Aksu Bora

Aksu Bora

YazarÇevirmenEditör
8.2/10
91 Kişi
·
261
Okunma
·
18
Beğeni
·
1.596
Gösterim
Adı:
Aksu Bora
Unvan:
Eğitimci,Editör, Yazar
Doğum:
Van, 1963
1963 Van doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra antropoloji doktoru ve doçenti oldu. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir. Amargi dergisi ve Ayizi Yayınevi’nin editörlüğünü yapıyor.
"Kadınlar her türlü kaynaktan erkeklerle eşit yararlanabilmeyi ,ayrımcılığa uğramamayı mücadelelerinin odağına koyarken ,kadınlığa ait oldukları düşünülen değerleri de içeren bir "kadınlık"halinin tanınmasını,kabul görmesini istediler."
"Kadınların doğaları gereği nazik ,yumuşak ve barışçıl olduklarını düşünenlerden değilim.Ama biliyorum ki ,kadınlar dünyanın her yerinde olduğu gibi,ülkemizde de mülksüzler."
"Zamanın ruhu, "herkes"diyince ,şöyle bir şey anlamamıza neden oluyor:Feministler artı sosyalistler artı işçiler artı köylücüler artı lezbiyenler artı çevreciler artı Kürtler...Sanki bütün bu kimlikler/konumlar içinden kaçamayacağımız evlermiş gibi.Yapabileceğimizin en fazlası ,başkalarıyla işbirliği imiş gibi.Oysa herkes diyince sahiden "herkes"i kastediyor olamaz mıyız?Herkesin duymasıiçin bir söz mümkün değil midir artık?Feminizm cinsiyet sistemi hakkında konuşurken sadece kadınlara mı hitap etmelidir?Erkekler ezenler oldukları için işin dışında tutulabilirler mi?Hangi erkekler?Bir şekilde hegemonik erkekliğin dışına düşmüş olanlar-yoksullar,eşcinseller,gençler,yaşlılar,kısırlar,?Erkeklik hiç değişmiyor mu?Erkekler sahide o kadar dertsiz tasasız ,bu cinsiyet sisteminde mutlu yaşayıp gidiyorlar mı?
"Kocandan yediğin dayak senin kişisel sorunun değildir,toplumsal bir sorundur;tıpkı göç,yoksulluk,eğitimsizlik gibi.Demek ki bu toplumsal sorunun çözümü için toplumsal aktörlerin devreye girmesi gerekir."
"(...)insan giderek daralıyor:Önce bir ev ,sonra evin bir bölümü,derken bir oda,odanın üzerindeki sedir,sedirin köşesindeki yastık...Biz bu evden neden kaçmak istiyorduk,nasıl bir ezildiğimizi göstermek içini yoksa ezilmekten kurtuluş için mi?
Erkeklik,egemen bir konum olarak, kadınlıktan farklılaşarak kurulurken ve erkekler arasındaki hiyerarşi kadınlığa mesafeye göre(de) belirlenirken, kadınlık, kendini “erkek olmayan" olarak değil, “cahil olmayan" , “ iffetsiz olmayan" , “ bedensel olmayan" gibi başka kadınlardan ayıran farklarla kurulur.
Ev işi, ister ücretli ister ücretsiz olsun, "kadın işi" olarak tanımlanır. Ev hizmetlisinin yaptığı işler, yani "yeniden üretim işleri", onun tarafından yapılmadığında, ev kadınları
ve anneler tarafından, ücretsiz olarak yerine getirilir. Ev işinin düşük statüsü ister ev kadını ister hizmetli tarafından yerine getirilsin bu işlerin fiziksel, ekonomik ve ideolojik
görünmezliğine neden olur. Evde yapılan işler ya elle tutulur, somut sonuçlara yol açmaz, ya da çok çabuk tüketilirler; özel alanda gerçekleştirilirler, kar getirmezler, yalnızca kullanım değeri üretirler. Bu işlerin insan ilişkileri ile sarılıp sarmalanmış olmaları, gerçek bir çalışmadan çok "sevgi emeği" olarak değerlendirilmelerine neden olur.
406 syf.
Liberal feminizmin manifestosu niteliğinde hazırlanmış olan Josephine Donovan eseri. Bir yandan Amerika merkezli anglo-sakson toplumlardaki feminist akımları ele alırken diğer yandan Mary Wollstonecaraft, John Stuart Mill ve Harriet Taylor gibi düşünürlerin bakış açılarına yer vererek liberal feminizmi anlatmış bizlere yazarımız.

Ortak sorunsallar üzerinde oldukça güzel analizler ve yaklaşımlar mevcutken liberal feminizmi işlediği daha öznel duran bölümlerde biraz tezatlıklar oluşmuş diyebilirim. Bu tezatlar yazardan değil aslında liberal feminizmin felsefesinden kaynaklı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin Amerika'daki feminist mücadele de afro-amerikan erkeklerin feminist mücadeleye verdikleri destek karşılığında liberal feministlerin afro-amerikan kadınların haklarını savunmadıkları ve onları yalnız bıraktıkları bir itiraf gibi işlenmiş bu eserde.

Bunun yanında liberal feminist teorinin en büyük hatası olan ataerkili kabullenip, sistemi içerisinde yükselmek olarak tanımlayabileceğimiz bir görüşe sahip olması Wollstonecaraft gibi bir değere rağmen göze batan hatalardan olmuş.

