş yaşımda değil düşündüklerimde, öyle değil mi?''
-Dostoyevski, Karamazov Kardeşler
Öğrenci
Lise
26 Kasım
650 okur puanı
01 Haz 2020 tarihinde katıldı.
''İş yaşımda değil düşündüklerimde, öyle değil mi?''
-Dostoyevski, Karamazov Kardeşler
Öğrenci
Lise
26 Kasım
650 okur puanı
01 Haz 2020 tarihinde katıldı.
  • Fëanor tekrar paylaştı.
    180 syf.
    ·2 günde·8/10 puan
    ''Onların isteğine göre hükmetmektense,
    Kendi düşünceme hizmet etmeyi tercih ederim.''
    (William Shakespeare, Coriolanus'un Tragedyası, s. 47)

    Tanzimat döneminde artan modernleşme ile toplumda oluşan Batı medeniyetini model alış, yaşadığı topluma yabancılaşan ve batılılaşmayı yanlış anlayarak iki medeniyet ortasında sıkışan ''alafranga'' tipler yaratır. Romanda Ahmet Mithat, bu tipleri konu edinir ve yanlış batılılaşan insanları yererek, onlara gerçekleri göstererek, ''Felâtun Bey ile Râkım Efendi'' karakterlerini yaratır.

    Felâtun Bey zengin bir babanın çocuğu olan züppe biridir. ''Felsefi yargılarını Eflatunlardan daha incelikli bulan''¹ ve kendi düşüncelerini herkesin düşüncesinden üstün tutan, kibirli bir adamdır. Kendi markasını yaratan, gezip tozmayı seven ve ''her şeyi bilen'' bir adamdır; onun bir şey bilmesine gerek yoktur. Çünkü o ''ne öğrenebilir? İşte Felâtun Bey öğrenmiş ya! Yazısı var, okuması var, Fransızcası var; zeki, kavrayışlı, dilli, bilhassa ayda babasının yirmi bin kuruş geliri var! Dünyada bir adamın öğreneceği ne kaldı?''²

    Kibarlık Budalası'nda Moliére'in yerdiği ve Tolstoy'un tiksindiği ''aristokrat kesim'' gibidir, herkesin önüne güler, arkasından iş çevirir. Herkesle ''senli benli''dir görünüşte, halbuki doğru düzgün bir dostu ya da onu seven biri yoktur, fakat o herkesi yanlış anlar, öyle ki, ''herkese tevazu göstermeye, herkesin yüzüne gülmeye''³ mecburdur.

    Felâtun Bey'in doğup büyüdüğü ev de ''alafranga''⁴ tutkunudur. Felâtun Bey'in babası okumamış, etmemiş bir adamdır; moda olan her şeyi almakla, ilginç aksesuarlar takmakla ve yanlış ''merak''larla Batılılaşacağını sanır. Babasının ''yanlış Batılılaşma''sı Felâtun Bey'e de bulaşır. ''Felâtun Bey'i güzelce tanımak için kendisinin geldiği yeri görmek elbet gereklidir,''⁵der Ahmet Mithat ve haklıdır. İntibah'taki Mehpeyker'in doğuştan kötü bir yaratık olması ya da Ezilenler'deki Nelli'nin doğuştan ''acıların çocuğu'' olması gibi, Felâtun Bey de doğuştan yanlış Batılılaşmıştır.

    ''Bir gün 'Mehmet! Beyefendi ne yapıyor?' deyip de Mehmet'ten 'Çorba içiyor' cevabını alınca 'Oğlum öyle söyleme, ona alafrangada 'supe yiyor' derler' demişti''
    (s. 9)

    Hizmetçi Mehmet'le Felâtun Bey'in babası Mustafa Merakî Efendi arasında geçen bu diyalog aklıma ''Gülünç Kibarlar''daki şu diyaloğu getirdi:

    Marotte: İşte sizin evde olup olmadığınızı soran bir uşak, efendisinin gelip sizi görmek istediğini söylüyor.
    Madelon: Daha az kaba konuşmayı öğreniniz budala adam. ''Ziyaretçi kabul edecek durumda olup olmadığınızı soran bir yardımcı,'' deyiniz.

    Felâtun Bey, bilgisi kıt bir adam fakat hayatındaki kimse ona müdahale edip açıklarını kapatmıyor (herhangi biri müdahale etse de umursamıyor, bunu Râkım'la olan ilişkisinden sezebiliyoruz) ve hep böyle kalıyor. Bence bilinen bir cehalettense, bilinmeyen veya kabul edilmeyen cehalet daha zararlıdır, Felâtun Bey de bu ''cehalet''in ağına takılmış ve o ağda bir ütopya yaşıyor. Bu ütopyada kalması çok sürmüyor; bir anda gözleri açıldıktan sonra, ortada kalıyor, zevk ve sefayı ''belki doksan yaşında''⁶ tekrardan yaşayacağını biliyor ve akılsızlığından yakınıyor.

    Bir de öbür tarafa bakalım biraz: Râkım Efendi iyi kalpli, zeki, çalışkan ve ne yapacağını bilen bir insandır; geleceğini şekillendirmeyi bilir ve bilgili olmak için elinden geleni yapar. Fakirdir ama yine de tokgözlüdür. O, ''fakirlik içinde tokgözlü büyümüştür.''⁷ Felâtun Bey'e ayda yirmi bin kuruş az gelirken, Râkım Efendi yirmi lirayla çok mutlu olur. Aralarındaki en büyük farklardan biri de budur. Felâtun Bey elindekilerle yetinmez ve har vurup harman savurur, Râkım Efendi'yse hem yetinmeyi bilir, hem de her zaman daha iyi için didinir.

