• 189 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    Emre Kongar’ın “Kızlarıma Mektuplar” dan sonra okuduğum ikinci kitabı oldu, “Atatürk Üzerine”. Tarih ve siyasetin karması bir kitap olmuş bana göre. Öğrendiğim, yeri geldiğinde öfkelendiğim yeri geldiğinde şaşırdığım; birçok tarihsel gerçeğin anlatıldığı bir yapıt. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve başarılarının ekonomi, siyaset, kültür, din, toplum,.. her yönüyle ele alındığı bir kitap.
    .
    .
    .
    Mustafa Kemal Atatürk’ün savaşının, önce yabancı devletlere sonra da içerideki Padişahlık rejimine karşı olduğu vurgulanıyor öncelikle. Bu iki savaşın birincisi top ve tüfekle, ikincisi ise mevcut toplumsal, ekonomik ve siyasal yapıyı demokratikleştirerek vermiştir.

    Bunu gerçekleştirmek için de ihtilalci yöntemler kullanmıştır: Dinci-gelenekçi otoriteye dayalı kozmopolit, merkezi bir feodal imparatorluktan, egemenlik temelleri kuramsal olarak halkta ya da millette olan çağdaş ulus-devlete geçmek.

    Egemenliği sadece, kuramsal olarak, millete ya da halka mal etmesinin sebebi de, demokrasinin uygulanması için toplumsal-ekonomik ve kültürel koşulların henüz olmamasıdır.
    .
    .
    .
    Kitapta “Atatürk Devrimleri”nin de üzerinde durulmuş. Özellikle de yanlış anlaşılanlar ve “anlaşılmayanlardan”. Bunlardan biri de Laiklik.

    Laikliğin bölücü değil, tam tersine birleştirici bir işleve sahip olduğu anlatılmış. Laikliğin hiçbir inancın karşısında olmaması ya da tam tersine, her inanç ile birlikte var olabilmesi, devleti, inanç sistemi dışında tutarak, bireylerin vicdan, inanç ve din özgürlüklerinin güvencesini oluşturmasından kaynaklanır.


    Atatürkçülüğe de değinilmiş, ne olup ne olmadığı anlatılmış. Günümüzde Atatürkçülük ya da Kemalizmin, asla din düşmanlığı olmadığı; demokratik, çağdaş, çoğulcu, inanç ve vicdan hürriyeti içinde teknolojik bir ilerleme olduğu anlatılmıştır.


    Atatürkçülük ve Atatürkbilim arasındaki farka dikkat çekilmiş.
    #52028947
    Bu farka bakınca kendi açımdan Atatürkçü olduğumu düşünüyorum.

    Türk yazarları, çok uzun bir süre, Atatürkbilimci (Atatürkolog) olarak değil, Atatürkçü olarak davranmışlar. Türkiye’nin geçirdiği dönüşüm açısından, zorunlu bir siyasal tutum olarak algılanan bu dönem sırasında, yabancı yazarların, daha çok Atatürkbilimci olarak davrandıkları anlatılmış.
    .
    .
    .

    Bazı Atatürkçü çalışmalardan bahsedilmiş. Atatürk döneminin yerli çalışmalarının tümü hemen hemen bu gruba giriyor.

    Bu çalışmaların belkemiğini oluşturan yazarlar olarak Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kadri ve İsmail Habib’i sayabiliriz.

    Bunların yanında Prof. Afet İnan ile Prof. Enver Ziya Koral, bize Atatürk’ün dönemini Atatürkçü biçimde aktaran bilimadamlarıdır. Her ikisinin de gerek devrim tarihine, gerek Atatürk’ün kişiliğine ve eylemine ilişkin yapıtları, kimi zaman onları, Atatürkçülüğün de ötesinde, Atatürkbilimciliğe götürmektedir.

    Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı; yazar ayrımı gözetmeksizin, hem Atatürkçü, hem de Atatürkbilimci çalışmaları ortaya koymakta.