Bir diğer eksik kalan yan ise kadınsılığı reddediyor oluşu. Biyolojik farklılıkların da terk edilmesi gerektiğini öngören liberal feminist teori kadınların ekseriyetiyle kadınsılıklarından vazgeçmiyor oluşlarını göz önüne aldığımızda ataerkil hegemonya içinde eriyip gitmiş bir akım olarak duruyor bu haliyle.

Donovan liberal feminizmi, kıta avrupasının ikinci dalga feminizmi ile ilişkilendirerek bunun liberal feminizmin felsefesi olduğuna değinmesi de bir diğer eksik yorum olarak göze çarpıyor. Keza özünde varoluşçu feminist felsefeyi barındıran ikinci dalga feminist hareket, içerik olarak kısmen radikal feminist harekete ancak daha çok da sosyalist feminist düşünceye yakındır.

Yapısökümcü bir yaklaşımla bu kitabı ele aldığımızda oldukça teorik tezatlıklar su üstüne çıkarılabilir. Ancak genel içeriği anlamında bir dönem kadın mücadelesinin öncü teorisi olan liberal feminizmin kadına bakışını ele aldığı 'genel' bölümler için mutlaka ve mutlaka okunması gereken iyi bir hareket noktası işlevi görebilir bu kitap. Liberal feminizm hiç bir zaman varış değildir, olmamıştır. Ancak o, çok iyi bir araçtır varışa ulaşmak için. Dengeyi görmeyi sağlar. Tezatlarıyla bile..
960 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10
Yoksulluk veya fakirlik, günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli gelire sahip olmama durumudur. Özellikle, yiyecek, içecek, barınma, giyim-kuşam gibi temel ihtiyaçlara zor erişmek veya erişememek yoksulluk olarak tanımlanabilmektedir.

Memur-Sen, 2017 Eylül ayı açlık ve yoksulluk rakamlarını açıkladı. Buna göre, Türkiye’deki 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı bin 717 TL, yoksulluk sınırı ise 4 bin 847 TL olarak tespit edildi. Kaynak: Memur-Sen'den açlık ve yoksulluk sınırı açıklaması.

Ülkemizin çeşitli bölgelerinde yapılan Yoksulluk ve açlık üzerine sosyal ve psikolojik kapsamlı bir araştırma.Bu kitap 7 araştırmacı yazarın uzun zaman alan,ülkemiz geneli ve çeşitli bölgelerdeki yoksulluk çeken vatandaşlarla yapılan röportajlar,çektikleri sıkıntılar,hayattan beklentileri,çocukları,neden yoksulluk çektikleri,zengin ve elit kesim hakkında düşünceleri,eziklikleri detaylı ve iç paralayıcı bir şekilde anlatılıyor.Yazar grubunu hakikaten tebrik etmek gerek,şu anda yaşadığımız ülke şartlarında insanların neden bu denli zorluklarla karşı karşıya olduğunu,bunun üstesinden nasıl gelinebileceğini,yoksul çocuklarının yokluk utançlarını,kendilerini nasıl avundurduklarını geniş bir şekilde anlatmaya çalışmışlar.

Kitapta bahsi geçen bazı kadın,erkek ve çocukların öyle bir anlatımı varki yürek paralayıcı,hem kahrediyorsunuz,hem üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.Siz hiç benim neden yok diye kendi kendinize kinlendiniz mi?Siz hiç aç karnına çocuğunuzu yatırırken atasözlerinden avuntu buldunuz mu?Siz hiç tek göz gecekondudan karşıdaki apartmanlarda oturanlara bakıp iç çektiniz mi?Siz hiç anne ve babanıza,siz bu haldeyken neden bizi de dünyaya getirdiniz diye düşman oldunuz mu?

Bu konuda konuşulacak o kadar çok şey varki kitaplara sığmaz,Necmi Erdoğan editörlüğünde 7 araştırmacı yazarın bir araya gelip 960 sayfa yazıp,onlarca 960 sayfa daha yazsalar yinede anlatmakla bitiremeyecekleri Yoksulluk,yokluk,açlık,sefalet,eğitimsizlik.

Bayramda çocuğuna yeni elbise veya ayakkabı alamayan babalar,gece çocuklarını kuru ekmekle evet sadece ekmekle doyurmaya çalışıp uyutan ve aç yattığı yatağında göz yaşı döken anneler,Paramız yok ama onurumuz var diye kendilerini avutmaya ,rahatlatmaya çalışan insanlar.

Kalkınma sürecinin en önemli unsurlarından olan yoksulluğun azaltılması hikayesi söylenedursun,bizde kalkınmaya devam ededuralım.Kalkındıkça yoksullaşan bizden başka bir halk varmıdır acaba?Buda ayrı bir araştırma konusu sanırım.

Ülkemizdeki yoksulluk olgusunun,toplumsal görünümleri işlenen kitapta geniş bir şekilde araştırılan yüzlerce kişi ile yapılan mülakatlarla,yoksulun toplumda kendine biçtiği değer,kendini gördüğü yer/sınıf,kültürel temsilleri,aile içi yardımlaşmalar,fark yaraları,kadınların yoksulluğu ve evleri,milli değerlerle olan ilişkileri,dinsel inanç ve beklentileri,kökene dayalı dayanışmaları,süreç olarak yoksulluğu sorgulamaları araştırılmış.Genelde kadınlarla yapılan mülakatlarda çocukların eğitimi,beslenmeleri,gelecek kaygıları sorgulanıyor,yaygın düşünce şu şekilde;Çocuklarımı okutabilseydim bu halde olmazdık,en azından okusalar kendi hayatlarını kurtarırlar.

