Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer

8.0/10
1.002 Kişi
·
3.007
Okunma
·
733
Beğeni
·
19.081
Gösterim
Adı:
Arthur Schopenhauer
Unvan:
Alman Filozof, Yazar ve Eğitmendir
Doğum:
Danzig, 22 Şubat 1788
Ölüm:
Frankfurt, 21 Eylül 1860
Arthur Schopenhauer (d. 22 Şubat 1788, Danzig - 21 Eylül 1860, Frankfurt), Alman filozof, yazar ve eğitmendir. Aynı zamanda Immanuel Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisiydi. Schopenhauer, Alman felsefe dünyasındaki ilklerdendir ve dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkatleri çekmiştir.Ayrıca Schopenhauer, Nietzsche'nin ilk akıl hocasıdır.
En değersiz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.
"Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir."
(Seneca. Ep., 82)
Arthur Schopenhauer
Sayfa 31 - İş Bankası Kültür Yayınları, 227 sayfa
İlk karşına çıkanla tartışma; yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu düşündüğün ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış; otoritenin dikte ettiklerine göre değil, nedenlere, gerekçelere dayanarak tartışmayı bilenlerle; sunulan nedenleri dinleyip dikkate alanlarla; ve nihayet, gerçeğe değer veren, karşı tarafın ağzından bile olsa iyi nedenleri memnuniyetle dinleyen ve doğruyu karşı taraf söylediğinde, yani kendisi haksız olduğunda da bunu hazmedebilecek kadar adalet duygusuna sahip olanlarla tartış. Demek ki yüz kişi içinde tartışmaya layık bir kişi bile zor çıkar. Geri kalanı ise bırakın ne isterlerse onu konuşsunlar, çünkü desipere est juris gentium [budalalık insan hakkıdır ]; (Aristoteles)
Arthur Schopenhauer
Sayfa 75 - Sel Yayıncılık, 1.Basım 2012, İstanbul
birisi bizim için çok değerliyse, bunu ondan bir suçmuş gibi gizlemeliyiz. bu elbette pek sevindirici değildir ama doğrudur. bırakın insanları, köpekler bile büyük dostluklara katlanamazlar.
Hepimizin felsefeye az buçuk kenarından köşesinden dokunmuşluğu vardır. Üniversite zamanı felsefe; coolluğun, aykırılığın belirtisi olarak görülür. Lise zamanı ise zorunlu dersler sebebiyle- ne kadar anlayacaksak- felsefenin figüranları aykırılıkları ile hepimizin ilgi odağı olmuştur. Hatta bu etkiden dolayı çoğumuz felsefe hocalarımızı da aykırı adamlar olarak tasavvur etmişizdir. Gerçi çoğu öyledir her ne kadar biz kendilerini yeterince tanımasakta..

Benim de herkes gibi temasım vardır. Felsefecileri de az çok bilirim. Öncelikle İmmanuel Kant. Lise hocamız Kant’a hayrandı, ağzından düşürmezdi. Oradan bilirim. Nietzsche , Sartre ve Camus’u ise populeritelerinden. Bir dönem felsefe ile de ilgilenmiştim, daha doğrusu ilgilenmeye çalışıp Platon’un Devlet’inden üç kitap okuyunca pes etmiştim. O dönemden de ilk dönem filozoflarını bilirim. Haklarında tek kelime bilmediğim filozoflarda vardır.

Bunlardan birisi de daha bir ay önceye kadar Schopenhaur’du. Ta ki https://dusunbil.com/...rir-zihni-felc-eder/ makalesini görene kadar. Bilmemenin, duymamanın cezasını da ağır ödedim diyebilirim. Adam beni eline bir aldı, yer misin yemez misin, okuduğumdan beri sopalıyor. Hayatımda ben böyle dayak yemedim. Tüm tabularımı sarstı. Bu dayak iyi de oldu. Biraz kendime çeki düzen verdim, vermeye çalışıyorum.

Öyle sarsıldım ki anlatamam. Hala da tam bir çıkışı yolu bulabilmiştim değilim. Mesele okuma meselesi. Ben bulduğum tüm boş zamanlarda okurum. Heralde bana 1 hafta kitap okumayı yasaklasalar kafayı yerim, boşluktan.

Peki niçin okuyorum? Bunun cevabı yok. Keyif almak için mi, hayır. İnsan tüm zamanını keyif almak için harcamaz. Yazmak için mi, kendim öyle desem de düşününce hayır. Yazmak için neredeyse hiçbir çabam yok. Yazmak isteyen insanın; okumak kadar yazmaya da vakit ayırması icap eder. Ayrıca yazmak isteyen insanın da sistematik olarak okuması icap eder. Bir dönem bu sistematiği tuttursam da bunu sürekli hale getiremiyorum. Bir öyle bir böyle olmuyor.

Diyebilirsiniz ki kitaplar hayattan bir kaçıştır illa sebebi olması gerekmez. O halde şunun cevabını da vermemiz icap eder, kitaplar için yaşanan bir hayat hayat mıdır? Bana kalırsa hiç kitap okumamak ne kadar kötüyse sadece kitaplar için harcanan hayatta bir o kadar kötüdür. Kitap hayatımızın tamamı değil bir parçası olmalıdır. Kitap tüketmemeli kitap okumalıyız. Okuduğumuz kitaplardan da gerekli donanımı sağlayıp bunu hayatlarımıza yansıtmalıyız. Bir an kendimi okul hocası gibi hissettim. Neyse kitaba geçelim :)

Kitapta sizi ilk karşılayan çevirmenin makalesi, şu felsefe kitaplarında en kızdığım mevzuu. Vallahi kendimi keriz gibi hissediyorum onları gördükçe. Yahu 150 sayfa kitap alıyorsun, filozofun yazıları 50. Sayfada başlıyor. Buradaki metine de aynı derece de gıcık oldum. Çok da karışık yazmış. Filozofu anlamak daha kolaydı vallahi.

İkinci kısımda ise beni, https://www.cafrande.org/...intisi-schopenhauer/ makalesi karşıladı ki kitabın en sevdiğim kısmı oldu. Yukarıda bahsettiğim sorunlarım karşısında yalnız olmadığımı anlayıp bir vicdan rahatlaması yaşadım. Tavsiye ederim çok güzel konulara değinmiş.

Üçüncü kısımda yer alan okumak konusunun özünü filozof ile tanıştığım kısımda verdim :)

Dördüncü kısımda yer alan yazmak ve üslup konusu da benim için çok keyifliydi, her ne kadar bazı kısımlarda anlaşamasakta. Özellikle üslup konusu çok iyiydi. Ayrıca Alman dilinde verilen yapıtların neden başarılı olduğunun ve daha önceden sitede yazmaya ilişkin sormuş olduğum iki sorunun cevabını filozofun ağzından aldım.

Son kısımda yer alan düşünmek konusu ise hiç anlaşamadığımız konu oldu. Kitabı okuyan arkadaşlarla bu konuya ayrıca tartışabiliriz.

Kitap genel olarak iyiydi. Ufkunu genişletmek isteyenlere tavsiye ederim. Ancak şunu da belirteyim ki biraz ağır tabirler ile– ahmak, bön vs- karşılaşacaksınız. Zira filozofun eli baya sopalı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
İncelemeye başlarken öncelikle bu kitabı okumaması gerekenleri sıralıyorum:

1) Acıyı sevmeyenler
2) Hayatı ciddiye almayanlar, vurdumduymaz olup hiçbir şeyi umursamayanlar, rahatlığına düşkün olanlar.
3) Hayatı toz pembe sananlar, çekinilen resimler gibi yaşadığını sananlar
4) Ön yargılı olanlar( özellikle yazara)
5)"Felsefe ne ki?" diyenler.