    Atatürkbilimci çalışmalar olarak da, yabancı bilimadamlarının yaptıkları çalışmalardan bahsedilmiş. Bunlar: Webster’in “Atatürk Türkiye’si”, Allen’in “Türkiye’nin Toplumsal Dönüşümü: Toplumsal ve Dinsel Gelişme” gibi yapıtlardır.
    .
    .
    .
    Türk-İslam kültür yozlaşmasından ve Atatürk’ün getirdiği çözümden bahsedilmiş. Atatürk’ün bulduğu çözüm; yozlaşmış bir imparatorluğun, yozlaşmış siyasal yapısı ile bütünleşmiş, bir kültür, İslam kültürü, tümüyle yasınacak; yerine batı kültürü ile, kökleri İslam öncesinde aranan bir Türk kültürü getirilecek.
    .
    .
    .
    .
    Kongar, Atatürk’ün en az altı boyutta değerlendirmesi gerektiğini savunuyor. Bunlardan:

    -Birinci boyut; nesnel (objektif) bilimsel değerlendirme. Atatürk ne yapmıştır?, nasıl yapmıştır?, neler söylemiştir? gibi..

    -İkinci boyut; öznel (subjektif) değerlendirme. Burada artık değer yargıları işin içine giriyor.

    -Üçüncü boyut; Atatürk’ü kendi zamanı içinde değerlendirme.

    -Dördüncü boyut; Atatürk’ün bugünkü koşullar içinde değerlendirilmesi.

    -Beşinci boyut; Atatürk’ün salt ülkemiz ve toplumumuz açısından değerlendirilmesi. Ve..

    -Altıncı boyut; uluslararası planda değerlendirilmesi.
    .
    .
    .
    Kitapta Devletçilik İlkesine de değinilmiş. “Devletçilik” ilkesi ilk kez 1930 yılında ortaya atılmış. Bu uygulamanın, 1930-1939 dönemine özgü olmadığı; Cumhuriyet’in kuruluşundan, günümüze dek uygulanan ekonomi siyasetini simgelediği belirtilmiş.

    Devletçilik adı altında yapılan uygulamaların, esas olarak, Türkiye’de gelişmeye yol açmış ve ulusal sermayeyi destekleyerek güçlendirdiği anlatılmış.

    Devletçiliğin baş aktörünün İsmet Paşa değil, Atatürk ve Celal Bayar olduğu belirtilmiş. (Ben sadece Atatürk diye biliyordum.)

    Devletçilik ilkesi, Atatürk’ün dikte ettirmesiyle, Afet İnan tarafından öğretmen okullarında okutulan yurtbilgisi kitabında “resmen” ilan edilmiş.
    .
    .
    .
    Bir de “Milli İrade” konusu var tabi.
    1980 darbesi kâbus gibi ülkenin üzerine çöktüğünde, Aziz Nesin’in öncülük ettiği bir grup aydın, sonradan “Aydınlar Dilekçesi” adı ile anılacak bir metin hazırlamışlar ve bunu dönemin “Seçilmiş Diktatörü” Kenan Evren’e vermişler.

    Evrensel değerlere göre hazırlandığı için her zaman geçerliliğini koruyan ve koruyacak olan bu metin, özellikle bugünlerde yeniden gündeme getirilmeyi hakediyor.

    Sağ iktidarların saptırdığı “Milli İrade” kavramı bu metinde şu şekilde tanımlanmış:

    —Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder.
    Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür.
    Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavrı bağlıdır.
    Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır.
    Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.
    Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.
    Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir.
    Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa, demokrasinin engeli olur.
    .
    .
    .
    .

    Yazar, Türkçe ezan konusuna da ayrıca değinmiştir. Atatürk 1932 yılında, Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırmış ve caiz olduğunu belirlemiş. Kabul edilen metin şöyle:

    Tanrı uludur;
    Şüphesiz bilirim, bildiririm:
    Tanrı’dan başka yoktur tapacak,
    Şüphesiz bilirim, bildiririm
    Tanrı’nın elçisidir Muhammed
    Haydin namaza, haydin felaha
    Namaz uykudan hayırlıdır.