Nette biraz araştırma yaptım Türkiye'de Yoksullukla mücadele için bayya bi işler yapılıyormuş,ama sanırım yoksullar göremiyor bu çalışmaları,çünkü bizi yöneten bazı toklar elit kesimden bazı insan müsvettelerine "şimdi milletin şurasına burasına koyacağız" dedirtebilecek kadar rahat ve onursuzlar,neyse siyasete girmeyeyim,psikolojim bozuluyor yanlış kelimeler kullanıyorum.Birde dikkat çeken konu şu mülakat yapılan büyük bir çoğunluğun devletten yardım beklemesi,genellikle doğu kökenli yoksul vatandaşların (bu cümle sakın ola yanlış anlaşılmasın,kitapta görünen bu çünkü) beklentileri hep devletten,bu beklentiler öncelikle iş,erzak ve para yardımı şeklinde.

Eğitimin ve Din olgusunun ekonomik durum ve yoksulluk üzerindeki dolaylı ve doğrudan etkileri de incelenmiş,ekmek alacak parası bile olmayan yüzbinler var bu ülkede,Okul?O ne ki... önce ekmek!Biraz mendil satalım...Oradan da Cuma'ya gideriz.Camii mi dedin İstanbul'un 10.000 camiiye daha ihtiyacı var(İstanbul Müftüsü 2 Ekim 2017'de söyledi bu lafı),okulu kim ne yapsın yaa.Okursanız kendinizi doyurursunuz,oranıza buranıza da koydurmazsınız...("eğitim seviyesi arttıkça bize güven azalıyor" Enerji bakanı çok çok sayın Taner Yıldız 16 haziran 2013'de bu lafı söyledi).
("Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum,Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halktır" bu lafları söyleyende Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı),evet!!bir üniversitede Rektör Yardımcısı bu yaratık.


Uzay çağına geldiğimiz şu günlerde dünyada doyurulamayan,açlık ve yetersiz beslenmeden hayatını kaybeden çocuklar,çocuklarına daha iyi bir hayat verebilmek için köylerini bırakıp metropollere göç eden eğitimsiz,ne yapacağını bilmeyen ve geldiği metropol de dahada sefilleşen anne ve babalar,çaresizlik,intihar düşünceleri,karnını doyurmak adına kötü yola düşmek,hırsızlık yapmak,madde bağımlısı olmak ve hatta yokluk hissini,utancını ve öfkesini bir an bile olsa unutabilmek adına kendisini kesip,kesiklerde ki acıya odaklanarak başka bir şey düşünmemeye çalışmak (burası bana biraz saçma geldi,ne kadar yoklukta çeksen akıl sağlığın varsa eğer nasıl birşeyleri unutabileyim diye kendini kesebilirsin ki?) Neyse oda onun rehabilitasyon şekli sanırım.

Neyse incelememize Nietzsche'nin şu cümlesiyle son verelim "Zenginler fakirlere Allah'tan başka bir şey bırakmadılar"
406 syf.
·23 günde
Edebiyat kitabımız da Feminizm terimini görünce merak edip Edebiyat hocamıza sormuştum Feminizmin ne olduğunu. Hocamız dalga geçerek bir-iki cümle söyleyip geçiştirmişti. Ben bilmediğim için sormuştum hocaya. Eminim ki hoca da bilmediğinden dalga geçmişti. Bu kitabı okurken o gün aklıma geldi. Belki tez konumla alakalı olmasa bu kitabı okumak aklıma gelmezdi. Ama iyi ki okumuşum. Ben bir feminist değilim ama cinsiyet farketmez insan haklarını savunuyorum. Feminizm denilince insanlar önyargı ile yaklaşabiliyorlar. Aslında bu kitaba göre Feminizmin ilk çıkışına, neyi ne için savunduğuna bakmak gerek.
John Locke'un Second Treaties of Government doğal haklar doktrininin kutsal kitabı ve Bağımsızlık Bildirisi'nin temel ideolojik kaynağı olarak kabul edilir. Locke'un teorisine göre kadınlar "doğal" olarak akıldan yoksun görünürler ve "doğal" olarak "özgür ve eşit birey" statüsünün dışında tutulurlar. Nitekim kamusal hayata katılmaları da uygun değildir. Bunun üzerine Elisabeth Cast bir bildirge yayınlar ve bu bildirgede şunlar yazılıdır: " Bütün erkekler ve kadınlar eşit olarak yaratılmışlardır, Yaratıcıları tarafından verilmiş ve vazgeçilmez halklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinde koşma hakkı vardır..." Yani kadınlar sadece doğal olan haklarını istiyorlardı.Tabi sonradan farklı görüşlere hatta kimimize göre çok uç noktada olacak fikirleri savunan feministler de çıkmıştır. Mesela Woodhull evliliğin fahişeliğe ve tecavüze yol açan bir sistem olduğunu savunmuştur. Gilman'a göre yuva korkak ve aldatıcı güdülenmeyi teşvik eder....
Kadın hakları ve özgürlüğü açısından bir takım ilerlemeler kat etmişlerdir. Ama tam olarak amaçlarına ulaştıkları söylenemez. Zira ülkemizde bile hâlâ toplumsal cinsiyet toplumun ciddi sorunlarından biri.
Kitap yedi bölümden oluşur. Her bölümde bir kuramdan bahsedilir. Teori kitabı olduğu için pek akıcı değil anlatımı. Ama konuya ilgisi olanlar ya da konuyu merak edenler için sağlam bir kaynak kitap.
390 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kitap Türk köy toplumunu, yaratılışa ilişkin kuram ve simgeler üzerinden incelemektedir. Kadın ve erkeğin Türk toplumunda ne olduğunu, tohum ve toprakla ilişkilendirerek anlatmaktadır. Çalışmayı asıl değerli kılan çalışmayı yapanın Carol Delaney olmasıdır.1980 yılının ortasında doğru düzgün su, elektrik bulunmayan Ankara'nın bir köyüne Amerika'dan gelip, 2 yıl kalarak antropoloji çalışması yapmak kimsenin harcı değildir. Günümüzde doktora tezi diye ''dizin'' sunulurken, zamanında böyle akademik çalışmalar ortaya çıkıyormuş.
200 syf.
·7 günde·9/10
Kadınların sınıfı Aksu Bora'nın özellikle odaklandığı ücretli ev emeği konusuna değinerek feminist sentez sunmaya çalışan bir çalışma. Elbette ki kadınlar yalnızca ücretli ev emeği olarak değil birçok mesleki dalda ezilmekle karşı karşıya kalıyor. "Ezilme"den kastım ille de bilinçli bir dışlama da olmak zorunda değil. Buna ek olarak kadınlar mesleki yaşantıda süregeldikçe normalleşmiş hale gelen istemsizce bile olsa yapılabilen kimi bazı kalıp ayrımcılıklara da maruz kalabiliyor. Bunlar genelde istemeden de olsa yapılabilen dışlanmalar. Mesela erkeklerin çoğunlukta olduğu bir mesleği icra eden bir kadına "erkeksi" ya da erkekleşmiş gibi bakılması bunun en basit örneği olarak verilebilir. Ancak bu çalışmada odak noktası ücretli ev emeği olduğu için o doğrultuda gitmek çalışmanın analizi açısından daha yerinde olacak.