Okumasınlar denmez elbet. Mümkün olsa ve okusalar. Ancak okuduklarında yarım bırakma yahut bitirseler bile kitabı yerme gibi davranışlar ortaya çıkabilir. Buna karşı olarak korunmalı bu kitap.

Onun dışında mümkünse herkes okusun bu kitabı ve tanışmadıysanız hala Arthur Schopenhauer ile tanışın artık!

Beni en çok etkileyen ve durmama sebep olan alıntıyı buraya da ekleyerek başlıyorum:
" Bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman gölge düşürür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman yetersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri dönülemezdir."( Say Yay. Syf:10)

Gelecek belirsiz ise onunla ilgili doğru bir tespit mümkün değildir. Gelecek de şimdi olacak bir zaman sonra, karanlık...
Geçmişe ise sürekli özlem vardır ve dönüş yok. Geçmiş de bir zamanlar şimdiydi yine karanlık...

Büyük bir karamsarlık var gibi gözüküyor değil mi? Aslında çok doğru. Rahatlatıcı şekline bakın: Bir şey beklemeyip kabullenme söz konusu olursa ve bununla yaşanmak öğrenilirse huzur gelsin...

Gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren ölmek için yaşıyoruz. Sayıların anlamı yok... Her şeyin sonu aynı. Bu hayata neler sığdırmış olduğumuz önemsiz. Mutluluk ve acı ne fark eder ki?

Sürekli mutluluk isteyen bizler, elde ettiklerimizden ne zaman tatmin olabildik ki? Asla tatmin olamayıp hep kovalamaya devam edeceğiz. Ne gerek var diyorum o zaman. Sonsuz mutluluk asla mümkün olmaz.

Zengin olduğumuzu hayal edelim. Kocaman evde bir sürü hizmetçi, istediğini al , istediğini ye... Sağlıklısın da hiçbir sıkıntı yok sanıyorsun değil mi?Aslında var. Bu monotonluk ile en büyük sıkıntı: Can sıkıntısı...
Öyleyse varla sıkılmak yerine yok ile acı çekmek daha mantıklı geliyor.
Acı çekmeden, ıstırap olmadan yaşamak koca bir can sıkıntısı.
Acı sadece yendiğinde yakmıyor biliyorsunuz. İnsanın ruhunu da kavuruyor. Ancak çiğ yemek yenmediği gibi yanık yemek de yenmez. Teraziye çevrilmeli yaşam. Denge ile ancak sürdürülebilir hayat...

Seni çok sevdim Arthur Schopenhauer görüşmek üzere...
Öncelikle şunu söylemek isterim ki; Arthur Schopenhauer, nam-ı diğer Arthur amcacım büyük adamdır. Bana göre, yaşamış ve düşüncelerini olağanüstü bir şekilde açıklayabilmiş en nadide insanlardan biridir. Dolayısıyla, burada ifade edebileceğim her anlayış, her açıklama, her düşünce vs. kısacası kullanabileceğim hiçbir kelime, onu anlatma konusunda yeterli olduğunu zannetmiyorum. Bunu böylece belirtmemin sebebi: İncelememin geri kalanına ona göre yargı ve anlayış istememden kaynaklıdır. Hazırsam başlıyorum.

Kitap hakkında söyleyebileceğim ilk şey, yeni dünyanın keşfi olurdu. Arthur amca, bu kitapta dünyayı bir matruşka bebeği gibi açıp açıp önümüze koymuş. Ama kitabı ve onu eşsiz kılan bu değil tabii ki. Mevzu şu; şimdi, tüm bebekler iç içe duruyorken en büyüğü ve kabası dışarıda durur. Sonra onu açarsınız ve biraz küçülmüş hâlini bulursunuz. Sonra onu da açarsınız ve ondan da küçüğünü bulursunuz. Bu şekilde son bebeğe kadar gidersiniz. Ancak, Arthur amca ne yapmış biliyor musunuz? O, ilk baştaki bebeği, en ince ayrıntısına kadar incelemiş. Malzemesini, gözlerini, sertliğini, rengini, durgunluğunu vs. her şeyini çözümleyene kadar oturmuş incelemiş. Sonra onun içinden diğer bebeği çıkarmış ve aynı çözümleme sürecini onda da gerçekleştirmiş. Hani, bizim sadece küçük boyu diyip geçeceğimiz bebeği, ilkinde olduğu gibi en ince ayrıntısına kadar incelemiş. Tüm bebekler bu sürece maruz kalmış. Hepsi bitince ne mi olmuş? Bu sefer hepsini yan yana koyup bir bütün içinde incelemiş. Önce her bebeğin, diğerleriyle olan benzerliklerini ve farklılıklarını ele almış. Sonra büyük veya küçük fark etmeksizin, birbirilerine olan etkisini ele almış. En sonda da, hepsinin bir arada iken birbirlerinin nasıl etkilediğini ve ne olduklarını ele almış. Zirvede de bırakmış.

Kitabın içeriği hakkında da bir şeyler söyleyeyim. Çok fazla alıntı paylaştığım için-kendimi durduramadım- takip eden olmuşsa eğer, kitabın içerdikleri hakkında öyle veya böyle bir fikri olmuştur. Kitap dört ana bölümden(Arthur amca, bölümleri zamanında kitap kitap yazmış, ama şimdi ise tek kitapta toplanmış) oluşuyor. Üç tane de ''Ek" adı altında bölümler var. Bunlar:

Birinci Kitap: Tasarım Olarak Dünya
Birinci Yön: Yeter-sebep ilkesine bağlı tasarım: Deney ile bilimin nesnesi
Birinci Kitaba Ek: İdealizmin Bakış Açısı

İkinci Kitap: İsteme Olarak Dünya
Birinci Yön: İstemenin nesneleşmesi
İkinci Kitaba Ek: Kendini Bilmede İstemenin Önceliği Üzerine

Üçüncü Kitap: Tasarım Olarak Dünya
İkinci Yön: Yeter-sebep ilişkisinden bağımsız bir tasarım: Platoncu İdea: Sanatın nesnesi (Favori bölümüm.)

Dördüncü Kitap: İsteme Olarak Dünya
İkinci Yön: Kendini bilmeye ulaşıldığında yaşama isteğinin onaylanması ile yadsınması
Dördüncü Kitaba Ek: Eşeysel Sevinin Metafiziği Üzerine

Şimdi, her kitap ve yön için kitapta geçen bir söz yazacağım ve kendi anladıklarımdan ufak bir özet sunacağım.

Birinci Kitaptan Birinci Yön
"Her şeyi bilen, hiç kimse tarafından bilinmeyen, öznedir. Buna göre de, o, dünyanın taşıyıcısıdır, bütün görüngülerin,    bütün nesnelerin koşuludur (açıkçası, geneldir, varlığı her zaman önceden kabul edilir). Çünkü varolan ne varsa, özne için vardır. Bilginin nesnesi olmadığı sürece, bildiği sürece herkes kendini bu özne olarak bulur."
Ben, her şeyim. Aynı zamanda, her şey de ben. Dünya, güneş, kuşlar, bitkiler, su, kitaplar, hatta Arthur amcanın kendisi bile benim. Çünkü, her şey kafamın içinde olup bitiyor. Başka hiçbir yerde değil.

Birinci Kitabın Eki
"Öznel ile nesnel bölünmemiş bir bütün oluşturmaz. Bizim doğrudan bilincinde olduklarımız, derimizle ya da serebral sistemden çıkan sinirlerin uçlarıyla sınırlıdır. Bunun ötesindeki dünya konusunda, kafamızdaki resimler aracılığı ile elde edilen bilgi dışında bilgimiz yoktur, Şimdi sorun, bizden bağımsız olan bu dünyanın kafamızdaki bu resimle örtüşüp örtüşmediği, örtüşüyorsa ne ölçüde örtüştüğüdür. Bu ikisi, birbirine, ancak nedensellik yasası aracılığı ile bağlanabilir. Çünkü ancak bu yasa verilenden çıkarak verilenden bambaşka bir şeye götürür."
Benim her şeyim, bu bedenin sahip oldukları ile sınırlıdır. Tüm algım, duyumsamam, anlayışım, gözlemlerim vs. bedenimin bana sunduğu imkânlardan öteye gidemem. Aralarında da en öznel olanı ise anlayışım. Anlayışımla oluşturduğum bu dünya ile anlayışımdan yoksun olan dünya arasında ne kadar fark var acaba?