    Gönül rızasıyla fakirlik, kararsız zenginlikten
    Hem daha uzun ömürlüdür,
    Hem daha tez varır mutluluğa.
    Birinde isteklerin sonu gelmez;
    Ötekinde istek kaşıntısı kalmaz.
    Gözü doymadıkça insanın, en büyük nimet
    Başını derde sokar, rahatını kaçırır;
    Tokgözlü, en kötü durumda, daha rahattır ondan.
    (William Shakespeare, Atinalı Timon, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 86)

    Ahmet Mithat'ın ortaya koyduğu temel karşıtlık Felâtun Bey ile Râkım Efendi'nin temsil ettikleri tembellik ve israf ile çalışkanlık
    ve tutumluluk arasındadır. Yazarın gözünde Batılılaşmanın beraberinde getirdiği tüketim ekonomisine kendini kaptıranlara en iyi örnek, Batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu'nda eğlenmek ve gösteriş yapmak olarak anlayan züppe tipi olduğu için, romanda müsrif adam, aynı zamanda alafranga züppeyi temsil eden Felâtun olur. Ahmet Mithat Batılılaşmayı yanlış anlayan Felâtun Bey'in karşısında doğru anlayan Râkım Efendi'yi koyarak, kendisi için az çok ideal
    sayabileceğimiz bir Osmanlı Efendisi çizer. Romanda Felâtun'dan çok üstünde durulan Râkım Efendi para işlerinde
    dikkatli, çalışarak başarı kazanan, fakirden durumunu düzeltebilen adamdır. Râkım'ın biraz da Ahmet Mithat'ın kendisi olduğunu unutmayalım.
    (Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış 1, s. 48-49)

    Ayrıca, Tanzimat Dönemi romanlarının çoğunda olduğu gibi, olayların neredeyse hepsi ''tesadüfen'' gelişir. Râkım Efendi yolda ''tesadüfen'' Çerkez cariyeyle (Canan) karşılaşır, ''tesadüfen'' İngilizlere ders vermeye gider, ''tesadüfen'' Josephino'yla karşılaşır ve en önemlisi, ''tesadüfen'' Felâtun Bey'le karşılaşır.

    Felâtun Bey tam bir ''dalkavuk''tur. Bunu daha Râkım'la karşılaştığı ilk anda gösterir. Felâtun Bey Râkım'ı neredeyse tanımıyordur fakat onu gördüğünde ''Sen miydin birader, hanımların hocası?''⁸ diye sorar, Mr. Ziklas da hemen ''Vay! Demek tanışıyordunuz!'' der. Felâtun Bey de, ağırbaşlı bir şekilde (Ahmet Mithat bu ayrıntıyı çok hoş belirtmiş, Felâtun'un kişiliğine de uyuyor) ve böbürlenmek için ''Evet! Kendilerini çok severim!'' der. Bu onun hem budalalığını, hem de yağcılığını kanıtlar.

    Daha önce de belirttiğim gibi, Felâtun Bey tam bir ''aristokrat''tır (aslında değildir ama kendini öyle sanır). Aslında bu bir ironidir, ki, kitabın ismi de ironidir: Felâtun ''Bey'' ile Râkım Efendi. Sadece kitabın ismi ironik değildir, Felâtun'un ismi de ironiktir; ismi Felâtun'dur fakat felsefe yapamaz, bu konuda aklı oldukça kıttır; bilim konusunda da öyledir. Hatta babasına der ya: ''Kış mevsiminde havalar bulutlu olduğu için bulutlar güneşin ışığının bize ulaşmasını engelleyerek geciktirir.''⁹

    Başkalarının arkasından atıp tutar fakat onlar yanındayken ''Kendisini çok severim!'' der. Kendisi bir şey bilmez ama başkalarının bilgilerini yerer. Kısacası o, dedikoducu ve ''akılsız'' bir tiptir.

    ''Meğer Felâtun Bey evvelce bu harfleri görüp de eski alfabede olmadığını düşündüğü zaman hazır acemi İngilizlere Felâtunluk satmak için muallimin asla Türkçe bilmediğini ve böyle adamlara başvurulursa kızların hiçbir şey öğrenemeyeceklerini söyleyerek henüz kim olduğunu bilmediği muallimi bir güzel küçümseyip alaya almış.''
    (s. 29)

    Felâtun ''kendi bildiğini nasıl öğrendiğini bilmeyen''¹⁰ bir insandır. Çoğu şeyi bilmez fakat biliyormuş gibi gösterir; yani topluma kendini iyi pazarlar. Onun en büyük özelliği de budur. Ayrıca o, bildiği şeyi neden bildiğini de bilmez, bilgi sadece bilgidir, derinliği yoktur ki! Râkım Efendi'yse tersine bilgi birikimi sağlam biridir, neyi neden bildiğini bilir ama kendini pazarlayamaz, sergileyemez. Fakat herkesin kendi içindeki elbet bir gün dışa vurulacaktır; Râkım'ın sonu da temiz yüreğine uygun bir son, Felâtun'un sonu da akılsızlığına uygun bir son olur.

    Felâtun Bey başkaları hakkında kötü düşünen biridir. Her ne kadar yanlarında dalkavukluk yapsa da, başkalarının hareketlerini hep kötüye yorar. Bu bölümde de üzerine ''mayonez'' bulaşmış Felâtun Bey, Râkım Efendi ile karşılaşır. Felâtun Bey Râkım Efendi'ye kadınların dilinden düşmediğini söyler. Râkım Efendi de hemen temiz kalbini açığa çıkararak, ''Ben kadınlara asla yaranmak hevesinde bulunmadığım için beni seviyorlar,''¹¹ der. Fakat Felâtun Bey hemen kötüye yorar ve ''Deyiniz bakalım beni aldatabilir misiniz? Ben sizin ne saman altından su yürüttüğünüzü bilmez miyim?'' der. Bu Felâtun Bey'in her insanı aynı kefeye koyduğunu, hem de hayata karşı bilincinin Râkım Efendi'ye oranla daha çok geliştiğini gösterir; çünkü o ''alafranga''dır, topluma karşı bilinçlidir ve her şeyde bir art niyet arar.

    Râkım Efendi'ye duyulan sevgilerin nedeni Râkım'ın yüreğinin temizliğidir. Can da, Canan da, Margaret da, Josephino da, Mr. ve Mrs. Ziklas da, Fedai de onu temiz yüreğinden dolayı sever. Ona âşık olunmasının sebebi de budur.

    Felâtun Bey'in zevk, sefa ve kadın düşkünlüğünü hem ''mayonez'' olayıyla, hem de Polini olayıyla görüyoruz. Ayrıca, eğer bu olay Felâtun Bey'in değil de Râkım Efendi'nin başına gelseydi, Felâtun Bey hemen Râkım Efendi'yi elâleme rezil ederdi. Fakat Râkım Efendi Felâtun Bey'e akıl vermeye ve onu ütopyadan çekip, ''gerçeğe'' döndürmeye çalışıyor; ama Felâtun Bey yine de akıllanmıyor.

    Her ne kadar Felâtun kendini iyi pazarlayabilse de, kıt aklı ve düşüncesizliği zaman zaman ortaya çıkabiliyor. ''Yanlış Batılılaşmış'' Felâtun, mayonez ve pantolon olayıyla birlikte, etrafındakilerin gözünden düşer. Artık öyle bir hâle gelmiştir ki, Râkım Efendi bile ondan hoşnutsuzdur.