Bora, ilk olarak "ev işleri" kalıbından yola çıkıyor. Ev işleri öyle şeylerdir ki ataerkil düzende anında sömürülen ve değeri göz ardı edilen bir emektir bu. Adeta hep orada, olduğu yerde olması, kalması gereken bir olgudur bu. Ataerkil düşünce bu emeği "sevgi emeği" etiketi ile kendince meşrulaştırmak amacındadır da aynı zamanda. Karşılığının aile içindeki sevginin birlikteliği ile ödenmeye çalışıldığı bu emeğin asıl karşılığı aslında hiçbir zaman geri alınamaz. Çünkü ortada bir rol biçme olgusu mevcuttur. Burada aklıma ilk olarak "ev hanımı" olgusu geliyor. Ev hanımlığı olgusu kültürümüzde yerleşmiş bir nitelendirmedir. Ev ve ev içine ait tüm işleri kadının yüklenmesi, bunun gerekliliğinin de erkeğin dış dünyada maddi gelir elde etmesi olarak gösterilmesi. Adeta kadın ve erkeğin elde edeceği emek karşılığı aynı segmentte değildir. Erkek dış dünyada da geçerli olan "para" kazanırken kadının bu "ev hanımlığında" elde edebileceği tek şey aile içi bir sevgidir vaadidir. En azından patriarkanın vermeyi vaat ettiği ödül budur. Ancak bunun sınırları ancak ev içerisinde geçerli olarak kalabilir. Böylelikle erkeğin emeğinin karşılığı dış dünyanın sınırlarına dek uzanırken kadın ev içine gerek fiziksel anlamda gerekse de varoluş açısından kısılmış olarak kalır. Çünkü modern dünyada varlığını sürdürebilmek bir anlamda da para olgusuna bakmaktadır.

Bora'nın sorduğu asıl soru ücretli ev emeğine bakarak kadın öznelliğinin tam olarak nasıl inşa edildiğidir aslında. Hiçbir farklılık bir iktidar dolayımından geçmeden var olamaz. Dolayısıyla öznellik kendini kendi içimde değil muhakkak bir başkası üzerinden tanımlar. Bu "başkaları" kadınlar için erkekler olduğu kadar yine kadınlardır da. 80'li yıllara dek kadın tarifine dayanak oluşturan şey orta sınıf kadınlığı idi. Yani bu durum aslında kadınların bizatihi kendileri de sınıfsal farklılık içinde ayrılıp ve ayrıştırılıp, halihazırda bir cinsiyet ayrımcılığı varken bunun üzerine bir de toplumsal sınıf ayrımcılığı eklenmesine yol açar. Bu sınıf ayrımcılığı da pek çok zaman ataerkil düzene hizmet eder aslında. Eşitsizliğin olduğu toplumsal düzenlerde bunu düzeltmeye yönelik çabaların bu sistem içerisinde yalnızca egemen olan sınıflar için değil ezilenler için de geçerli olması gerekir. Başka bir deyişle orta sınıf kadınlar, alt sınıfa itilmiş kadınlara nazaran sırf bu sınıf farkından dolayı daha özgür durumda ise ortada bir yanlışlık vardır. Birtakım feminist kuramcılar da benzer sebeplerden sınıf kavramını uzun zaman Bora'nın ifadesi ile bir tür "hayalet kavram" olarak görmüşlerdir.