    Ama tabi 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, ilk iş olarak ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlıyor.
    .
    .
    .
    Bu kitap bana çok şey kattı gerçekten. Pek çok şeyi bu kitaptan öğrendim. “Biliyoruz o dönemleri ya” demeyin, inanın bilmediğiniz ve öğrenmeniz gereken çok şey var. Tavsiye ederim. Keyifli okumalarınız olsun..
  • 358 syf.
    -ASHES TO ASHES, DUST TO DUST.
    -Topraktan geldik toprağa döneceğiz.
    -Em ji axê hatin em ê vegerin axê.

    Bu kitap...

    Şiirsel bir dil. 360 sayfalık şiir, yürekten akan cümleler. Kuşlara yüklenen silüetler. Bine yakın mısra. Okudukça tortulaşan kabaran yürek. Aydınlığın koklanarak hissedildiği bir şiir. Elle tutulamazlık. Karanlığın ve aydınlığın bir kimliği var. Nehirler var hayatları bölen. Nehirlerden kanlar akıyor. Gece güne değil yüreklere de iniyor. Yaşamayı bilen insanların stranlarına ölüm dizeleri akıyor. Dengbejlerin stranları da ölüme sabitleniyor. Bir hınç büyüyor büyüyenin yüreğinde. İlk andı intikam oluyor. Hayatta bildiği ne varsa ona yoruyor. Sonra, sonrası olmuyor. Akan gözyaşının bir gram hükmü yok akan kanın yanında. Kan oluk oluk akıyor nehirler boyu. Siyasi çıkarlar, rantlar, ideolojiler, geçmişin geçmeyişi bunlar hep kanın davetiyesi, ölümün davetiyesi. Ölüm ülkenin içine bir sınır çizmiş altta kalanın canı çıkıyor. Teklifsiz geliyor ölüm, zulümün ardından geliyor. Kapını da çalmıyor. Salt geliyor, yalnızca geliyor. Ölen de ölüyor öldüren de. Ölüm asla gecikmiyor. Bir yazgı paradoksundan ibaret ölüm. Dönüp dolaşıp yazgına teslim olmak. Ancak kendi tercihinle değil. Yabancı iki dudağın arasından bir kadere ulaşmak. İki parmağın, iki gözün arasından sızıp geliyor. Ölüm suçsuz, onu Tanrı'dan önce yürürlüğe koyan, Azraili beklemeyen insanoğlu suçlu.

    Mehmet Uzun'u nasıl bilirdiniz?

    Bilmez idim. Cidden bilmezdim. PKK'nın 250 kişilik ölüm listesinin 1 numarası olduğunu duymuştum vakti zamanında. Emre Kongar'lar falan da vardı listede. Tabii bu listenin bir kurmaca olduğu Gülen cemaatinin oyunlarından biri olduğu falan da söylendi. Ancak listede yer alan birkaç Kürt entellektüel öldürülünce durumun vehameti anlaşıldı. Mehmed Uzun sonradan yalanlasa da ''ülkeyi PKK yüzünden terk ettim'' demişti. Fransız bir gazete olan Le Figaro'ya ''Kürt entellektüeller PKK'nın hedefi'' diye açıklama yapmıştır. Neyse bu konunun üzerinde daha fazla durmak istemiyorum. Mehmed Uzun çok dilli bir yazar. İsveççe, Türkçe, Kürtçe gibi dilleri ana dili gibi konuşuyor ve biliyor. İsveç'in önemli karakterlerinden biri. Belki de Knut Hamsun'dan sonra adam akıllı eserler ortaya koyan tek yazardır İsveç adına. Kürtler'e uygulanan baskıya direnmiş, Kürtçe'yi, Kürtler'i korkusuzca savunmuş, bir nevi Kürtlerin kahramanı konumuna gelmiş bir yazar. Defalarca yargılanmış, Kenan Evren zamanı Türk vatandaşlığından bile çıkarılmış. Yılmamış Uzun, savunduğu davadan asla vazgeçmemiş. Benim tanıdığım en iyi hak arayışıdır Uzun'un yaptığı. Hakkını yazarak aramak. Korkmadan, yılmadan aramak. Ölümle ölümü kırdırarak bir eşitlik sağlanmaz. Bunun arkasında durup destek vererek de iyi bir Kürt milliyetçisi olunmuyor. Ölüm ölümdür. Aynı coğrafyanın, aynı gökyüzünün altında farklı bir kadere sahip olmamız beklenemez. Ne demiş Martin Luther King: ''Birlikte kardeş gibi yaşamayı öğrenmeliyiz, yoksa birlikte aptal gibi öleceğiz.'' Bize bizden başka biz yok!