İkinci Kitap Birinci Yön
"Gerçekte, araştırmacının kendisi, salt bilen bir özneden başka bir şey olmasaydı, kendini bize ancak tasarım olarak sunan bu dünyaya ilişkin aradığımız anlam hiçbir zaman bulunamazdı."
Beynim bir ince bağırsak gibi algıma giren her şeyi sindiriyor. Sonra yararlı ve özümde olanları alıyor. Diğerlerini yolluyor. Ama bunu nasıl yapabiliyor? Kendindekini ve dışındakileri bilerek. İpin bir ucunu tutup çekerek, diğer ucunu da görmek istiyorum.

İkinci Kitap Eki
"İsteme ile anlağın doğaları arasındaki temel fark özünde istemenin yalın, özgün olması, tersine anlağın karmaşık, ikincil nitelikte olmasıdır. Onların içimizdeki tuhaf etkileşimini gözlemlediğimizde, bu daha da açıklık kazanır."
Şimdi, burada ikiye ayrılıyorum.
1-) Beni oluşturan istemenin, benim öznelliğimden uzak olmasını. Çünkü, düşüncelerimle devrede olmasam bile, o basit bir şekilde beni var etmeye devam edecektir.
2-) Varolmaya devam ettikçe, her an ve her şey tarafından saldırıya uğruyorum. Çünkü, her şey, bende oluştu. Bunların en inceden en kalına, en basitinden en karmaşığına hepsi kafamın içinde duruyor.

Üçüncü Kitap İkinci Yön
"Ben nesnesiz, tasarımsız, bilen bir özne değil, kör bir isteme olurum. Tıpkı böyle, bilen özne olarak ben olmadan bilinen şey de nesne değildir, olsa olsa istemedir, kör tutkudur. Bu isteme, kendinde, açıkçası tasarımın dışında, benimkiyle birdir, aynıdır. Biz, bilinen ile bilen bireyler olarak, yalnızca tasarım olarak dünyada seçik oluruz. Bu dünyanın kalıbı, her zaman en azından özne -nesne kalıbıdır. Tasarım olarak dünya, bilgi askıya alınır alınmaz, geriye salt istemeden, kör dürtüden başka bir şey kalmaz. İstemenin nesne olması, tasarım olması, ilkin nesne ile özneyi gerektirir. Ama istemenin upuygun, saf, tam nesne olması, yeter sebep ilkesinin kalıplarından bağımsız Platoncu idea olarak nesne ile bireysellikten, istemeye bağlılıktan kurulmuş bilginin saf öznesi olarak özneyi gerektirir."
Ahmet, kutunun dışında düşün! Kutu, benim içimde. Ben de, kutunun içindeyim. Kutunun dışına çık, Ahmet! Kutu yok!

Dördüncü Kitabın İkinci Yönü
"Yaşam ile ölüm benzer biçimde yaşama aittir, birbirinin karşılıklı koşulu olarak denge kurarlar. Dilersek şöyle de diyebiliriz. Onlar tüm görüngüsel yaşamın kutupları olarak bir denge oluştururlar."
Denge... Sadece deliler dengeyi bozar. Dengede kal! Ahmet, kafanda kurduğun bu dünyanın kapladığı yer ile kafanda olmayan dünyanın kapladığı yer aynı. Hatta, kafanın varolması doğal olarak yokluğunu besliyor. Çünkü, sen varolarak yok olansın. Yoklukta olduğun için varsın. Şimdi, gerçekten var mısın?

Dördüncü Kitaba Ek
"Bu konunun, açıkçası eşeysel sevinin ne gerçekliğinden ne de öneminden kuşkulanılabilir. Bu nedenle, bütün yazarların sürekli izleği olan bu konuyu bir kez olsun bir filozofun da ele almasına şaşmamalı. Buna şaşmak yerine, daha çok genelde insan yaşamında böyle önemli bir rol oynayan bir konunun bütün filozoflarca şimdiye dek bunca az göz önüne alınmış olmasına, konunun bize işlenmemiş madde olarak kalmasına şaşmalı."
Açıkçası, bu konu hakkında sadece dört sayfa vardı. Ve bu konu hakkında düşünmeme eğilimim çok yüksek. Pas geçiyorum.

Evet, zurnanın zırt dediği yere geldik, yani incelemenin son bölümüne. Bu kitabın içeriği, Arthur amcanın anlatışı ve kendimi benzetme ile anlatmayı deneyeceğim. Arthur amca bir kâşif. Ben ise onu keşfinden geldiğinde, limanda karşılayacak yeğeniyim. Keşfettikleri kısacık yaşamı, kısıtlı olan görüş alanı-coğrafik olarak-, hep aynı yüzler ve günlük konuları vs. tekdüzeliğin içine hapsolmuş biriyim. Görülebilecek her yere, benden önce gitmişler. Duyulabilecek her ses, benden önce duyulmuş. Kısaca keşfedilebilecek her yer, benden önce keşfedilmiş. Ama Arthur amca, öyle bir yere gitmiş ki daha önce kimseler ayak basmamış. Kimseler orayı görmemiş. Kimse orada nasıl sesler olduğunu duymamış. Orada her şey saf hâliyle duruyormuş. Ve en güzel yanı da neydi biliyor musunuz? Arthur amca, buraya benim de gidebileceğimi söyledi. Çünkü, oralar benimdi. Evet, hiç görmediğim, duymadığım, hatta hiç gitmediğim o yer benimdi. Sadece benim. Tabii, Arthur amca bunun kolay olmayacağını da söyledi. "Bunun için neler yapacağını biliyor musun?" diye sordu. Bilmiyordum. Öğrenmek istedim. Bu kitabı elime aldım. Arthur amca tıpkı usta bir satranç oyuncusunun, hiç bilmeyen bir çocuğa satrancı öğretmesi gibi yolu anlattı. Her taşın nasıl hareket ederek ilerlediğini; taşların birbirileriyle olan ilişkisini; taşın her hareketinde nasıl bir güç kazandığını ve zayıflık oluşturduğunu; herhangi bir taşın hareketinin, bütünde nasıl etki oluşturduğunu; izleyeceğim yolun nasıl son bulacağını da gösterdi. Bütün bunları, önüme serdi. Artık eylem sırası bendeydi. "Keşfedilmemiş ve keşfedilecek ne varsa, keşfetmeye ben geliyorum. Görüşürüz, Arthur amca." dedim ve hikâyemiz şimdilik bitti. Umarım, eylemlerim sonucunda keşfettiklerim olur ve gelip Arthur amcaya anlatabilirim.

İncelemem absürt ve temadan uzak olmuş olabilir. Anlayışınıza sığınıyorum. Umarım, Arthur amcanın okunmasına ve okunanlar ile düşünülüp ilerlenmesine vesile olabilirim. Buraya kadar okumuş herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Keşfedilecek yeni dünyalarda buluşmak dileğiyle esen ve Arthur amca ile kalın.
Arthur Schopenhauer etkinliğini düzenleyen Quidam 'a teşekkürler..

Müslüm Babadan Arthur Amcaya gelsin,

https://www.youtube.com/watch?v=l-KmnqbT3ZA

KADIN-ERKEK MESELESİ ÜZERİNE BİR TAKIM TESPİTLER KİTABI

İnsanlık tarihinin üzerine kurulu olduğu bu kadim mesele ile ilgili Arthur amca kendince yorumlar getirmiş ve bilmeceye yeni sorular katmıştır.