Bu genel toplumsal sınıf farkının tıpkı cinsiyet ayrımcılığı gibi bir etki yaratması konusu aslında dünya üzerinde de zamanında çokça ihmal edilmiş bir mesele. Ülkemizde belki de bu mesele üzerine odaklanılabilecek en iyi meslek grubu ücretli ev işi yapanlar. Çünkü bu meslek grubunda ücretli ev işine gelen, işverenlere göre daha alt sınıfa itilmiş kadınlar bizzat orta sınıf kadınlarla karşılaşıp kesiştiğinde bunun akabinde daha belirli, net gözlemler açığa çıkıyor. Irk-sınıf ayrımcılığına karşı mücadele feminist mücadele ile keşisebilse bile bu, ayrımcılığa uğrayan kadınların yaşadıkları dolayısıyla sınırlı kaldı kimi zaman tarihte. Bu da kadınların birbirlerinden farklılıklarının bir tür iktidar sorunu olarak algılanabilmesini zorlaştırdı. Dolayısıyla farklı sınıfların kadınlıkları sanki basitçe yan yana durabilen ve iktidar bağlarından bağımsız farklılıklar gibi kavramsallaştırıldı. Daha basitçe söylemek gerekirse, kadınlar arasındaki sınıf farklılıklarını ataerki bizzat kullanmayı çok iyi bildi. Feminist mücadelenin tarihine bakacak olursak birtakım uzlaşamamalar ile maalesef yer yer karşılaşıyoruz. Bu, siyahi kadınların kadın mücadelesi ortaklığında daha çok zorluk çekmesinden tutun da alt sınıftan maddi açıdan kötü durumda olan kadınların cinsiyet ayrımı açısından daha fazla ezilmesine dek varıyor.

Dergiler ve kitaplar önceki çağlarda bir "hanımefendi" stereotipini oluşturup bunu sergilemeye başladılar. Bu yüzden de beyaz üst sınıf kadınlığı hem erkekler için hem de bizzat kadınlar için bir ideal olarak tanımlamaya başlandı. Bu ideal aynı zamanda en pasif ve en bağımlısı idi. Hanımefendilik stereotipi çağlar boyunca en saygını olarak stilarize edildi. Bu stilarize edilme durumu günümüzde bile devam ediyor aslında. Dizilerde yıllardan beri rastladığımız tablo aşağı yukarı şudur: Saygın, üst sınıf pasif ve bağımlı bir hanımefendi imgesi, bunun yanı sıra bir de kapıcı, hizmetçi vb. gibi toplumda daha alt sınıf kabul edilen meslekleri icra eden kadın imgesi. Alt sınıftan kabul edilen kadının kişilik özellikleri genelde seyirciye daha asabi, kaba yansıtılır, genelde eşi ile ilişkisinde baskın olan taraf olur. Fakat seyirciye aynı zamanda hanımefendi tipi doğru olarak empoze edildiğinden alt sınıftaki kadın insanların zihninde, sinir bozucu, hadsiz olarak algılattırılır. Böylelikle o kadın, eşini onu ayrımcılığa uğratmasına karşı çıksa bile hem bu kaba saba bir şey olarak empoze edilerek hem de sadece "hadsiz" damgası verilen kadın bunu yaptığından diğer kadın streotipi çok daha kolay bir şekilde yüceltilir. Bir yandan da işçi sınıfından kadınlar kuşaklar boyunca güçlü ve kaba saba olarak tanımlanmışlardır. Bu tanımlama ve algılama aynı zamanda "kadınlık" tanımının dışına taşmışlığı da temsil etmektedir. Adeta bu kadınlar, kadınlık olgusuna göre daha az kadındırlar. İdeal kadın az önce de bahsettiğimiz gibi hanımefendi tiplemesinde, narin kırılgan olmalıdır... Bu bağlamda işçi sınıfından gelen bir kadın, karşılaştığı ve ona dayatılan bir "hayvansılık" ile yüzleşmek zorunda kalır. Bu yüzden de onlar kültürün eşiğinde, doğaya yakın olarak damgalanırlar. Hastalık ve enfeksiyonların kaynağı olarak görülürler. Bora'nın çalışma içine dahil ettiği, yapmış olduğu ücretli ev işçisi ve işveren görüşmelerinde de sıklıkla karşılaşılan bir tablodur bu. Eve temizliğe gelen kadın pis olarak tanımlandığından ev sahibi ona özellikle geçici eşyalar kullandırır mesela, plastik çatal kaşık vb. gibi şeylere varıncaya dek. Olaya bu açıdan baktığımızda işçi sınıfından gelen bir kadının karşılaştığı kadınlık ile üst sınıftan bir kadının karşılaştığı kadınlık birbirlerinden son derece farklı olacaktır aslında. İşçi sınıfı kadınları beden ile özdeşleştirildiğinden dolayı doğa ile kültür arasındaki çizgide bulunan işler onlara atfedilir, yiyecek artıklarını, pislikleri temizlemek gibi. Bu yüzden de kadınlık onlar için çok farklı düzeylerde tanımlanır hale gelmiştir. Böylelikle işçi sınıfından kadınların bedenleri ile kadınlıkları arasında bir ayrım açığa çıkmaya başlar. Sanki bedenleri ve kadınlıkları iki ayrı şey haline gelmeye başlar.

İşçi sınıfındaki kadınların dışlanması onların saygın olmayışları ile meşrulaştırılır. Görüşmelerde işverenlerin bazıları kendilerinin evine temizliğe gelen kadınların sınıfsal durumu hakkında, kendilerini geliştirip doğru düzgün bir iş yapmıyor olmaları ile ilgili yorumlar yapar. Bu da bu sonradan belirlenmiş meşruluğu gözler önüne serer. İşverenler ve ev işi işçileri arasındaki sınıfsal farklılık onların kadınlıklarının da farklı olmasına yol açtığından bu yüzden de farklı kadınlıklar en başta birbirini değersizleştirerek kurulmaya başlanır. Bu durum da ortak bir paydada birleşmeyi imkansızlaştırır. İlkokulda anne babamızın ne iş yaptığı sorulduğunda eğer anneniz "ev hanımı" ise bunu ifade etmenin nasıl güç olduğunu bilirsiniz.