    Ahmet Mithat, Felâtun'un yetiştiği çevreden ve aldığı terbiyeden başlayarak alafrangalık merakı ile alay eder, Felâtun'u zaman zaman gülünç durumlara düşürür. Züppelik
    gereği giydiği dar pantolonu dans ederken cart diye yırtılır; İngiliz ailesinin aşçı kadınına sataşırken üstüne mayonez dökülür, aşçı kadına sarılıyorum diye evin hanımına sarılır. Böyle kaba mizah yolu ile yapılan bir alay vardır romanda tabii. Bununla birlikte asıl amaç israfın ve hesapsızlığın neden olacağı felakete ve buna karşılık, çalışarak para kazanmanın ve tutumlu yaşamanın getireceği mutluluğa işaret etmektedir.
    (Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış 1, s. 51)

    Râkım da (tıpkı Mışkin, Ali Bey ve Marius gibi) bir ''insan''dır. Başkalarına da ''insan''larmış gibi davranır. Cariye, bey, esnaf ya da efendi, hiç fark etmez, Râkım için herkes aynıdır ve iyi niyetini herkese aşılar. Canan'ı satma girişimi olduğu halde ve bu girişim oldukça kârlı olacağı halde, bunu etraflıca düşünür. Daha sonra Canan'ı satma işini ''O da bir kadın değil mi?''¹² diyerek ona bırakır. Bu da onun insancıllığını gösterir. Zaten ileriki sayfalarda ona Canan'ı odalığı yapma ve Can'ı karısı yapma teklifi sunulunca, bunu da reddeder, bir daha Canan'ı para için satmaz. Onun için insan ilişkileri parayla satılmaz, sevgi maddi şeylerle ölçülmez.

    Felâtun Bey'in kalbi katılaşmıştır. Batılılaşacağını zannederken insanlığını kaybeder. Herkesi ve her şeyi bir zevk aracı olarak görür ve acı çekmez. Hedonistliği Dorian Gray'deki Lord Henry'ye benzer fakat Lord Henry oldukça akıllı ve neyi neden desteklediğini bilen bir adamken (fakat hedonistliği tüm kişiliğini mahveder), Felâtun Bey değildir. Öyle bir duruma gelmiştir ki babasının yasını bile sırf ''alafranga''da var diye tutar.

    ''Hele şu 'deuil' yani yastan kurtulduğuma şükür ediyorum! Malum ya, babanın vefatı üzerine yas tutmak alafrangada vardır. Her tarafım gece karanlığı gibi simsiyah kesilmişti.''
    (s. 82)

    Felâtun Bey ''yılışık, pusulası olmayan'' bir adamdır. Bunu Polini olayı ile daha net görürüz. Polini'nin Felâtun'u çok çabuk ikna etmesinden Felâtun'un ''pusulası olmayan'' tarafını görürüz; pek de sağlam bir zihni yoktur ve oradan buraya savrulur... Polini'yle sohbetinden de onun ''yılışık'' tarafını görürüz.

    Felâtun Bey'in kendinden başka kimseyi dinlememesi, akılsızlığı ve ''alafrangalığı'' onu yıkıma sürükler; sevgilisinden ayrılır, parasız kalır ve biçare ortada kalır (yine de güzel bir iş bulur). Bu akılsızlığı o derecedir ki, Râkım'ı bile yapmacıklığa sürükler. Felâtun, ''acı acı tebessüm ettikten sonra''¹³ yürüyüp gider. Râkım da ona üzüldüğünü sanır fakat aslında Can'a üzülüyordur. Zaten Josephino'nun tesellisiyle hemen kendine gelir.

    ''Kendi idaresine kudreti olmayan, buna rağmen dünyasında kendisinden başka kimseyi beğenmeyen derbederlerin haline acıyıp da mesut haneni üzüntülerle doldurmakta ne mana var?''
    (s. 155)

    Fakat her ne olursa olsun, Felâtun Bey bu romanda kilit rolü oynar. Bunu Ahmet Mithat da çok güzel açıklar:

    ''Hikâyemizin yarısına ortak olan bir zatı nasıl terk ederiz? O hoppayı bu hikâyeye hiç bile katmamalıydı. Öyle lazımdı ama nasılsa katmış bulunduk. Hem Felâtun Bey'e bu nefret nereden icap etti? Yoksa herifin şu alafrangalığını çekemez mi oldunuz? Eğer Felâtun Bey olmamış olsaydı mayonez meselesi ortaya çıkar mıydı? Ya Otel C. öyle zengin bir alafranga Osmanlıyı görebilir miydi? Kâğıthâne'de madamın arabası önünde çifte mızıka çalınır mıydı?''
    (s. 149)

    Şahsen ben Ahmet Mithat'ın üslubunu çok hoş buldum ve sivri zekâsını da Gogol'e benzettim. İki yazar da toplumun yanlışlarını bulur, onları şaka yollu yerer ve toplumu eğitmeye çalışır. Örneğin Ahmet Mithat'ın Kâğıthane'nin kalabalık halini anlattığı ve oradaki insanları şaka yollu yerdiği bölümü de oldukça ''Gogolce'' buldum. Tabii şu da bir gerçek ki, Gogol üstün ruh çözümleme ve mizah yeteneği Ahmet Mithat'la karşılaştırılamaz. Ayrıca Can'ın Râkım Efendi için yataklara düştüğü bölümde aklıma Gogol'ün ''Evlenme'' oyunu geldi. Râkım Efendi eğer Can'la evlenseydi, tıpkı Gogol'ün oyununda olduğu gibi, ''düğününde camdan atlayıp kaçan damat'' tipi gibi olurdu herhalde.

    Şunu da belirtmeliyim ki, kitabın kapağı çok güzel. Mavi, çizgili bir ''takım elbise'' giymiş Felâtun Bey'in yeşil, taç desenli (bununla ''kral'' olan ve sefahat içinde yaşayan denilmek isteniyor) sandalyenin üzerinde, okumadığı (veya okuduğunu sandığı) kitapların yanında oturması çok hoş resmedilmiş. Ayrıca Felâtun Bey'in takım elbisesinin duvar kâğıdıyla da uyumlu olması güzel olmuş; romanın önemli karakterlerinden birini ve Ahmet Mithat'ın asıl hicvetmek istediği kişiyi çok güzel resmediyor.

    Kitabın sonu, tıpkı Râkım'ın yüreği gibi, temiz ve güzel bir sonla bitiyor. Shakespeare'in çoğu oyunundaki ''iyi niyetli insan er ya da geç kazanır'' mottosu, bu kitapla da somut nitelik kazanıyor. Felâtun Bey ''belki doksan yaşında'' keyif çatabilecekken, Râkım Efendi çocuğuyla ve değerli dostlarıyla, önemli olanın başkasına benzemeye çalışmak değil, ''kendin olmak'' olduğunu kanıtlıyor.