Özetle kadının ve erkeğin tabiatı üzerine kafa yormuş ve her şeyin aslında neslin devamı meselesinden ibaret olduğu sonucuna varmıştır, haksız da sayılmaz.
Kadınların aynı zamanda annelik misyonunu da hesaba katarak, erkekten nasıl farklılaştığını da incelemiş. Aşktır meşktir falandır filandır fazla da takılmayın diyor yani. Erkeğin kadına olan bağımlılığı ile kadının erkeğe olan bağlılığı arasındaki farklar hani.

Biraz da arabesk yaklaşmış mevzuya , iyi de etmiş. Nice filozoflar da açıklamaya çalışmış yüzyıllarca ne iştir bu işler diye.. Mesela Spinoza’dan bir örnek var kitapta,

“Aşk, bir dış sebebin tasavvuru eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpermesidir” demiş Spinoza. Benim bugüne kadar gördüğüm en güzel aşk tanımı sanırım bu, yani varsa tabi böyle bir duygu ki aslında var olup olmadığı da belli değil demeye getirmiş bence Spinoza.

İlk kafa yoran Arthur amca değil yani, son da olmayacak. Pek çok kişi gibi o da bu ilişki biçimini türün devamı, soyun ilerlemesi gibi temel bir nedene bağlamış. Bu sayede, bu çekim sayesinde nesiller devam etmiş diye açıklamış ve cinsel dürtülerle de bir güzel bağlamış.

Aslında şunu da söylüyor Arthur, keşke sevgiyle bağlansaydık da birbirimize, araya bunca dünya telaşını katmasaydık. Yüreğimizin sesini dinleseydik de gerçekten sevebilseydik birbirimizi. Fakat ne mümkün! İlle de uyumluluk peşine düşmeliydik ve boş vermeliydik duygulara..

Kimileri de bu kitaptan şunu çıkarıyor, Arthur amca kadınları doğurgan varlıklar ve cinsel obje olmaktan ibaret görerek kadını aşağılamıştır. Haklılar mı yoksa ? Arthur da istemez miydi kadınlarla sağlıklı seviyeli güzel ilişkiler kurmayı? Ama becerememiş işte adamcağız ne yapsın yani, bir tek onun derdi miydi bu ? Hayır. Belki çirkin bir adamdı, uyumsuzdu, çaresizdi belki de..

Suçu doğaya atmış biraz da. Normal bir adam olamamış hayatı boyunca neylesin.. Kadınların bu kadar gücün peşinden gitmelerini hem içine sindirememiş hem de kabullenmiş.

Kadınları yerden yere vuruyormuş gibi görünse de çoğu zaman , aslında içten içe onlara bir türlü ulaşamayışının yasını tutmuş ve deliye dönmüştür. Dünyaya eli yüzü düzgün sağlam bir çocuk getirmek uğruna iki yetişkinin neden kendilerini heder ettiklerini de çözmeye çalışmıştır.

Hayatı bu kadar ciddiye almak neden demiş ve bir yerden sonra da koyvermiştir. Kimseye kalmayan dünya bize mi kalacak demiştir de sözünü dinletebilmiş midir ?

Kimsenin çözemediği kadın bilmecesini çözmek Arthur amcaya mı kalmıştır? En azından yola çıkmıştır, galiptir bu yolda mağlup misali uğraşmıştır.

Pek anlatamadım sanırım, neyse okumak isteyen okusun bu kitabı, iyi okumalar..
"İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir. Özellikle zihinsel gücünün sınırları, yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir."

Öncelikle yukarıdaki cümleyi birkaç sefer okumanızı tavsiye ederim. Schopenhauer, karakter yapımızın mutluluğumuza doğrudan etki edeceğini düşünüyor. Bu yüzden bize verilen kişiliği yani hem fiziksel hem de zihinsel özelliklerimizi yararlı bir biçimde kullanarak mutlu olabilmemiz için, hayatın her alanında kendimize uygun olan çabalara girmemizi öğütlüyor. Aksi takdirde yaptıklarımız yeteneklerimize uygun olmazsa veya yeterli gelmezse mutlu olamayız.

"İnsanın mutluluğu üzerinde; ne olduğunun, neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok katkısı vardır."

Karakterimize uygun olarak kendimizi yetiştirip dolu dolu bir birey olduğumuzda, maddi anlamdaki varlıklarımızdan çok daha fazlasına sahip oluruz. "Cebin delikse, hiç olmazsa güzel zamanlara sahip olmalısın." diyen Nikos Kazancakis'in Zorba'sı, özgür ruhuyla, cesur karakterini bütünleştirip yaptığı işlerle zamanını güzelleştirerek mutlu olabilmiş ve gittiği her yere mutluluğu da götürmeyi başarmıştır.

Schopenhauer cehalet mutluluktur tanımına da değiniyor. Aslında böyle bir mutluluğu hiç kimsenin kıskanmayacağını da ekliyor. "Çünkü böylesi, tamamen dışa bağımlıdır ve etkenlerini kaybettiğinde büyük bir boşluğa düşebilir." Yani insan içerisinde ne kadar boşsa doldurmak için içini ya kişileri ya da nesneleri arıyor çevresinde. İşte bu boş insanlar canlarının sıkılmaması için bunlara başvurmak zorundadır. Halbuki dolu olan insanların keyifli vakit geçirmek için nedenleri içlerinde mevcut durumdadır. Ancak bu, yalnızlığa itiyor. "Çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahip ise, dışarıdan o denli az şeye gereksinir. Bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar." Dolayısıyla zihinsel yoksunluk ile arkadaş canlılığı doğru orantılıdır.

"Elalem ne der?" diye bir kalıp vardır. Her birimiz bundan nefret ettiğimizi dile getirsek de, insanlar bizleri övdüğünde mutluluktan göklere çıkarız. O zaman elalemin gözünden banane demeyiz. "Çünkü, bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır." Kısacası mutluluğumuz, başkalarının gözünde ne olduğumuzla doğrudan ilişki içerisindedir.

Kıskançlığı da mutlu olmanın önünde bir engel olarak görüyor Schopenhauer. Buna hiçbirimizin itirazı yoktur sanırım. Yalnız bu durum için yazdığı reçeteye kendi adıma katılmadığımı ifade etmeliyim. Şöyle ki: "Kendinizden üstün olana değil, alçak olana bakıp mutlu olmaya devam edin." diyor. Bu çok sorunlu bir düşünce bence. "Halinize şükredin" diye milletin kafasını uyuşturup harekete geçmesini engelleyenlerle aynı düşünce yapısıdır çünkü bu.

Kitabın ilk bölümü diyebileceğimiz kısımda Schopenhauer, mutluluğun yollarını kendi bakış açısından değerlendiriyor. Geri kalan bölümde ise kitabın isminden de anlaşılacağı üzere bilge insan olmak adına aforizmalarını sunuyor.

Bu bölümde 53 aforizma var. Uzun uzadıya bahsetmeyeceğim bu bölümden. Bu bölümü özetleyebilecek nitelikte olan Schopenhauer'in şu cümlesinin inceleme için yeterli olacağını düşünüyorum: "Zamanın etkisi ve şeylerin değişebilirliği sürekli göz önünde bulundurulmalı ve şu anda olup biten her şeyin derhal tam tersi hayal edilmelidir; demek ki mutlulukta mutsuzluk, dostlukta düşmanlık, güzel havada kötü hava, sevgide nefret, güvende ve açıklıkta ihanet ve pişmanlık ve bunların tersi de, sürekli canlı bir biçimde göz önüne getirilmelidir. Bu bize dünya bilgeliğinin kalıcı bir kaynağını verecektir ve sürekli temkinli olup, kolay kolay aldatılmamamızı sağlayacaktır."