"-Annen ne iş yapıyor peki?
-Ev hanımı.
-Çalışmıyor yani?...
-..."

Gözardı edilen kadın emeği her yerde karşımıza çıkıyor...

"Ev kadınlığı" kadınların sözde "doğal" eğilimleri ve özelliklerine bağlansa da tarihsel bir konumdur aslında. Kapitalist üretim ilişkileri ile ev ve iş yeri kavramının ayrılması, evin ekonominin dışında bir yer haline gelişi bu ayrışmayı hızlandırdı. Daha önceden bu ayrışma henüz yokken ev kadını kavramı henüz yoktu. Dolayısıyla ev kavramı dış dünyaya yönelik bir özelleştirme çabası içine girmiştir. Dış dünyadan bakılınca görünmez olarak kabul edilmiştir adeta. Aynı sebepten de aile içindeki eşitsizlik, istismar, baskı gibi sorunlar başkaları tarafından "özel" alanın sorunları olarak görmezden gelinmeye başlanır. Üst katta öldüresiye şiddete maruz kalan kadının çığlıklarını alt kattan duyan komşuların vermiş olduğu, "aman aile içi işlerine karışmayalım" tepkisini aklınıza getirin. Ev görünmez hale geldikçe gerek içinde yaşanan şiddet gerekse de emek de algılanamaz hale gelmiştir. Bu ev yaşamı 19. yüzyıldan itibaren normalleşmeye başladıkça kadınların "namusuna" da çok daha yoğun bir önem verilmeye başlanmıştır. Serbest piyasa ve bireycilik anlayışı, yerleşik toplumsal hiyerarşi düşüncesini zamanla yıktı. Bu gelişmelerden en bariz etkilenen orta sınıf oldu. Toplumun ahlaki değerlerinin koruyuculuğu böylelikle orta sınıf kadınlara düşmüş oldu. Bu yüzden de kadınlar daha ahlaklı, namuslu ve temiz görülmeye başlandı. Ataerkil otoriteyi zayıflatabilecek piyasa güçlerinden uzakta evlerde tutulmaları da sırf bu yüzden gerekliydi... Zamanla kadınların iffetini zayıflatan bir etken olarak piyasa faaliyetlerine duyulan korku ev içi kol emeği içeren her türlü şeyi kapsar hale geldi.

Birtakım feminist kuramcıların en büyük hatası kadınların ev içinde harcadıkları görünmeyen emeği görünür kılmaya çalışırlarken kadınlarla erkeklerin farkından çok daha az kadınların kendi aralarındaki ayrıştırıcı farka dikkat etmiş olmalarıydı. Bu bağlamda çalışmanın esas konusu olan ücretli ev emeği hem sınıf hem de cinsiyete dayalı geleneksel iş bölümünü tekrardan oluşturur. Orta sınıf kadınlara da ev işlerinden kaçarak ev içinde cinsiyete bağlı geleneksel ve eşitsiz iş ayrımını görmezden gelmelerine yol açar. Adeta işverenler ev işlerini "devrederek" erkeklerle daha eşit bir düzeye gelmek için daha çok avantaj elde ettiklerini zannederler. Bu gibi ayrımcılığı devretme şeklinde bir eşitliğe koşmanın trajikomikliğinin yanı sıra erkeklerle eşit hale gelmenin yalnızca ev işlerini yapmıyor olmak (başkalarının yapmasını önemsememek) sanılması patriarkanın daha da güçlenmesine yol açtı, açıyor maalesef. Çalışma kapsamında görüşülen kadınların çoğunun kocasının işsiz olup bu durumu geçici olarak görmeleri dikkate değer bir ayrıntı idi. Kadının evi geçindiriyor olması, bu yıllarca sürüyor olsa bile norm dışı olarak görüldüğünden geçici bir durum olarak algılanıyor. Bu bağlamda baktığımızda kadınlık ve erkekliğe atfedilen normlar dışına çıkıldığında bu dışarı çıkış kadın tarafından gerçekleştirilse bile ortaya bir uyumlulaştırma çabası çıkabiliyor. Çalışmada bazı ücretli ev işçileri normlara göre erkeğin yerine getirmesi gereken rolü yerine getirdiklerinde bunu çeşitli şekillerde adeta telafi etmeye çalışıyorlardı. Gerek kendi kazançlarını küçümseyerek, gerekse de bu emek ürününün değerini sadece bir harçlık olarak nitelendirerek.

"Biz de eve harçlık çıkarıyoruz işte birkaç parça."

Böyle olunca da bu roller normal şartlarda değişme yoluna gidecekken bu gibi bir uyumlulaştırma çabası içerisinde bulunuluyor. İşte tam da bu yüzden geçim sağlıyor olmanın kendisi geleneksel eşitsiz evlilik ilişkisinde kadınlar açısından erkeklerin aksine asla bir güce dönüşmez.