    Baz karakteri gerçekten Binbaşı Ahmet Cem Ersever mi?

    Ahmet Cem Ersever.
    ACE lakaplı Erzurum doğumlu binbaşı. Yakında okumayı düşündüğüm Soner Yalçın'ın Binbaşı Ersever'in İtirafları kitabıyla hakkında daha fazla bilgi sahibi olacağım kişi. Ekşi Sözlük'te anlatılan kişinin Ersever olduğu söylenmiş. Bunu kitabı okurken okuduğum için etkisinde kaldım. Açıkçası akıbetleri benzemiyor değil. Bilen varsa lütfen aydınlatsın.

    Kendini Uzun vakfı diye tanımlayan
    https://1000kitap.com/Es_es'nın hediyesi ile okudum kitabı. Kendisine hem etkinliği hem de kitap için bir kez daha teşekkür ederim. Farklı bir deneyim oldu benim için. Hüseyin Nihal Atsız'ın hemen arkasından Mehmed Uzun. Hayat bilhassa konumuz olan kitaplar böyle farklı bakış açılarıyla daha güzel. Ruha dokundu bu roman. Roman dedim ama şiirsel roman desek daha yeridir.

    İncelemeye Mehmed Uzun'un şu harikulade sözleriyle son vereyim:
    ''Yasak bir alfabeyle yazıyorum şiirlerimi.
    Anarşist çiçekler kokluyorum.
    Devlet sınırlarını ihlal eden kuşlara yardım ve yataklık yapıyorum.
    Umudun propagandacısıyım.
    Bütün sözcükleri örgütlüyorum.
    Artık halkların değil, aşkın şarabın ve sevginin ayaklanması var.
    İlk eylemde sınır dışı oluyorum.
    Bana gözlerini yurt eyle.
    Mültecin olayım.
    Kendi adına bir kimlik çıkart.
    Ben biraz da sen olayım…''

    Üç Renk Yasak / Mehmed Uzun

    https://www.youtube.com/watch?v=68ZeEuU29f4
  • 160 syf.
    ·8/10
    Kitabın 72’nci sayfasında yazar aşağıdaki paragraflarla kitabın neyi anlattığını açıkça ifade etmiştir.

    “Edebiyatçı yönleriyle tanıdığımız büyük yazarların toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik konularda neler düşündüklerini hep merak etmişimdir.
    Bizim edebiyat tarihimiz ise genellikle “steril” bir biçimde, edebiyatçılarımızın edebiyat dışı kimlik ve kişiliklerine pek de değinilmeden ele alınır ve okutulur.
    Bu kitapta bir kısmını hiç tanımadığım, bir bölümünü tanıdığım, bir kısmı ile ise yakın dost olmak şansını yakaladığım ünlü edebiyatçılarımızın, sanatçılarımızın bilinmeyen yönlerini dile getirmeye çalışıyorum.”