    ''Kendi kendimi inkâr etmemi mi isterdiniz?
    Daha iyisi, olduğum gibi görünmemi isteyiniz.''
    (William Shakespeare, Coriolanus'un Tragedyası, s. 86)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.

    EK:
    * ''Aklıllanmaya çalışan adam''la her zaman daha iyi için çabalayan Râkım'ı, ''Akıllanmamaya çalışan adam''la gerçekleri görmekten kaçan ve başkalarına benzemek isteyen Felâtun'u kastettim.

    ¹(s. 6)
    ²(s. 7)
    ³(s. 8)
    ⁴Avrupa kültürüne özgü olan.
    ⁵(s. 5)
    ⁶(s. 164)
    ⁷(s. 17)
    ⁸(s. 27)
    ⁹(s. 11)
    ¹⁰(s. 30)
    ¹¹(s. 44)
    ¹²(s. 66)
  • Fëanor tekrar paylaştı.
    164 syf.
    ·2 günde·9/10 puan
    ''Bir gün bir şeyi istersin, ertesi gün tutkuyla, ölesiye ona bağlanırsın, daha ertesi gün onu istediğinden utanırsın, arzun yerine geldiği için hayata lanet edersin. İşte insan hayatta kendi isteğinin peşinden serbestçe giderse böyle olur. Bastığımız yeri yoklayarak yürümeliyiz; bazı şeylerden gözlerimizi çevirmeliyiz, mutluluk hülyalarına kapılmamalıyız, mutluluk elimizden kaçarsa isyan etmemeliyiz; hayat budur işte...''
    (İvan Gonçarov, Oblomov, s. 304)

    İlk edebî romanımız olarak nitelendirilen İntibah romanında olaylar bir aşk hikâyesi üzerinden gelişir. Namık Kemal romanında kendi hayat felsefesini ve dünya görüşünü yansıtmaya çalışmıştır. Romanda, sosyal hayat içerisinde kadın ve erkeğin bulunduğu konum, kölelik, ''ahlaklı ve ahlaksız'' tipler ve en önemlisi, geç manevi ''uyanış''ın oluşturabileceği trajik durumlar konu edinilmiştir.

    Ali Bey, zengin bir aile çocuğu, yirmi bir, yirmi iki yaşında bir gençtir. Ana babasının bir tanesi olduğundan, öğrenimine, eğitimine dikkat edilmiş, ebeveynleri tarafından çok güzel yetiştirilmiştir. Babası vefat etmiştir ve annesiyle birlikte yaşar. İnceliği, şefkati, saflığı ve masumiyetiyle, görenleri hayran bırakır.

    Ali Bey'in bastırılmış bir kadın tutkusu vardır. Bunu arkadaşlarının vesilesiyle, tesadüfen öğrenir, öğrenince de rahatsız olur, çünkü hem böyle bir tutkusu olduğunu keşfeder, hem de oluşan tutkusunu doyuramaz. ''O zamana kadar çektiği elemlerin hepsinden çok üzülür''¹ bu duruma, çünkü o hiç tutkusunun altında ezilmemiş, tutkusu tarafından boğulmamıştır. Ve bu duygu, daha en başından, onu kötülüğe sürükler:

    ''O zamana kadar asla yalan söylememişti. Şimdi yalana başvurmaktan başka zihninde annesini ikna etmek için bir çare düşünemezdi.''
    (s. 17)

    Ali Bey, Mehpeyker adında, pis, ahlaksız ve sefih bir fahişeyle karşılaşır. Tabii onun fahişe olduğunu anlamaz ve ona hemen tutulur. Öyle ki, ona hemen övgüler düzer. Mehpeyker de bunu lehine çevirmek ister, çünkü Ali Bey hem saf, hem de yakışıklıdır.

    Mehpeyker, akıllı bir kadındır. Gözlem yeteneği üst düzeydir, insanları iyi süzer ve iyi analiz eder. Dili de iyi kullanır. Hem sesi, hem de bedeni eşsizdir; insanları baştan çıkarmada en çok bunları kullanır. Mehpeyker, Ali Bey'le ilk buluştuğu zaman, hemen onun harap halini anlar ve ''Buraya kadar öyle bir durumda geldiniz ki tanımlanamaz,''² der. Bu da onun analiz yeteneğinin ne kadar kuvvetli olduğunun kanıtıdır. Namık Kemal de devamında Mehpeyker için ''Ruhun kuytularını görmekte sahip olduğu görüş keskinliğiyle, yalvarıp yakarmadaki ustalığıyla Bey'in gönlündeki duyguları tamamıyla gözden geçirdi,'' diyerek onun bazı özelliklerini özetler. Mehpeyker iyi bir analisttir.

    ''Gözü perdeli doğmuş bir insan yirmi yaşına girdikten sonra o illetten kurtulur da dünyanın rengârenk güzelliklerini görürse güneşi nasıl sever, ben de sizi öyle seviyorum.''³ Ali Bey'in ''uyanış''ı iki kategoride incelenebilir: cinsel ve manevi. Mehpeyker'le tanıştıktan sonra, cinselliğini keşfeder, istemsizce onu arzular ve arzusunu onla doyurmaya çalışır. Başlarda oldukça saftır ve istemsizce hareket eder. Fakat sonradan bunun farkına varır. Bu uyanışı mehpeyker alevlendirdiği için sancılı olur.

    Manevi ''uyanış''ı ise daha sancılı olur. Çünkü kendini o kadar çok kaptırır ki, etrafına kulak veremez. Zaten bu ''geç uyanış'' romandaki tüm trajedilerin nedenidir. Mehpeyker'le tanıştığı zaman Ali Bey adeta bir çocuktur, hayata karşı farkındalığı oluşmamış, benlik bilinci kazanmamış bir çocuk. Fakat Mehpeyker'le tanıştıktan, acı çektikten ve tutkuları onu kavurduktan sonra, düşüncelerine dalar ve yavaş yavaş benlik bilinci oluşur.

    Ali Bey, o dönemdeki diğer herkes gibi, Mehpeyker'le ilişkisi konusunda oldukça acelecidir. Mehpeyker'e o kadar çok tutulmuş ve kaptırmıştır ki, durumunu enine boyuna düşünmez. Daha ilk konuşmalarında ''İsterseniz hemen bugünden anneme haber vereyim,''⁴ der ve hem aceleciliğini, toyluğunu ve masumiyetini, en çok da kendini kaptırmışlığını gösterir. Anna Karenina'daki Levin ile Kiti çifti de böyle değil midir? Onlar birbirlerini tamamen tanımadan evlenirler ve evlendikten sonra ilişkilerini sorgularlar. Bu, o zamanın toplumsal koşullarından kaynaklanır.