İşverenlerin kimi davranışları onların kaptırmak istemedikleri iktidarlık anlayışını da yansıtır nitelikte. İşverenin ücretli ev işçisinin evin yemeğini yapmasına izin vermemesi, onu kendi yapması, "evin yemeğini evin kendi kadının yapması" gerektiği yönündeki düşünceyi içeren bir iktidar kurma çabasıdır. Yemeğe iktidari bir anlam yüklenir. Çünkü yemek geleneksel eşitsiz evlilik ilişkisinde yoğun bir yere sahiptir. Bunun yanı sıra bu iktidar sağlama amacının kendisi de zaten ataerkil çabaların bizzat kendisini taşır. O evin hanımı işverendir ve bu hanımlığı onun kült işlerini de devrederek harcatmak istemez. Ücretli ev işçisi ve işveren arasındaki sınırların bulanıklaşması da böylelikle başlar ve bu bir gerilim yaratır. Bu yüzden de bu sınırlar tekrar belirginleştirilmeye çalışılır. İki sınıfın aralarındaki fark bu bireyler tarafından zaman zaman sınıfsal fark olarak da görülmez. Ücretli ev işçisi olan kadınlar bu faaliyeti "çalışma" olarak değil, "ev işine gitmek" olarak tanımlarlar. Bu sınıfsal farklı gözetmemeleri de ev işinin kendine özgü karakterinden kaynaklanır. Bunun bir nedeni de evin, kadınların ve bakım işlerinin ekonomi ve siyasetin; resmiyetin dışındaki gerçeklikler olarak algılanmasındandır. Yani hem ev içinde yapılan emeğin görünmez hale gelmesi olağan bir şey haline gelmiştir hem de evin az önce bahsettiğimiz gibi görünmez kalarak algılanmasından dolayı ev içinde dış dünya için gerçekten emek olarak nitelendirilebilecek şeyler olduysa da bu yine ev içinde kısılıp kalmaktadır.

İki sınıf da birbirlerinin farklılıklarına göre denetleme yaparak kendilerini güçlendirme çabası içindedir. Sınıfsal sermaye açısından iki taraf da karşı tarafta göremediği şeyi kendi sınıfsal normlarına göre değerlendirip kendini karşısındakinden üstün tutmayı amaçlar. Mesela görüşmelerde ücretli ev işçilerinin bazıları işverenleri "kadın" olarak görmeyişleri buna güzel bir örnektir. Onlara göre işverenler evine özen göstermiyor ya da kendine evine gösterisinden daha fazla özen gösteriyorsa bu onların "daha az kadın" olmaları için geçerli bir sebeptir. İşverenlerin bazılarının da ücretli ev işçisi olan kadınları cahil, köylü olmalarını bahane edip onları alt sınıfa itmeleri dışlamaları da yine buna bir örnektir. Ama güç ille de başkaları üzerinde onları inciterek kendini ortaya koymaz, zaman zaman yardım ederek de ortaya konur bu güç. Yine buna örnek olarak kimi işverenlerin ücretli ev işçisi kadınlara geçimleri kolaylaşsın diye ek para vermeleri ya da "ablalık" anlamında yardımcı olmaları verilebilir. Bu şekilde pek bir zahmete girmeye gerek kalmadan yardımsever hissetmenin keyfini tadar burjuva kadınları. Hayatında ya da stabil programında bir değişiklik yapmadan, mahallesinden çıkmadan diğerkam ve iyi yürekli hisseder. Yine başka bir örnek bu sınıfsal ilişkide eşitsizliği yeniden üreten başka bir boyut olarak, ücretli ev işçisi olan kadınların dertlerini ve sıkıntılarını işverenler dinlerken, işverenlerin "benim sorunlarım onları aşar" diyerekten düşünüp sorunlarını onlara açmamaları da gayet yerinde bir örnektir. Bu örneklerden bariz bir şekilde görülen şey cinsiyet rejimi yalnızca kadınlarla erkekleri değil, kadınları da farklılaşma içerisine sokuyor. Böylelikle kadınların kendi arasındaki iktidar stratejileri erkek egemenliğin sürmesine dolaylı da olsa katkıda bulunuyor. Bu istihdam ilişkisi yalnızca kadınlar arasındaki eşitsizliğin devam ettirilmesini değil, kadınlar arası sınıfsal farkın olduğu kadar cinsiyet farkını da yeniden üretiyor. İki sınıfa ait kadınların birbirlerinin kadınlıklarını "yeterlilik" bağlamında daha az veya çok görmesiyle. Bu noktada da cinsiyet farkı dediğimiz gibi yalnızca kadın - erkek arasında değil kadınlar arasında da devam ediyor. Böylelikle de cinsiyetin biyolojik cinsiyete değil, toplumsal bağlama dayandığı da bir anlamda tekrardan vurgulanmış oluyor. Toplumsal cinsiyet işte bu açıdan da devreye giriyor.

Çalışmanın sonucu genel itibariyle kadınlar arasındaki ortaklığın bu sebeplerden dolayı "ortak bir ezilmişlik" olarak görülmediği ve bunun nedenleri ile son buluyor. Kadınların yalnızca kadın oldukları için ezildikleri doğruysa da bunun ortak bir ezilme olarak yorumlanması bu vadede neden mümkün görünmüyor, Aksu Bora bizlere bunun objektif bir tablosunu sunuyor. Bahsettiğimiz kadınların ortak bir zeminde, kadınlıkların ataerkil iktidar ilişkilerinden farklılaşmalarından dolayı buluşamamalarının araştırılması konusunda ülkemiz açısından en bariz, çarpıcı örneklerden biri de ücretli ev işçisi - işveren ilişkisi. Bu, üzerine ciddi bir şekilde yoğunlaşılması gereken bir konu. Hem ülkemiz için hem de dünya için.