    Gerçekten de genellikle edebi eserleri okurken yazarın mesajını kaçırabiliyor okuyucu. Yazarların edebiyat dışındaki düşüncelerini bilmek aslında yazarın daha iyi anlaşılmasını, verilen mesajın daha iyi değerlendirilmesini, daha sağlıklı biçimde kabul veya reddedilmesini sağlayacağına inanıyorum. Bunun için de yazarların daha iyi tanınması gerekiyor.
    Emre Kongar, akademisyen ve gazeteci kimliğiyle tanınan bir kişi. Bunun yanında Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı da yapan kitapta da anlattığı üzere daha küçüklüğünden itibaren sanatın ve kültürün içinde yer alan bir yazar.
    Yazar bu kitabında toplam on yedi bölümde eserlerini sıklıkla okuduğumuz ancak edebiyat dışı hayatını pek de bilmediğimiz meşhur yazarların bilinmeyen yönlerinden varsa anılarından bahsetmiş. Son bölüm kendi yazdığı Hocaefendi’nin Sandukasındaki Sır romanından bahsediyor, biraz da reklamını yapıyor sanki.
    Konular ve kişiler belirli bir sıra gözetmeksizin yazılmış, bu anlamda konu bütünlüğünün olmadığını söylemek gerekiyor. Dili oldukça akıcı ve anlatılanların merak uyandırması sayesinde hızlıca okunuyor. Bu tür kitapların daha fazla yazılması gerekiyor diye düşünüyorum.
  • Sorumluluk; ilkelerine bağlılık; aile sevgisi; kafasının dikine giderken aynı zamanda kendini herkesten çok eleştirme cesareti. Bilgiye ulaşma, edindiği bilgiyi sindirip zihnini ve hayatını zenginleştirerek daha üst aşamaya çıkarma becerisidir..........
  • 480 syf.
    ·17 günde·Beğendi·6/10
    > İncelememi kaleme aldığım bu günün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve güzel bir tesadüf olmasının vermiş olduğu keyifle başladım incelememe. Evet, gene geldik bir kitabımızın sonuna ve biz gerçek okurlar için sondan sonra olan en güzel kısmına. Güzel kısmına diyorum çünkü her okur okuduğu kitaba dair düşünce ve görüşlerini katarak iyi bir inceleme yapmak ister diye düşünüyor ve bunu her daim fikren destekliyorum.

    > Evet, bugün size güzel bir inceleme yapmak isterdim doğrusu, ama gel gelelim doğruları yazmadan da edemeyeceğim. Bu size burada, kitap hakkında kötü bir inceleme çıkaracağım anlamına da gelmesin lütfen çünkü benim incelemelerimi bilen çoğu arkadaşlarım, her ne kadar kritik etsem de, iyi bir şey çıkaracağımı biliyorlar diye düşünüyorum. Kritikte yapsanız da, iyi bir kritik yapınız arkadaşlar!

    > Elimde şu anda, kendisini çok severek takip ettiğim Türk tarihçi, akademisyen, yazar ve hatta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Sn. İlber Ortaylı’nın, Ocak 2018 tarihli birinci baskı “ATATÜRK” eseri duruyor. Çok büyük bir heves ile almıştım ve okumuştum oysa ben bu eseri. Sanırım burada bir hataya düştüğümü, bu sabah Murat Ç ‘nin yine bu kitaba dair şu #26989983 incelemesini okuduktan sonra daha iyi anladım diyebilirim. İncelemede ne diyordu Murat: “Kitabın iki markası vardır; ATATÜRK ve İlber Ortaylı. O yüzden çok satanlar listesinde olması çok doğaldır.” Bu sözüne kesinlikle katılıyor ve kendisini de bir okur olarak doğruluyorum.

    > ATATÜRK’ü size bir okur olarak anlatmaya çalışsam, ne bildiklerim, ne okuduklarım ne de burada sayfalar yeter kendisi hakkında. Zaten bu değil midir, bizi böylesi güzel tasarımlı bir kapakta kitaba çeken??? Evet, kaçınılmaz bir gerçektir ki “Ulu Önder” ‘in ta kendisidir, İlber Hocamızın bu kitabını alıp okumamıza en büyük etken. Ama olmadı be İlber Hocam!!! Beni bu sefer hayal kırıklığına uğrattım resmen. Gerçekten ilk 100 bilemediniz 150 sayfa Atatürk’ü okuyorsunuz ve sonrasında birden o dönemin ufak tefek tarihi alıntıları, anekdotları ve karakterleri ile bulu veriyorsunuz kendinizi. Hocam, biz zaten bunları bir okur olarak biliyoruz ve birçoğumuzda bu tarihi yaşanmışlıkları hatim etti zaten. Ben bir tarihçi olarak sizden daha üst seviyede, daha bir ciddi monografi beklerken, inanın bir nevi biyografi olan bu kitabınız beni şahsen hayal kırıklığına uğrattı.