    Diğer her şey gibi, aşk da üzerine düşünülünce mantıklı ve olanaklı değildir. Aslında aşk çoğu zaman kendini kaptırma ile oluşur. Sevdiğin (ya da sevdiğini sandığın) insana kendini çok kaptırırsın ve sadece onu arzu edersin, gerisi önemli değildir ve kendin ''Onu elde edersem ne olacak ki?'' diye sormazsın. Lermontov der ya, ''Sevmek... Fakat kimi? Değmez emeğine bir an için, / Ve yok olanağı sonsuz bir aşkın.'' İşte Ali Bey de, bu ''sonsuz aşkın'' peşinden bilinçsizce koşar, Mehpeyker ona çelme takar ve o da düşer. Böylece ''Mehpeyker'siz geçen ömrü için hazin hazin teessüfler eden''⁵ Ali Bey'den, Mehpeyker'in varlığına lanetler okuyan ve ondan nefret eden bir Ali Bey'e dönüşür.

    Devamında, Ali Bey Mehpeyker'in ahlaksızlığını öğrenir ve ona açıklamaya gider. ''Cisimleşmiş bir güzellik gibi beyazlara bürünmüş''⁶ Mehpeyker, güçlü bir ironidir. Vücudu beyazlara bürünürken, ruhu karanlıklar içindedir. Bu bakımdan tıpkı Dorian Gray'e benzer. Dorian Gray de güzel yüzünü herkese göstererek herkesi kandırır, Mehpeyker de. Dorian Gray de güzelliğini görünce büyülenir ve bunu lehine kullanmayı iyi bilir, Mehpeyker de. Onlar, kötülüklerini ve bedensel özelliklerini topluma karşı etkili kullanabilen insanlardır. Ali Bey, Mehpeyker'in ahlaksızlığını öğrenmesine rağmen onun söz oyunlarına, yalvarmalarına kanar, ona inanır ve affeder:

    ''Yüzüne bakmaya tenezzül etmeyeceğim? Senden
    vazgeçmeye bir türlü karar veremiyorum. Karar versem de yapamayacağım. Geçmiş ne halde olursa olsun şimdi yokluğun mezarına gitti.''
    (s. 52)

    ''Hakkımda ne söyledilerse belki azdır. Gayet terbiyesiz bir evde doğdum, orada büyüdüm. Daha yaşım on üçe varmadan akrabalarım namusumu satarak zenginleşmeye kalkıştılar,''⁷ der Mehpeyker.

    İnsan çocukluğunda ne görmüşse ve ona ne dikte edilmişse, büyüyünce onu devam ettirir. Çocukluk, davranışlarımızın ve huylarımızın oluşma serüvenindeki en önemli evredir. Bir çocuğa ha bire ''Sen aşağılıksın, sen aşağılıksın'' derseniz, çocuk büyüyünce onda aşağılık kompleksi oluşacaktır. Ona ha bire ''Baklava güzel bir tatlıdır'' derseniz, çocuk büyüyünce baklavaya karşı bir aşk besleyecektir.

    Bunun en büyük örneği distopyalardır. 1984'te babasını ihbar eden ve onu ölüme sürükleyen çocuk, neden bile bile babasını ölüme sürükledi? Çünkü o öyle yetiştirilmişti, toplumsal yapısı böyleydi. Bebekliği ve çocukluğu öyle geçti ve babasını ihbar etti. Cesur Yeni Dünya distopyasında insanlar neden kitaplara dokunamazlar? Çünkü o insanlar öyle yetiştirilmişlerdir. Çocuklularında kitaplara dokunsalar, onları elektrik çarpar ve günlerce, aylarca bu tekrar eder, böylece onlar büyüyünce asla kitaplara dokunmazlar.

    Mehpeyker de böyle yetiştirilmiş, böyle büyütülmüş ve böyle büyüyünce de kirli ruhlu, sefih ve kendi çıkarı uğruna başkalarını kullanan bir kadın olmuş. Peki onu suçlayabilir miyiz? ''Hiçbir yarasa şafağa karşı koyamaz, toplumu alt katmanlarından aydınlatın,''⁸ diyor Victor Hugo. Kimse böyle pislik bir ruha sahip olmak istemez. Mehpeyker'in böyle pislik bir varlık olmasının sebebi ailesi ve toplumsal yapı.

    Aslında bu çocuğun o kadar kötü biri değil, herkesin de gördüğü gibi, sıradan bir insan olduğu ve sırf bu tür insanları yaratan koşullar içinde bulunduğundan bu hale geldiği besbellidir. Bunun gibi çocukların olmaması için bu talihsiz yaratıkların oluştuğu koşulları ortadan kaldırmaya çalışmak gerektiği de apaçık ortadadır.
    (Lev Tolstoy, Diriliş, s. 174)

    Eğer ailesi böyle olmasaydı Mehpeyker böyle olmazdı, ki, her hayvanın ekosistemde bir yeri olduğu gibi, her insanın da hayatta bir rolü vardır. Eğer Mehpeyker olmasaydı, Ali Bey hep ''kıt akıllı'' kalacaktı ve hiçbir zaman benlik bilinci kazanamayacaktı (kazansa bile çok geç olacaktı). Mehpeyker'in kişiliği, romanın kilit noktası ve romanı oluşturan parçadır.

    Ali Bey'in ahlakı, Mehpeyker'den sonra gittikçe bozulur. ''Siz lüfedin de bir kadeh rakı verin,''⁹ der Mehpeyker'e. Daha sonra (neredeyse tamamen batağa battıktan sonra), aklı başına gelir.

    ''Bey'in ahlakı alıştığı zevk ve eğlenceyle iyiden iyiye bozulmaya yüz tutmuştu. Ender bulunur yaradılıştan bir zekâ ve yirmi yıllık güzel bir eğitimin bütün melekelerini üç beş aylık bir tutkunluk bütünüyle yok etmeye kâfi olmamıştı.''
    (s. 76-77)

    Ali Bey, kendi durumunu enine boyuna düşünebilen, akıllı bir adam değildir. Manevi dünyası da çok dardır; o, ''düşünceli'' bir insan değildir. Düşünceli olmaması iki bakımdan açıklanabilir: Hem ilişki kurduğu insanlara karşı ve toplumdaki durumuna karşı düşünceli değildir, hem de kendi içinde, manevi açıdan düşünceli değildir. Her ne kadar Namık Kemal ona ''ender bulunan yaradılıştan bir zekâ'' verse de, pek de zeki değildir. Akıllanması, yozlaştıktan, içkiye, kadınlara bulaştıktan ve ''Mehpeykerleştikten'' sonra olur; çünkü durumunu kendi başına gözden geçiremez, illa başkalarının müdahalesi gerekir.