Dünyada kadınlığın farklılaştırılması sorunu başka örneklerle de karşımıza sıkça çıkıyor maalesef. Yurt dışındaki kimi feminist gruplardaki TERF olayları bile buna örnek verilebilir. Transseksüel kadınların, cinsel kimliklerini "kadın" olarak görmeyen kimi feministler de bir başka boyutta farklılaşma oluşturup bu farklılaşma içinde mücadelenin ortak zeminini bölüyorlar. Ama bu, ekonomik sınıf kavramından daha farklı bir boyut elbette. Buna da ileride ilgili bir çalışmada elimden geldiğince değinmeye çalışacağım. Zaman ayırıp okuduysanız şimdiye dek teşekkür ederim.
406 syf.
·Puan vermedi
Rıhtım okurlarının karşısına çıkmak için bu kez kurgu dışı bir kitap seçtik. Biliyoruz ki bilimkurgu ve fantastik alanında okuduğumuz kitapların büyük bir kısmı erkek yazarlar tarafından kaleme alınmış. Ancak sayıca az da olsa kadın yazarların da yazdığı ve türün kilometre taşlarını oluşturan eserler de yer almakta. Bu, erkeklerin bütün bunlar için çok daha yetenekli olduğu anlamına mı gelir peki? Eskiden bu ihtimale dair güçlü inançlar beslense de artık bu konunun çok daha karmaşık ve derin olduğu biliyoruz.

Peki neden bu kurgu kitapların kadın yazarlarını anarken genelde onları nitelemek için kullandıklarımızdan biri oluyor feminist mefhumu? Fantastik, bilimkurgu, genel olarak kurgu alanının önemli eserlerini yaratmış olan Ursula K. Le Guin, Virginia Woolf, Charlotte Brontë, Octavia E. Butler, Margaret Atwood, Mary Shelley, James Tiptree Jr. ve Doris Lessing gibi yazarların hem bu camiada kendilerine yer edinmek için ne gibi zorluklarla karşılaştıklarına hem de yarattıkları dünyalarda yeniden kurguladıkları cinsiyet ilişkilerinde neye dayandıklarını daha iyi anlayabilmek ve onları belki de daha iyi okuyabilmek için kulak vermemiz gereken hareketlerden biri kuşkusuz ki feminizm hareketi.

Seray Soysal

İncelemenin tamamı: https://kayiprihtim.com/...nist-teori-inceleme/
208 syf.
·7 günde·Beğendi·7/10
“İktidarın asıl gücü adlandırmaktır..Adlandırma,çeşitli biçimlerde yapılır:Bazen bu adın taşıdığı gururu anlatarak,bazen adından dolayı cezalandırarak.Genellikle ikisi birden.”
Aksu Bora’nın çeşitli dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor ‘Feminizm Kendi Arasında’.
Kişisel olanın politik alana da girdiğini,feminizmin gelişimini,ülkemizdeki algıyı vurucu örneklerle de açıklıyor.Kullanılan dil açısından da konu ile fazla okuma yapmamış biri için dahi bilgilendirici olduğunu düşünüyorum.
224 syf.
·16 günde·Beğendi·7/10
Kitap, yazarın 1975 ile 1995 yılları arasında yazmış olduğu denemelerden seçilmiş olanlanları içeriyor. Ortadoğu ve Türkiye’de kadın ve toplumsal cinsiyet üzerine araştırmalar yapan yazar oldukça zengin içeriğe sahip denemeler yazmış. Bununla birlikte İngilizceden çeviri olan bu kitabın dili benim için oldukça yorucuydu. Çeviri için uzun ve birleşik cümlelerin tercih edilmiş olması, verim almamı engelledi diyebilirim. Okuyacaklara sakin ortamlarda dikkatle okumayı öneririm. İyi okumalar.
371 syf.
·8/10
Kitap Türkiye’de bir köy üzerine antropolojik bir çalışma yapıyor. Kitabı ve içerisindeki alıntıları okuyunca bugün bile sosyal bilimler alanında Batı’dan ne kadar geride olduğumuzu anlıyoruz. Kitapta genel itibariyle kadın ve erkeklere toplum nazarında yüklenen toplumsal cinsiyet kuralları irdelenmekte. Alana ilgisi olan kişilere tavsiye ederim..
208 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Feminizmin erkek düşmanlığı olduğu konusundaki ön kabulleri sorgulamadan kabul edenlere söyleyecek sözüm yok. Benim bu kitabı tavsiye edeceğim insanlar, kadınların nasıl ezildiğine, erkek egemen toplumda nasıl sindirildiğine kafa yoranlar olacaktır. Pek çok konuya değinen Aksu Bora, zaman zaman akademik fakat çoğu zaman somut sorunlar üzerinden yaptığı tartışmalarla, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan metinlerini topladığı bu kitabıyla bizlere Türkiye'de feminizmin ne durumda olduğuna ilişkin önemli bulgular sunuyor. Kadın hakları, özgürlük, eşitlik gibi kavramların irdelendiği kitap, ufuk açıcı olması sebebiyle beni, şimdiye kadar düşünsem de cevabını kendi kendime bulamadığım sorular hakkında aydınlattı. Diyeceğim o ki kadın erkek herkes, toplumsal cinsiyet üzerine düşünen herkes bu kitabı okumalı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aksu Bora
Unvan:
Eğitimci,Editör, Yazar
Doğum:
Van, 1963
1963 Van doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra antropoloji doktoru ve doçenti oldu. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir. Amargi dergisi ve Ayizi Yayınevi’nin editörlüğünü yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 18 okur beğendi.
  • 261 okur okudu.
  • 25 okur okuyor.
  • 452 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.