    > Kitabınızı okurken, anlattığınız dönemlerin örtüşen hadiselerini, Sn. Turgut Özakman ‘dan okumuş olduğum Şu Çılgın Türkler - Diriliş - Cumhuriyet Türk Mucizesi ve Cumhuriyet Türk Mucizesi - 2. Kitap muhteşem üçlemesi eserlerinde hissederek, yeri geldiğinde de gözyaşlarımı bastırarak okudum be Hocam!!! Daha nice eserler var, belki bir monografi ve biyografi olarak değilse de, kendisini ciddi anlamda ele alan, o mücadele sürecinin öncesini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatan. Bunları ufaktan listeleyecek olursam: Falih Rıfkı Atay - Çankaya: Atatürk Devri Hatıraları, Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam, şu an okumakta olduğum Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Atatürk, Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye, Klaus Kreiser – Atatürk, Emre Kongar – Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Usta romancı Yılmaz Gürbüz'ün kaleminden 5 cilt olan Mustafa Kemal'in Romanı, Lord Kinross – Atatürk, Norman Itzkowitz , Vamık D. Volkan – Ölümsüz Atatürk, Toktamış Ateş – Benim Atatürk Kitabım, Atilla İlhan – Hangi Atatürk, Taha Akyol – Ama Hangi Atatürk ve İlknur Güntürkün Kalıpçı’dan – Her Yönüyle İnsan Atatürk adlı eserlerdir.

    > İlber Hocam, bu eserler Atatürk’ün kendisi hakkında gerçekten daha geniş ve daha doyurucu bilgiler içermektedir. Ve bu güzide yazarlar konuyu da olması gerektiği gibi kaleme almışlardır. Sizin de şahsen bir Atatürk kitabım olsun hevesi ile bu kitabı kaleme almış olma ihtimalinizi bir okur olarak düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonlarına doğru belki bir umut diye gayretimden ödün vermeden hızlı ve emin bir şekilde okumaya devam ettim, ama karşıma (benim açımdan) güzel bir son bile çıkmadı. Evet, Atatürk’ün elbette fani olduğunu ve öleceğini biliyordum, ama bunu birkaç satıra sığdırdığınıza inanmadım bile. Bakın burada inceleme ve kritiğime, Ulu Önder’in şu sözleri ile devam etmek istiyorum:

    “Sonradan uydurma bir eser meydana getirilerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser meydana getirmemek, beceriksizliğin itiraf etmek daha iyidir.” (1931)

    > Evet, biraz ağır olduğunun farkındayım, ama ben de Murat kardeşim gibi sizin bu hatanızdan döneceğiniz ümidimi hala kaybetmiş değilim. En azından, bir telafi olarak ileride bir roman niteliğinde eser ile kendinizi belki okurlarınıza karşı affettirebilirsiniz düşüncesindeyim. Siz ki, ne kadar tarihi bir bilgi ile donatılmış kişilik olarak, bu kendi eserinizi bir başkası yazmışçasına elinize alıp baktığınızda, bunu kim böyle kaleme almış arkadaş derdiniz buna eminim.