    Diriliş incelememde yazdığım pasajı burada da paylaşmak istiyorum: Çoğu aşk başta ''tinsel'' (manevi) ya da ''tensel'' (bedensel) aşktır. Kimileri partnerinin bedenini beğenir, kimileri de düşüncelerini beğenir. Bu tinsel ya da tensel aşk, zamanla, sohbetlerle ya da oynaşmayla doyurulur. Daha sonra bunların kabukları kırılır ve insanın içindeki bedensel arzu ortaya çıkar, partnerler birbirlerinin bedenlerine arzu duyarlar, sonra, bu iki arzu da doyurulunca (yeterince düşüncelerini dinleyince ya da yeterince bedensel haz alınınca) yolların ayrılması kaçınılmaz olur. Bu, ilk önce tensel aşkla başlayıp, tinsel aşkla da bitebilir, tinsel aşkla başlayıp, tensel aşkla da bitebilir. Sadece biriyle başlayıp (çoğunlukla tensel aşkla başlayıp onla biter) onla da bitebilir. Ali Bey'in aşkı da, tinsel-tensel (başta her ikisi de var) aşkla başlayıp, tensel aşkla bitiyor.

    Aslında Diriliş'teki Nehlüdov'un serüveni, Ali Bey'in serüveniyle benzer fakat bir o kadar da zıt. Nehlüdov, kirli bir zihinle, yozlaşmış olarak yoluna çıkar, sonra hatasını anlar, telafi etmeye çalışır, didinir ve emekle Tanrı'ya ulaşır. Ali Bey'se tertemiz bir kişilikle yola çıkar, yolda Mehpeyker'le tanışmasıyla birlikte kişiliği gittikçe bozulur, önce yalana, sonra içkiye ve kumara başlar, kadın düşkünlüğünü alevlendirir ve en sonda da eli kanlı bir katil olur. Nehlüdov dirilirken, Ali Bey sadece uyanır. Uyandığındaysa iş işten geçmiştir.

    Mehpeyker'in Ali Bey'e aşkı sadece şehevi bir aşk değildir. Mehpeyker onun ruhunu sevmiştir, ona âşık olmuştur. ''Hiçbir şey, farkında olmadan elinde cennetin anahtarını taşıyan göz kamaştırıcı masumiyet kadar mükemmel değildir,''¹⁰ ​der Victor Hugo ve gerçekten de öyledir. Âşık olmuştur çünkü o masumiyet ve mükemmellik karşı konulamazdır. İnsanı hemen etkisi altına alır ve kalp ne kadar katılaşmış olursa olsun, o kişiyi arzu eder. Bu ''masumiyet aşkı'' daha ilk buluşmalarında ortaya çıkmıştır. Mehpeyker ona cilve yapar fakat Ali Bey anlamaz, kibarca cevap verir ve bu da Mehpeyker'in kalbine dokunur, onu istemsizce etkisi altına alır.

    Victor Hugo bu sözü Cosette'e ithafen söylemiştir ve Cosette ile Marius'ün aşkı da böyle bir aşktır. Ayrıca Dostoyevski'nin Budala'sında Mışkin'e âşık olan Nastasya Filippovna ve Aglaya İvanovna da Mışkin'in masumiyetine âşık olmamış mıdır? Hatta Nastasya Filippovna, Mışkin'e, ''İlk kez bir insan gördüm,'' der. Mehpeyker'in de gördüğü ilk ''insan'' Ali Bey'dir ve bu yüzden ona âşık olmuştur.

    ''En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir, / Aynı tat isteği, iştahı köreltir. / Onun için, ölçülü sev ki uzun sürsün sevgin''¹¹ der Shakespeare. Ali Bey ve Mehpeyker, aşklarında hiç ölçülü davranmamışlardır. Ki, onlar ölçülü davransalar da elbet ayrılacaklardır, çünkü onlar iki zıt kutuptur. ''Anlamıştı ki aşk, geniş, inkâr edilemez bir iyilik ve doğruluk kaynağı olduğu kadar, aşırılık ya da yanlış anlama halinde çirkinliklerin ve sahteliklerin de kaynağıdır,''¹² der Gonçarov ve onların aşkı da gitgide zehirli bir hal alır ve sadece onlara değil, herkese zarar verir. Çünkü bu aşk aşırıya kaçmıştır.

    ''Bey hemen son nefesinde katilin ciğerini koparmaya hazır yaralı bir asker gibi sinirli, gayet dehşetli, son derece acımasız bir hamleyle Dilâşub'un istekli zamanlarında gereğince koklamaya kıyamadığı o nazik saçlarına sarıldı. Can çekişme durumunda görülen bir hırıltılar kadar korkunç bir sedayla 'Benlerini kime gösterdin? Fahişe! Çağrı mektubunu kime yazdın? Melun!' diyerek zavallı kızın başını yanındaki duvara öyle bir çarptı ki vurmasıyla Dilâşub'un burnundan siyah kanlar dökülerek ölü gibi boylu boyunca yere yıkılması bir oldu.''
    (s. 100)

    Dilâşub örneğinde görüldüğü gibi, Mehpeyker'in kötülüğü, sadece Ali Bey'le sınırlı kalmaz, hem Mehpeyker ve çevresine, hem de Ali Bey ve çevresine zarar verir. Çünkü kötülük, tıpkı virüs gibi, yayılabilen bir şeydir. Bunu Tolstoy'un ''Sahte Para Kuponu'' öyküsünde daha net görürüz. Sadece bir kötülük, bir sahte para kuponu, binlerce insanın hayatını etkiler. Kimilerini yalancı şahit, hırsız, katil yapar, kimilerinin de hayatını mahveder. Kötülüğün etki alanı iyiliğin etki alanından geniştir. Dilâşub da bundan nasibini almıştır.

    Dilâşub kısmen ütopik bir karakterdir. O, sorgusuz sualsiz âşık olur ve hemen gönlünü verir. Hem maddi hem manevi açıdan
    eşsizdir. Ütopiktir çünkü herkese ve her şeye karşı fedakârdır; aşkında da, hizmetinde de öyledir. Dilâşub, tıpkı Dirliş'teki Maslova'ya benzer. Çünkü ikisi de bir kadının erkekler yüzünden düşmüş olduğu durumun trajedisidir.