Okuduğum ilk Schopenhauer kitabı olması neticesinde kendisiyle ilgili şöyle bir düşüncem oluştu: Dilinin kemiği yok. Ne düşünüyorsa hiçbir otosansüre uğratmadan direk aktarıyor. Ortası da pek yok. Ya yüceltiyor ya da aşağılıyor. Onun dünyasında ya övüleceksiniz ya da gömüleceksiniz. Yalnız tercih hakkını size bırakıyor. "Ben lafımı ortaya korum, beğenen alır gider; beğenmeyen bırakır kaçar." diyor.
Kadınlardan bahsettiği ilk bölümünde, kadınlar hakkında çok ağır şeyler söylüyor. Kadın doğası gereği erkeğe bağımlıdır. Erkek olmazsa bir hiçler. Erkekler türün devamı için çok evlilik yapabilir. Kadın türün devamlılığında sadece araçtır. Değersizlerdir gibi şeyler... Özellikle feminist kişiler okumaya başlayınca yarısına gelmeden kitabı paramparça edebilirler.

İkinci bölümde biraz yumuşuyor yazarın uslubu ve mantığa yatkın şeyler söylüyor aşkla ilgili.

Bölümler arası uçurum var diyebiliriz.
Sevgili Quidam
bu aralar etkinliklere sardım elimde olmasa da sağdan soldan bulup buluşturup okumaya ve tanımadığım yazarlar ile tanışmaya yeni türler keşif etmeye başladım ama senin bu Arthur amca yordu beni ya ne elimden bırakabiliyorum ne de keyifle okuyorum çok karmaşık duygulara soktu beni ama yine de sağol karışıklık da iyidir :)))


Yaşam bilgeliğini bir sanat olarak kaleme aldığını söyleyen Arthur bu sanatın kılavuzunun mutluluk öğretisi olarakta adlanandırılabildiğini öne sürüyor. Mutluluk öğretisi adına yazılan yazıları beğenmemiş ve yeterli bulmamış yine bunlardan faydalanmadığını ve faydalanırsa  bunun kendi düşüncesi olmayacağını belirtmiş.

"Ordan burdan derleyip yazmak benim işim olmadığından ve böyle bir şey yapıldığında bu türden bir yapıtın ruhunu oluşturan görüşün tekliği ortadan kalkacağı için bu öncülerden yararlanmadım."

Kitap altı bölümden oluşuyor ve ilk bölümde insanların yazgısının 3 ayrı belirlenime dayandığını söylüyor ki bu 3 belirlenim şu şekilde; bir kimsenin "ne olduğu", "neye sahip olduğu" ve "neyi temsil ettiği". Daha sonra bunların her birini bir bölüm olarak anlatıyor, beşinci bölümde ise "Öğütler ve Özdeyişler" var bu bölümda nerdeyse her paragrafta bir alıntı var diyebilirim. Altıncı ve son bölüm ise "Yaşam çağlarının farklılığı üzerine" bu bölüme ait şu alıntıyı yazmak istiyorum;

" tüm yaşamımız boyunca sadece şimdiki zamanın farkında oluruz, asla daha fazlasının değil. Şimdiki zamanın özelliği ise, başlangıçta önümüzde uzun bir gelecek, ama sonlara doğru ise ardımızda uzun bir geçmiş görmemizdir; bundan dolayı, mizacımız -ama bununla birlikte karakterimiz değil- bildik bazı değişiklikler geçirir, böylelikle her defasında şimdiki zamanın bir başka rengi ortaya çıkar."


Arthur mutlu yaşama felsefesini kendince çizmiş peki doğru çizmiş mi bu kişiden kişiye değişir kimi anın tadını çıkarmak ile mutlu iken kima az mutluluk ile yetinip bi ömür olsun diye çabalar... ne alakadır bilmem küçükken bana mutluluk = sorumsuzluk gibi gelirdi daha sonra bu fikrim değişti ve bazı sorumlulukarımı yerine getirmenin beni daha mutlu ettiğini fark ettim.

Neden ben mutluluğu sorumluk ile kısıtlıyorum bilmiyorum :/

Kitaptaki bir çok söz kafanıza kafanıza vurup şu aslında bilip ama bilmemezlikten geldiğimiz şeyleri gün yüzüne çıkarıp tarttırıyor hangisi mutluluk?  Ayrıca yazarın hiç çekinmeden üstü kapalı konuşmadan gayet açık ve net olduğunu söyleyebilirim...
 

Beni düşündüren bir alıntısı da buydu;
"İnsan yaşamının mülklerine ilişkin öteki iki maddenin önemini vurgularnam gerekmiyor. çünkü mülkiyetin değe­ri günümüzde öylesine yaygın bir kabul görmektedir ki, tav­siye edilmesi gerekmez bile. Hatta üçüncü maddenin, ikin­cisi karşısında çok uçucu bir yapısı vardır; çünkü o sadece başkalarının görüşlerinde yer alır. Yine de saygınlık için, ya­ni iyi bir isim için herkes çabalamak zorundadır; rütbe için yalnızca devlet hizmetindekiler, ün için ise yalnızca çok az kişi. Bu arada, saygınlık paha biçilmez bir mülk olarak gö­rülür; ün ise insanın ulaşabileceği en pahalı şeydir, seçilmiş­lerin altın postudur."


İlk defa felsefe okudum ve bir çok yeni terim kelime öğrendim biraz zorladı ama  sanırsam anladım :) bu kelimelerin bazılarını bildiğimi daha doğrusu anladığımı sanıyordum ama google amcaya sorunca baktım ki yok aynı şey değilmiş felsefe de bana göre değilmiş. :)

Okumak isteyen varsa akıcı ve uyandırıcıydı keyifli okumalar :)
Schopenhauer'in özellikle hayat ve var olmak üzerine düşünceleri genel karamsarlığından çok daha amansız bir karamsarlığa sahiptir. Bu yüzdendir belki de, hayat üzerine olan karamsar düşünceleriyle çok ünlüdür. Aynı zamanda fazlaca ünlü olduğu bir konuda insan sevmezliği idi. İnsanlara "iki ayaklı hayvanlar" diye hitap edişinden insan sevmezliği fazlasıyla aşikârdır. Ayrıca, o insan sevmezliği ve kişinin kendisini insanlardan izole etmesini, eksiklikten öte bir erdem olarak görmekteydi. Zaten Schopenhauer'e göre, erdemli ve olgun bir insan başkalarından hiçbir şey istemeyecek kadar tamamdır, kendi kendine yeterdir, bu yüzden de insanlarla birlikte olmaya veya onlarla çeşitli ilişkiler kurmaya gerek görmez... Kaynak: http://www.felsefe.gen.tr


Esere gelecek olursak, onun gözünde dünya insanın yaşayabileceği en kötü yerdir. Neredeyse tüm dinleri özellikle kiliseyi ve öğretilerini ret eder. İnsan onun gözünde sürekli isteyen, istediği olmayınca da hırçın, hırslı, kinci ve istediğini elde edene kadar, kendini tüm insanlardan üstün görerek bu yolda yaptığı her şeyi mubah sayan bir varlıktır. Dünya ise onun gözünde acı ve ıstırap yeridir...

Schopenhauer'e göre insan istemekten vazgeçtiğinde kurtuluşa erecektir. Çünkü ona göre hayat, tamamen keskin bir azarlama, acı bir paylama olarak görülmeli. Mutlu bir hayat ona göre imkansızdır...

Eser de o kadar çok Latince, Almanca ve farklı dillerde cümle var ki okurken ana konudan uzaklaşıyorsunuz. Notlar ise kimi sayfalarda, sayfanın yarısını kaplıyor. Okurken orjinal eseri çok merak ettim. Çevride yer alan notlar acaba eserin orijinal metninde de bu kadar fazlamı diye düşünmeden edemedim...
Mutlaka okunması gerek. Zaten kısacık bir kitap.