    > Bunların dışında Kitaba gelecek olursak: kitap, içeriğinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında bugüne kadar bizlere öğretilen ve bildiğimiz birçok şeyin aslında yanlış olduğu detayını da biz okurlara gayet yerinde ve olması gerektiği gibi anlatıyor. İlber Hocam, Ulu Önder’i burada ele alırken, gayet akıcı bir üslupta biz okurlara aktarmış ve birçok kaynak sunmayı da ihmal etmemiş. Kendisiyle oturup bir arkadaş ortamındaymış gibi bu konuları konuşmayı çok isterim, ama onun beni, kendi üslubu ile “Hadi oradan cahil sende!” diyerek tersleyeceğine de eminim. :)) İlber Hocam gene karşı tezde bulunacak cahillere hazırlıklı gelmiş ve kitapta konu olan birçok yaşanmışlık, anekdot ve tarihi hadiselere kaynak sunarak ışık tutmuş, kendi engin bilgi ve birikimini de biz okurlarından esirgememiştir. Burada benim deyimimle, gene bir “Son cahil bükücü” ile karşı karşıyayız. Gayet akıcı ve zengin bir Türkçe ile biz okurların rahatlıkla okuyabileceği türden bir eser olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Baskı hatasından kaynaklı (şahsen gördüğüm) bir yer olmuştur ve Kronik Kitap’a da bu hassasiyetlerinden ötürü çok teşekkür ederim. Bizim yaşımız oldu kırk ve deyim yerindeyse yolu yarıladık. Okuduk, okuduk ve elimizden geldiği kadarınca ilgi duyduğumuz konularda, özellikle de ülkemiz tarihi ve Atatürk hakkında aydınlanmaya çalıştık. İşte tam burada, Hocam güzel bir düşünce ile bu eseri biz yetişkinlere değil, gelecek Türk gençliğine armağan etmiş diyebilirim. Kendisi yaşamakta olduğumuz bu 21. yy.da özellikle bilinçli yürütülen çirkin kampanyalar, tahrifatlar ve dijital (sanal) ortamda yer alan bilgi kirliliğinin gençlerimiz üzerinde yürütülmekte olan sinsi ve kindar bir oyun düşünüyor ki ve ben bu konuda da kendisini şahsen çok doğru buluyorum. Daha dün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız da bile bunu bir kitap platformunda canlı canlı yaşamadık mı? Karşı düşünce resmen kinini, öfkesini ve tarihe olan düşüncelerini biz kendisini seven, anan ve paylaşanlara kusmadılar mı? Edebiyat ve hümanizm adı altında bizleri “ırkçılık ve faşizm” ile suçlamadılar mı? Evet, bunların hepsini tarihte olduğu gibi bugünde görüyoruz ve daha göreceğiz de. Siz genç arkadaşlarım, şayet benim bu incelememi bu noktaya kadar okuma zahmeti gösterdiyseniz, Ulu Önder Atatürk üzerine kolay okunabilir bir kaynak arayışı içindeyseniz, o zaman geçmişe biraz olsun ışık tutmak, aydınlanmak açısından konuya bu kitapla başlamanızda fayda var diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim diğer kitapları da ilerleyen zaman dilimlerinde ele almanız daha faydalı olacaktır.

    > Ne demişti Atatürk siz gençler için? “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”

    > Ya biz bireyler için ne demişti? “Tarih bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

    > Bir de bunu eklemeden edemeyeceğim:

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    Son olarak:
    Yukarıda da kaleme aldığım üzere, güzide tarihçi yazarımız Sn. İlber Ortaylı, ilk defa kaleme aldığı bir biyografi eserini biz okurlarına sundu. Bu şerefi de, hepimizin bildiği Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben kaleme aldı. Kendi tarihi birikim ve kaynak araştırması ile bize Atatürk hakkında bir okunası eser daha kazandırdı. Ben şahsen kritiğimi dile getirsem de, böylesi bir eserin kişisel kütüphanemde olmasından memnunum ve ileride de oğluma bırakacağım tarihi bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Evet, çok zorlamayacak ve kolay algılanabilecek bir kitap olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk eserini siz değerli arkadaşlarıma ve okurlara tavsiye edebilirim. Sizler de benim gibi, kişisel kütüphanenizde bu eser için bir yer ayırınız. İnsanlarımız, Devlet-i 'Aliyye Osmanlıyı ve Atatürk’ü popüler ana medya dizilerinden ve ne oldukları belli olmayan fason tarihçilerden takip ediyorlar. Sonra yanlış bilgi ve çarpıtılmış tarihi gerçekler ile gerek gündelik hayatlarında, gerek sosyal mecralarda konulara müdahil oluyorlar ve bir gün konuya ehli vaki birisine de denk gelince kısadan hisse kaçıyorlar ya da yanlışı yüksek tonda doğruymuşçasına savunuyorlar. Tarihimizi, Osmanlıyı, Atatürk’ü detaylıca ve olması gerektiği gibi okuyup ele alalım. Çünkü: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” der Atatürk. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • 256 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın en belirgin özelliği günümüz Türkçesi ile yazılmış olmasıdır.
    Fikrimce yazar görüşlerine yer vermeyip kitabı tamamen günümüz Türkçesi ile yazıp daha da uzun tutsaydı daha faydalı olacağı kanaatindeyim.
    Kitap kısa tutulmuş. Özellikle eline alıp okuyacaklar uzun kitabın meşakkatli olması, yeni nesillere aktarım açısından da günümüz Türkçesi kullanılması başarılı.
    Keyifli okumalar.