    Ali Bey'in Dilâşub'un iffetini hiç sorgulamadan bozulmuş addetmesi Othello'nun durumuna benziyor. Othello da Desdemona'nın (eşinin) iffetinin kirlendiğini, hemen, sorgulamadan kabul etmişti. Iago onun içine kıskançlık tohumlarını atmıştı ve o da bu tohumları yeşertmişti; sonra hem Desdemona, hem Othello, hem de Iago zarar görmüştü. İntibah'ta da bu tohumları Mehpeyker'in ve Abdullah Efendi'nin görevlileri ekiyor ve Ali Bey yeşertiyor. Zaten, tıpkı Othello oyununda olduğu gibi, sonda hem Dilâşub, hem Ali Bey, hem de Mehpeyker zarar görüyor.

    ''Az zamanda içki gibi, kumar gibi, kadına düşkünlük gibi
    zaman öldürecek ve zihni uyuşturacak kötülüklere meyil değil,
    kendisini tamamen verdi.''
    (s. 109)

    Dilâşub ve Mehpeyker'den ayrılmış, hayatta bir başına kalmış Ali Bey'in bu ruh çözümlemesi özellikle güzeldir. Çünkü bu sadece Ali Bey'in değil, hem Zamanımızın Bir Kahramanı'ndaki Peçorin'in, hem de Ecinniler'deki Stavrogin'in ruh çözümlemesidir. Peçorin kısmen sefahatlere dalar fakat Stavrogin ve Ali Bey bunların içinde yüzerler. Fakat üçünün de bataklığa batma sebepleri aynıdır: amaçsızlık ve ruhsal boşluk.

    Onların bir amaçları yoktur ve ruhları artık büyük bir boşluktadır; bu amaçsızlıktan dolayı kendilerini aptallaştırmayı ve düşünmemeyi isterler, bundan dolayı sefahat alemlerine dalarlar. ''Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan hiç kimse yaşayamaz,''¹³ der ya Dostoyevski. Onlar yaşayamıyordur ve bu ''yaşayamama'' durumu bizi romandaki trajik sona sürükler...

    Namık Kemal'in kitaptaki üslubu kötü değildi, her ne kadar bazen betimlemeleri ve olayları gereksiz uzun tutsa da (örneğin Ali Bey'in Mehpeyker'in köşküne gittiği bölüm) güzel bir üslubu vardı ve olayları iyi yönlendiriyordu. Kitaptaki karakterler ve tipler de çok güzeldi; hepsi edebî tipler havuzunda bir ''ikon'' görevi görüyor. ''Günümüz Türkçesi'' bazen sıkıntı çıkarabiliyordu (yazım yanlışları ya da ilginç cümleler çok vardı) fakat o da çok kötü değildi.

    Aslında romanın sonu bize kitapların önemini kanıtlar, çünkü kitaplar bize yol gösterir; bizim Ali Bey'e, Mehpeyker'e ya da Dilâşub'a dönüşmememizi sağlar. Bizim erken ''uyanış''ımızı tetikler ve bu romanda olduğu gibi bir trajedi yaşamamızı engeller fakat iç karışıklığımıza sebep olur. Bu da iyi bir şey midir, değil midir, sorgulamamızı sağlar. Ali Bey'e ya da herhangi başa birine dönüşmek artık bizim elimizdedir. Victor Hugo'nun dediği gibi: ''Manevi acının yanında fiziksel acının ne önemi var?''¹⁴

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.

    EK:

    ¹(s. 17)
    ²(s. 25)
    ³(s. 27)
    ⁴(s. 31)
    ⁵(s. 31)
    ⁶(s. 50)
    ⁷(s. 50-51)
    ⁸Sefiller, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. cilt, s. 857
    ⁹(s. 61)
    ¹⁰Sefiller, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, II. Cilt, s. 197
    ¹¹Romeo ve Juliet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 62
    ¹²Oblomov, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 504
    ¹³Ölüler Evinden Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 314
    ¹⁴Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 11
  • Fëanor tekrar paylaştı.
    180 syf.
    Ahmet Mithat 1844 yılında İstanbul’da doğmuştur. Zor bir çocukluk geçirmiş, dağınık bir eğitim hayatı olmuştur. Birçok şeyi hayatının akışı içerisinde çevresindekilerden, gezip gördüğü yerlerden öğrenmiştir. Hem Doğu hem Batı bilgisi konusunda kendini yetiştirmiş, Fransızca öğrenmiştir. Çeşitli gazetelerde yazılar yazmış; evinde kurduğu küçük basımevinde kendi kitaplarını basmış, gazete ve dergiler çıkarmıştır.

    1872 yılında kendi çıkardığı Dağarcık dergisindeki bir yazısı nedeniyle Abdülaziz tarafından Rodos’a sürgüne gönderilmiştir. Abdülaziz tahttan indirilince affedilerek İstanbul’a geri dönmüştür. Abdülhamit döneminde çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur. Emekliliğinden sonra Darülfünun (İstanbul Üniversitesi)’da dersler vermiş, Darüşşafaka’da ücretsiz öğretmenlik yapmıştır. Burada nöbetçi bulunduğu bir gece kalp krizi geçirerek vefat etmiştir (1912).

    Çok sayıda gazete ve dergi yazısının yanında kurgu ve kurgu dışı türlerde çok sayıda kitabı mevcuttur. Bu yüzden kendisine “kırk beygir kuvvetinde yazı makinesi” denmiştir. Gidip gördüğü yerler kadar görmediği yerleri de kitap ve haritalardan çalışarak eserlerinde başarılı bir şekilde tasvir etmiştir. Fransız edebiyatından esinlenerek yazdığı birçok romanın yanında bu dilden yaptığı çok sayıda çevirisi de bulunmaktadır. Çevirilerini "metne bağlı kalmak" yerine Osmanlı toplumuna uymayan yerleri ayıkladığı "serbest çeviri" anlayışıyla yapmıştır.

    Halkın eğitilmesine büyük önem vermiş, çeşitli vesilelerle gönüllü öğretmenlik yapmıştır. Her fırsatta kitaplarını edebi bir kaygıyla yazmadığını, tek derdinin halkı bilinçlendirmek olduğunu belirtmiştir. Osmanlı toplumundaki sorunların eğitimle düzelebileceğine inanmaktadır. Eserlerinde kendi kişiliğini gizlemez, sürekli okuyucuya hatta kendisine seslenir. Tıpkı seslendiği topluluğun dikkatini toplamak isteyen meddahlar gibi eserlerini okuyucuyla konuşa konuşa yürütür; anlatılan mesele hakkında kendi düşünce ve bilgilerini söyler, onların düşüncelerini sorar.