Kadın: Erkeğin en güçlüsünü seçer ki doğacak çocukları güçlü olsun.

Erkek: Kadının en genç ve güzelini seçer ki doğacak çocukları güzel olsun.

Aşk yok arkadaşlar! Biz hayvani dürtülerimizle seçiyoruz karşımızdaki kişileri.
Öncelikle uzun bir inceleme olacağını söylemek isterim. Kendimden bir çok çarpık düşünceyi yazacağım. Aynı zamanda kitaptan bir çok düzgün düşünceyi yazacağım. O yüzden okumaya başlayacaksanız eğer, kaybedeceğiniz ve/veya sıkılacağınız zaman dilimleri için beni suçlamayın. Çünkü uyarımı yaptım.

"Her şey bir sperm hücresinin yumurtalığa düşmesiyle başladı." diye bir giriş yapmış olsaydım, muhtemelen hepiniz hayat hikâyemin geleceğini düşünürdünüz. Fakat öyle bir şey olmayacak. Ne yazıya oradan giriş yapacağım ne de hayat hikâyemi anlatacağım. Tam tersine, sizlerin hayat hikâyesini anlatmaya çalışacağım. Evet, doğru okudunuz. Sizlerin. Hiç tanımadığım, biraz tanıdığım veya çok tanıdığım sizlerin. Ama bu tanıma derecesi hayat hikâyesini anlatabilecek kadar olabilir mi? Tabii ki hayır. Mevzu da burada zaten. Her biriniz benim içimde yaşıyorsunuz. Ben de her birinizin içinde yaşıyorum. En büyük farklılıklarımız kapladığımız alanların büyüklüğünde ve/veya diğerleriyle olan bağların sayısı ile farkındalığında. Şimdi, ben sizi algıyorum. En ufak bir etkiniz bile, o etkiyi taşıyan olgular sayesinde zihnime giriş yapıyor. Yani sizler, benim varoluşumun devam etmesini sağlıyorsunuz. Tabii, aynı zamanda sonlandırmaya da neden olabilirsiniz. Zihnimde ve dolaylı ya da direkt yoldan bedenimde yarattığınız etkilerden dolayı düşünce karmaşası içine düşüyorum. Gerçekten ben kimim? Neden sizlere bağlı bir durumdayım? Varoluşun kendisi neden bu kadar saçma ki? Gibi saçma sapan sorularla kendimi manyak ediyorum. Ancak hepsinden bağımsız bir sorun var. Sizinle olan bağlarım ve sizin benim üzerimde bıraktığınız tesirin farkındayım. Bu farkındalık da düşüncelerimin bana ait olup olmadığını sorgulatıyor. Yani aslında, sorduğum soruları geçtim, soruların doğmasını sağlayan düşüncelerin (sizinle olan bağlarım ve etkilerin vs.) yine sizlerden kaynaklı olup olmadığı konusunda muallakta kalıyorum. Zihnimde geriye doğru gitmeye ihtiyaç duyuyorum. Beynimin oluşmaya başladığı ilk zamanlara ve dışarıdan anlam yağmurlarının başladığı zamanlara. Keşif. Bu kelimenin bendeki değeri çok büyüktür. En ufak bir gerçeklikten, en büyüğüne kadar hepsinde kendim keşfetmeye çalıştım. Özellikle kendimdekileri. Bir yaramın iyileşmesini, futbol topu peşinde koşma isteğimi, karıncaları izlemenin verdiği zevki, doğanın güzelliğinin büyüleyici tesirini, insanları anlamanın zorluğunu vb. bir çok olguyu kendi içimde çözmeye çalıştım. Kendi zihnimde çıplak olmayı denemeye başlamıştım. Kıyaslama ve bağlama yapıyordum. Kendimi, algıladığım her şeyin içine, yanına, üzerine veya altına bağlayarak yapıyordum. Parça içindeki bütün, bütün içindeki parça. Hangisi olabilirim ki? Belki ikisi birdenim. Emin olamamanın ve kesinliğe olan açlık yüzünden her ikisini de benimsedim. Artık ben vardım. Kendi içimde sizlerden ve her şeyden bağımsız bir ben vardım. Orada neler olduğuna dair bir fikrim yoktu. Ancak keşfetmeye açıktı. İşte, her şeyi birbirine bağlayarak kendi içimde de yolculuğa başladım. Basitlik ve güzellik arttıkça ilgim de artıyordu. Karmaşıklık ile çirkinlik ise tam tersi etki yaratıyordu. Bir muzun kabuğunu açınca kokusunu almam, güzelliğinden etkilenmem ve tadına bakınca haz duymam kadar basitti. Dışarıdaki gerçeklik gibi açıklamalarım ve düşüncelerim de basit olmalıydı. Ama her yerde kaos vardı. Çünkü insanlar vardı. Her şeyi karmaşık bir hâle getiren ve özünden uzaklaştıran insanlar. Ve sürekli konuşuyorlar, bir şeyleri değiştiriyorlar, bir şeyleri çarpıtıyorlar, bir şeyleri ayırıyorlar, bir şeyleri bir yerlere yerleştiriyorlar vb. birçok saçmalığa yapışıp duruyorlar. Beni değiştirebiliyorlar. Çünkü dünyamı değiştiriyorlar. Adapte oluyorum. Adapte oluyorum. Hâlbuki bunu istemiyorum. Ben, dünyamı olduğu gibi yaşamak istiyorum. Başkalarının sonu gelmez etkileri karşısında kendimden vererek değil. Birinci sınıf öğrencisinin matematik öğrenmesi için gerekli duyduğu kaynağın sürekli değişmesi gibi oluyor. Hangi birini anlamaya çalışayım? Hepsini geçtim neden anlamak zorunda kalayım? Kafamın içindeki sesimin yükselişini sağlayan bir çok unsur var. Şimdi, burada duygular devreye giriyor, düşünceler devreye giriyor, toplum dayattığı saçma sapan ahlâk ya da kimlik devreye giriyor veya gerçek benliğimden devreye giriyorlar. Günün sonunda ise bunların hiçbir önemi kalmıyor. Dışarısı gibi içim de kaosa sürükleniyor ve karmakarışık bir hâle geliyor. Uzun yıllar böyle de devam ettim. Kendimden kayıp bir şekilde veya çözülemez bir şekildeydim. Ta ki Arthur amcama denk gelene kadar. Bu okuduğum son kitabıyla Arthur amcamı, yaşamış en büyük düşünce insanı ve varlık olarak görmüş bulunuyorum. Çünkü saf olan gerçeklikleri ve her şeyle olan bağlarımı fark etmemi sağladı. Kendi düşünceleriyle de benim düşünmemi sağlayarak da bunu yaptı. Tıpkı bir hücrenin kendisi için gerekli olanın gizli bileşenlerini bilerek geçiş kapısını ona göre ayarlaması ve ihtiyacı olanın geldiğinde direkt oradan geçiyor olması gibi zihnim de onun çarpttırdığı gerçeklerle doydu. Tekrardan ihtiyaç duyunca ise kendi kendine arayışa geçti. Hücre, bedeni terk etti. Şu anda da buradayım. Sizlere onu anlatmayı deneyecektim. Bunu gerçekten istedim. Ama yapmadım. Çünkü aşağıya onunla bağ kurmanız için ondan düşünceler yazdım. Böyle daha iyi olacağına kanaat getirdim. Bu zamana kadar okuduklarım arasında zenginlik ve güzellik açısından en büyük olan kitap, buydu. O yüzdendir ki, direkt olarak onun tesirine vereceğiniz tepkiye göre hareket etmeniz en iyisi olacaktır. Yukarıda bahsettiğim saçmalıklara aldırmayın. Hepsini Arthur amcanın yanında boşa kürek çektiğimi kanıtlamak için yazdım. Ve belki sizi incelemeye bağlar ya da benim saçmalığım bile olsa kendi başınıza bunun üzerine düşünürsünüz diye. İki yüzlü gibi davranarak karmaşıklık oluşturduğum için de özür dilerim. Velhasıl kelam Arthur amcacım, adamdır! Okuyun ve okutun!