    Türk edebiyatında birçok “ilk”te onun adı vardır. Bilimkurgu, polisiye, tarihi gibi pek çok türde ilk roman örneklerini yazmış ve romanlarında farklı anlatım teknikleri denemeye çalışmıştır. Ahmet Mithat ilk romanı olan Hasan Mellah’ı 1874 yılında Rodos sürgünü esnasında yazmış ve o tarihten sonra en çok bu türde eser vermiştir. Anlatılarında okurun etkilenip ders çıkarmasını sağlayabilmek için konuları genelde gerçek hayattan alır. Ancak onun gerçeklik anlayışı realist ve natüralistlerden farklı olarak "olan" değil, "olması gereken"dir. Bu nedenle çoğu eserinde romantizm etkisi bulunmaktadır, Az sayıdaki kimi eserlerinde ise realizm (Henüz 17 Yaşında) ve Natüralizm (Müşahedat) etkisi vardır.

    İlk hikâyesi 1870 yılında yayımlanmıştır. İlk edebi roman kabul edilen İntibah’tan önce kendisinin 9 öyküsü ve 6 romanı çıkmıştır. Ancak Nüket Esen’e göre yazdıklarının ciddiyetten uzak hatta laubali olarak görülmesi ve baskıcı yönetimi nedeniyle dönem aydınlarınca sevilmeyen Abdülmahit’e yakınlığı nedeniyle “ilk romancı” payesi kendisine verilmek istenmemiştir. Aslında hakkında yazılanlardan ve kendi yazdıklarından açık fikirli bir adam olduğu izlenimini uyandırdı bende. Ancak Yeni Osmanlılar'ın savunduğu gibi köklü bir siyasi değişikliğe karşıdır, bu yüzden gençliğinde bu harekete ilgi duysa da sürgünden sonra arasına mesafe koymuştur. Kendisinin de bazı eserlerini sansürleyen Abdülhamit'e bağlılığını sürdürmüş, sürgündense sansürü yeğ tuttuğunu dile getirmiştir.

    20. yy'a gelindiğinde Servet-i Fünun edebiyatı öne çıkmaya başlayınca onlarla girdiği "dekadanlık" tartışmasıyla eleştiri oklarının hedefi haline gelmiştir. Ayrıca, edebiyattaki bu dönüşüm nedeniyle onun meddah tarzı anlatımı ve yazdıkları rağbet görmemeye başlamıştır. (Alışkın olduğumuz bir tarz değil ama beni rahatsız etmedi, aksine sohbet havası katmış olduğu için hoşuma gitti.) Jale Parla’ya göre 1960 sonrasında Batı’da roman tanımı değişmeye ve farklı anlatı türleri araştırılmaya başlanmıştır. 1980 sonrası aynı merak Türkiye’de de ortaya çıkınca Ahmet Mithat yeniden keşfedilmiştir.

    Romana gelecek olursak, roman Tanzimat’tan sonra hız kazanan Batılılaşmanın yanlış anlaşılıp uygulanmasıyla ortaya çıkan “alafranga tip”in edebiyatımızdaki ilk örneğini sunmaktadır. Felatun "Bey" Avrupa uygarlığının yalnız giyiniş ve yaşam tarzını taklit ederken Rakım "Efendi" bu uygarlığın kültür yanını da hazmetmiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Ahmet Mithat bu iki kişinin çeşitli durumlar karşısındaki hallerini esprili bir dille mukayese ediyor. Yer yer Avrupa-Osmanlı, alafranga-alaturka adetler karşılaştırması yapılan kitapta İstanbul’un o dönemdeki çok kültürlü, canlı toplum hayatına da tanık oluyoruz.

    NOT: Şimdiye dek İş Bankası’nın bu serisinden üç kitap okudum, üçünde de çok fazla “karı” ifadesi geçiyordu. Anladığım kadarıyla çevirmenler mümkün mertebe metne sadık kalmaya çalışmışlar. O zamanlarda bu kelime normal karşılanıyor olabilir ama günümüz Türkçesinde biraz kulak tırmalıyor, onun yerine “kadın” kelimesinin kullanılması daha yerinde olurdu diye düşünüyorum.

    İyi okumalar dilerim.

    KAYNAKLAR:
    * Cevdet Kudret Aksal, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman (1859-1910)
    * Nüket Esen, Hikaye Anlatan Adam: Ahmet Mithat
    * Abdullah Uçman, Türk Romanında İlk Alafranga Tip: Felatun Bey

    ALINTILAR:
    #121205218

    #121205307

    #121205431

    #121205551
  • Dünyanın her budalasına acımak senin vazifen mi?
    Ahmet Mithat
    Sayfa 154 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. basım
  • Akçe ile akıl ikisi bir yerde pek de anlaşamazmış.
    Ahmet Mithat
    Sayfa 133 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. basım
  • Ömrümüz o kadar azdır ki bu âlemden en şiddetli ihtiyaçla muhtaç olduğumuz tecrübeleri bizzat yaşayarak onlardan edilecek istifadeyi etmeye süresi yeterli değildir. Başkalarının tecrübelerini kabul edip önemsersek belki rahatça, serbestçe, namusluca yaşayabilmeye muvaffak oluruz.
    Ahmet Mithat
    Sayfa 117 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. basım
''İş yaşımda değil düşündüklerimde, öyle değil mi?''
-Dostoyevski, Karamazov Kardeşler
Öğrenci
Lise
26 Kasım
650 okur puanı
01 Haz 2020 tarihinde katıldı.

Şu anda okuduğu kitap

  • Henüz 17 Yaşında

Okuduğu kitaplar 214 kitap

  • Felâtun Bey ile Râkım Efendi
  • Vatan Yahut Silistre
  • Cezmi
  • Don Juan
  • Hacı Murat
  • İntibah
  • Sahte Para Kuponu
  • Tolstoy mu Dostoyevski mi
  • Şair Evlenmesi
  • Diriliş

Okuyacağı kitaplar 7 kitap

  • Voltaire
  • Türk ve Dünya Edebiyatında Dönemler Yönelimler
  • Beethoven
  • Candide
  • Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev
  • Jean-Jacques Rousseau
  • Klasik Müzik Kitabı

Beğendiği yazarlar 4 kitap

  • Nikolay Vasilyeviç Gogol
  • Fyodor Dostoyevski
  • Victor Hugo
  • William Shakespeare
Okur takip önerileri
Daha fazla