İlk Başlık: Denemeler

1-) Dünyanın Istırabı Üzerine
"İnsan, entelektüel hazların keyfini çıkarmak kapasitesiyle hayvanları gölgede bırakır. Ve bu hazlar insan için, en basit latife ve sohbetlerden, zihnin en üst düzey başarılarına kadar birçok farklı derecede mümkündür. Ancak bu karşıt bir ağırlıkla dengelenir. İnsanda, ıstırap cephesinde, can sıkıntısı mevcuttur. Bu, hayvanların bilmediği bir şeydir, en azından doğal hallerinde. En zekice evcilleştirilmiş olanlarda ise çok az sezilebilir. Öte yandan can sıkıntısı insan için hakiki bir beladır. İhtiyaç ve can sıkıntısı elbette insan hayatının ikiz kutuplarıdır."

2-) Varolmanın Beyhudeliği Üzerine
"Varoluşumuzun, uçup giden şimdiki zaman haricinde dayanabileceği bir temeli yoktur. Bu yüzden, biçimi, esas olarak kesintisiz harekettir ve sürekli peşinden koştuğumuz o sükûnet haline ulaşma ihtimalimiz yoktur. Durum dağdan aşağı koşan bir adamın gidişatına benzer; adam durmaya çalışırsa düşer, ayakta kalmanın tek yoluysa koşmaya devam etmektir. Ya da parmak ucunda dengede tutulmaya çalışılan bir çubuğa veya yörüngesinde karşı konulamaz şekilde ileri doğru atılmayı keserseniz güneşinin içine düşecek bir gezegene benzer. Bu nedenle hareket ve kargaşa, varoluşun temelidir."

3-) Kendinde Şey ve Şeyin Görünüşü Arasındaki Zıtlık Üzerine
"Hayatlarımızı içinde sürdüğümüz kararlılıktan şikâyet ediyoruz: Genel olarak varoluşun doğasını anlayamıyoruz; özellikle de kendimizle varoluşun geri kalanı arasındaki ilişkiyi bilmiyoruz. Hayatımız kısa olmakla kalmıyor, bilgimiz de tamamen bu hayatla sınırlanmış durumda, zira ne doğumumuzdan öncesini ne de ölümümüzden sonrasını görebiliyoruz, bu yüzden de bilincimiz geceyi bir an için aydınlatan şimşeğin parlak ışığı gibi adeta: Gerçekten de bir şeytan daha öteye dair bütün bilgilerin yolunu tüm kötücüllüğüyle bize kapatmış da, huzursuzluğun uzun keyfini çıkarıyor sanki."

4-) Yaşama İstencinin Olumlanması ve İnkârı Üzerine
"Biraz daha derin düşünme yetisine sahip biri çok geçmeden anlayacaktır ki, insan arzuları birbirleriyle şans eseri karşılaşmalarında zarar ve kötülüğe yol açtıkları anda birbirine günah sayılmazlar; aksine, bu arzular, eğer böyle bir şeye yol açılıyorlarsa, o zaman temelde ve özlerinde günah ve kınanasıdırlar, bu nedenle bütün yaşama İstencinin kendisi de kınanasıdır. Dünyayı dolduran tüm zulüm ve acı aslında sadece, yaşama istencinin somutlaşarak aldığı biçimlerin zorunlu sonucudur ve dolayısıyla da yaşama istencinin olumlanmasına getirilmiş bir yorumdur. Bizzat varoluşumuzun örtük bir suç taşıdığını, ölüm olgusu kanıtlamaktadır."

5-) Gerçek Varlığımızın Ölüm Tarafından Yok Edilmezliği Üzerine
"Bir insan öldüğünde, bir kendinde şeyin hiçliğe dönüştüğüne nasıl inanılabilir? İnsanlar, bir insan öldüğünde sadece bir fenomenin son bulduğunu, bu son bulmanın da sadece bütün fenomenlerin biçimi olan zamanda gerçekleştiğini doğrudan ve sezgisel olarak bilirler. Kendinde şey bu olandan etkilenmez. Hepimiz hissederiz ki bizler, birilerinin bir zamanlar hiçlikten yarattığı bir varlıktan daha başka şeyizdir. Ölümün hayatımızı sonlandırabilecek olsa da varoluşumuzu sonlandıramayacağı yolundaki o güven de işte buradan yükselir.",

6-) İntihar Üzerine
"Genelde görülür ki, hayatın dehşeti, ölümün dehşetini geçtiği zaman insan hayatına son verir. Ancak ölümün dehşeti kayda değer bir direnç gösterir. Çıkış kapısında muhafız gibi durur. Bu son, sadece negatif bir şey, varoluşun aniden kesilmesi niteliğinde bir şey olsaydı, muhtemelen hayatına çoktan son vermemiş kimse kalmazdı. Fakat bu sonun içinde pozitif bir şey de vardır, o da bedenin yok oluşudur. Beden yaşama istencinin fenomenal biçimi olduğu için de bu caydırıcı bir unsurdur."

7-) Kadınlar Üzerine
"Dünyanın bize ait olan tekeşli kısmında, evlenmek, haklarını yarı yarıya kaybederken vazifelerini ikiye katlanan demektir. Oysa yasanın, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanırken, onları aynı zamanda erkeklerin aklı gücüyle de donatmış olması gerekirdi. Gerçekte olan ise şudur ki: Yasanın kadınlara tanıdığı hak ve ayrıcalıklar onlar için doğal olanı aştıkça, bu ayrıcalıklardan yararlananların sayısı gitgide düşmektedir. Bu nedenle de geri kalanlar, azınlığa verilen fazlanin miktarı nispetinde kendi doğal haklarından mahrum kalmaktadır. Zira, tekeşliliğin ve tekeşliliğe eşlik ederek kadınları erkeklerle bir tutan (ki hiçbir surette öyle değillerdir) medeni kanunun bir sonucu olarak kadınların keyfini sürdüğü bu gayri tabii ayrıcalıklı konum yüzünden, ihtiyatlı ve dikkatli erkekler, böylesi büyük bir fedakârlık yapıp da son derece eşitliksiz bir anlaşmaya girmekte sık sık tereddüt etmektedirler; öyle ki çokeşliliğin kural olduğu halklardan her kadının geçimi ve bakımı sağlanırken, tekeşli toplumlarda evli kadınların sayısı sınırlıdır ve böylece geriye, geçimi sağlanmayan belli sayıda bir kadın grubu kalır. Söz konusu kadınlar üst sınıflarda ise yaramaz kız kuruları olarak ot gibi yaşarken, aşağı sınıflarda ya bünyelerine uygun düşmeyen, emek yoğun işleri üstlenmek zorunda kalırlar ya da filles de joie (hayat kadını) olurlar. Hayat kadınlarının hayatları da joie'dan (sevinç, mutluluk) olduğu kadar onurdan da yoksundur, ancak mevcut durum göz önüne alınınca, bu kadınlar erkek cinsiyetinin tatmini için gereklidirler. Böylece, kendilerinin geçimini sağlayacak bir erkek bulmuş veya bulmayı makul bir şekilde ümit edebilecek kadınların, yani kaderin kayırdığı kadınların iffetini korumak gibi özel bir vazifeye sahip, varlığı tanınmış bir sınıf meydana getirirler. Sadece Londra'da 80.000 hayat kadını vardır. Peki tekeşliliğin sunağında birer kurban değillerse, nedir bunlar? Bu zavallı kadınlar, bütün küstahlık ve kibriyle Avrupalı hanımefendinin hem kaçınılmaz zıddı hem de tamamlayıcılarıdır. Dolayısıyla kadın cinsiyeti bir bütün olarak ele alınacak olursa, çokeşliliğin kadınlar için gerçek bir faydası vardır. Öte yandan karısı kronik bir hastalıktan mustarip olan, çocuk doğuranmayan veya çok yaşlanan bir erkeğin ikinci bir eş almaması için hiçbir mantıklı bir gerekçe yoktur."


8-) Kendi Kafanla Düşünmek
"Birinci sınıf zihinlerin alametifarikası, bütün muhakemelerinin dolaysızlığıdır. Ürettikleri her şey kendi kafalarıyla düşünmenin sonucudur ve dile getirildikleri her yerde böyle bir düşünüşün eseri olduklarını ilan ederler. Gerçekten kendi kafasıyla düşünen kişi, bir hükümdar gibidir. Kendinden üstün kimseyi tanımaz. Vardığı hükümler, tıpkı bir hükümdarın kararları gibi, doğrudan doğruya kendi sınırsız gücünden gelir. Bir hükümdar nasıl emir almazsa o da otoriteleri kabul etmez ve kendi teyit etmeden hiçbir şeyin geçerliliğini kabul etmez."

İkinci Başlık: Aforizmalar

1-) Felsefe ve Akıl Üzerine
"Sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz ve sorgulamayı istesek bile onlara geçici olarak şüpheli dememiz gerekeceği için ciddi ciddi sınayamayacağımıza çok kesin olarak ikna olduğumuzu düşündüğünüz belli önermelere mantığın emri adını veririz. Bu önermelere büsbütün güveniriz, çünkü konuşmaya ve düşünmeye başladığımız andan itibaren bu önermeler bize sürekli söylenegelmiştir. Böylelikle dokumuza yerleşmişlerdir. Öyle ki, onları düşünme alışkanlığımız, tek başına düşünme alışkanlığımız kadar eskidir ve bu ikisini birbirinden ayıramayız."

"Akıl bir genişlik boyutu değil, yoğunluk boyutudur. Bu açıdan bakınca, bir insan rahatlıkla on bin kişiye bedel olabilirken, bin ahmağın bir akıllı adam etmemesinin nedeni budur."

2-) Estetik Üzerine
"Müzik her yerde anlaşılan gerçek evrensel dildir, bu nedenle de tüm ülkelerde ve yüzyıllardır hiç kesintiye uğramadan büyük bir şevk ve gayretle konuşulagelmiştir. Çok şey anlatan önemli bir melodi kısa zamanda bütün dünyaya yayılır, öte yandan anlam bakımından zayıf kalan ve doğrudan anlattığı hiçbir şey olmayan bir melodi dönüp gider:: Bu da melodinin içeriğinin pekâlâ çok iyi anlaşılabildiğinin bir kanıtıdır. Ancak müzik şeylerden bahsetmez, onun yerine salt iyi ve kötüden bahseder ki bunlar istenç için yegâne gerçekliklerdir: Müziğin kalbe bu kadar çok hitap ederken doğrudan doğruya akla söyleyecek hiçbir şeyinin olmaması bu yüzdendir ve ondan akla da bir şeyler söylemesini talep etmek müziğin kötüye kullanımıdır, nitekim bütün piktoral müziklerde böyle olmuştur, bu da sonuç olarak kesinlikle uygunsuz bir şeydir, hatta her ne kadar Haydn ve Beethoven yoldan saparak böyle besteler yapmış olsalar bile: Bildiğim kadarıyla Mozart ve Rotasını hiçbir zaman bunu yapmamıştır. Zira tutkuların dışavurumu ile şeylerin tasviri bambaşka şeylerdir."

3-) Kitaplar ve Yazarlık Üzerine
"Yazarlar; meteorlar, gezegenler ve sabit yıldızlar diye içe ayrılabilir. İlk gruptakiler anlık bir etki yaratırlar. Kafanızı yukarı çevirip "Bak!" diye haykırırsınız ve sonra sonsuza dek kaybolurlar. İkinci gruptakiler, yani hareket eden yıldızlar, çok daha uzun süre dayanırlar. Yakınlıkları nedeniyle çoğu zaman sabit yıldızlardan daha parlak ışıldarlar ve cahiller de onları sabit yıldızlarla karıştırır. Ama bu hareket eden yıldızlar da sonunda yerlerini boşaltmak zorundadırlar, dahası bunlar sadece ödünç alınmış bir ışıkla parıldarlar ve etki alanları sadece kendi yol arkadaşlarıyla (çağdaşlarıyla) sınırlıdır. Sadece üçüncü gruptakiler değişmez mahiyettedir, bunlar gök kubbede sabit ve sağlam durur, kendi ışığıyla parlar ve bütün çağları eşit derecede etkilerler. Çünkü görünüşleri bizim bakış açımız değişince değişmez, zira paralaksları, yani gözlemciye göre yer değiştirme özellikleri yoktur. Diğerlerinin aksine sadece tek bir sisteme (millete) ait değillerdir: Onlar evrene aittir. Ancak ışıklarının yeryüzü sakinlerinin gözlerine ulaşmasının genelde uzun yıllar sürmesi tam da bunca yüksekte oldukları içindir."

"İfadenin belirsizlik ve müphemlihi her zaman ve her yerde kötü bir işarettir: Çünkü bu türden yüz örneğin doksan dokuzu da ifadenin müphemliği düşüncenin müphemliğinden kaynaklanır, düşüncenin müphemliği de düşüncenin kendi içinde olan asli bir uyumsuzluk ve tutarsızlıktan gelir, yani hatalı oluşundan. Doğru bir düşünce zihinde belirdiğinde derhal açıklık peşinde koşarak ve çok geçmeden buna ulaşacaktır. Berrak bir şekilde düşünülmüş olanda kendine uygun ifadeyi kolaylıkla bulur. Bir insanın düşünme kapasitesinin sonucu olan düşünceler her zaman kendilerini çok net, anlaşılır ve kesin kelimelerle ifade ederler. Zor, belirsiz, karmaşık ve müphem söylemler meydana getirenler, aslında ne söylemek istediklerini bilmezler. Söylemek istedikleri şey konusunda, düşünce olmak için mücadele veren hayal meyal bir bilinçten ötesine sahip değillerdir: Ancak aynı zamanda bu insanlar çoğunlukla aslında söyleyecek hiçbir şeyleri olmadığını hem kendilerinden hem de diğerlerinden saklamak isterler."

Dip Not: Yorumlarda veya özelde tartışmayı memnuniyetle karşılarım. Çekingenliği ve kapalılığı sorularla açığa çıkartabiliriz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Arthur Schopenhauer
Unvan:
Alman Filozof, Yazar ve Eğitmendir
Doğum:
Danzig, 22 Şubat 1788
Ölüm:
Frankfurt, 21 Eylül 1860
Arthur Schopenhauer (d. 22 Şubat 1788, Danzig - 21 Eylül 1860, Frankfurt), Alman filozof, yazar ve eğitmendir. Aynı zamanda Immanuel Kant'ın en çok değer verdiği öğrencisiydi. Schopenhauer, Alman felsefe dünyasındaki ilklerdendir ve dünyanın anlaşılmaz, akılsız prensipler üzerine kurulu nedenselliklerinin olduğunu söyleyerek dikkatleri çekmiştir.Ayrıca Schopenhauer, Nietzsche'nin ilk akıl hocasıdır.

Yazar istatistikleri

  • 733 okur beğendi.
  • 3.007 okur okudu.
  • 116 okur okuyor.
  • 3.183 okur okuyacak.
  • 61 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları