Jean-Jacques Rousseau

Jean-Jacques Rousseau

Yazar
8.2/10
2.084 Kişi
·
7,8bin
Okunma
·
1.117
Beğeni
·
38,9bin
Gösterim
Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.
"Bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi artık onları düzeltmeye kalkışmak hem tehlikeli hem boşunadır. Halk, ortadan kaldırmak için bile olsa, dertlerine kimsenin dokunmasını istemez."
"İnsanın toplum sözleşmesiyle yitirdiği şey, doğal özgürlüğü ile isteyip elde edebileceği şeyler üzerindeki sınırsız bir haktır. Kazandığı şeyse, toplumsal özgürlükle, elindeki şeylerin sahipliğidir. ... elde bulundurmayı, gerçek bir yetkiye dayanan sahiplikten ayırt etmek gerekir."
Jean-Jacques Rousseau
Sayfa 18 - Elde bulundurduğumuz şeylere, artık sahibiz.
“İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir.“
Yalnızlığı seviyorsam, buna şaşmak mı gerekir? İnsanların yüzünde düşmanlıktan başka bir şey görmüyorum, oysa doğa daima bana gülüyor.
136 syf.
Uzunca metin incelemesi aşağıdadır. Kitabın video değerlendirmesi için buraya bakabilir ve aynı kanalda diğer kitap eleştirileri ve seslendirilmiş alıntıları da takip edebilirsiniz: https://youtu.be/Ljb_v1Hjwwk

Rousseau tarafından 1756-1760 yılları arasında yazılmış olan ve ilk baskısı 1762'de yapılan kitap Türkiye'de ise Hasal Âli Yücel Klasikler Dizisi adıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basıldı ve bu versiyonunu okudum.

"Toplum Sözleşmesi" aslında Rousseau'nun yazmayı tasarladığı "Politik Kurumlar" isimli büyükçe bir eserin bir parçasıdır. Rousseau bu planladığı büyük eseri tamamlayamayınca, taslak hâlinde kalan "Toplum Sözleşmesi", bağımsız bir kitap olarak basılmaya başlanmış.

Kitapta Rousseau kendine göre "doğru bir toplum"un temellerini atmaya çalışıyor. Rousseau'ya göre, insanlar doğal yaşama hâlindeki ilk özgürlüklerinin özlemini çekmektedirler. Ona göre bu doğal yaşama hâlinde tamamen doğa yasaları çerçevesinde yaşayan insanlar, özgür ve eşittirler. Fakat insanlar ne zaman ki toplum düzenine geçmiştir, doğal düzendeki mutluluklarını özgürlüklerini işte o zaman yitirmişlerdir.

Bu kayıp, temelinde özel mülkiyet tutkusu ile bağlantılıdır. Rousseau'ya göre insanların doğal durumdaki "her şey herkesindir" anlayışından, toplum hâline gelince "bu benimdir" anlayışına varmaları, bozulmaya sebep olmuştur ve insanlar özgürlüklerinin yanı sıra mutluluklarını da böylece kaybetmişlerdir. Ayrıca, mal-mülk anlamında güçlü olan insanların güçsüzleri kontrol ve etki altına almasıyla da kölelik-efendilik ilişkileri çıkmıştır. Kısacası toplumsal düzene geçen insanın yaradılışı, toplumun kendi işleyişiyle çelişmiştir. Bu kitap da işte bu eşitsiz, insana aykırı durumu insana dönük ve eşitlikçi bir duruma getirebilmenin bir teorisidir.

İnsan özgür olduğu doğal yaşama hâline artık dönemeyecektir. Bunun Rousseau da farkındadır doğal olarak. Bu sebeple, "zorunlu olarak" toplum içinde yaşayan insanlar için "yeni nesil" doğal haklar sağlanması gerekli görülmüş ve bunun üzerine de bu gibi bir kitap kaleme alınmıştır.

Kitap dört parçaya bölünmüştür. Birinci parçada, toplumun bir sözleşme yoluyla doğduğundan; ikinci parçada "egemen varlık"tan, egemenlik ve genel istemden; üçüncü parçada, yürütme gücü olarak çeşitli yönetim biçimlerinden (demokrasi, aristokrasi, monarşi gibi); dördüncü parçada da sistemin işleyişinden ve dinin toplumsal rolünden bahsedilmekte.

#80712683 numaralı alıntıda da geçtiği üzere insanlar Toplum Sözleşmesi ile "sahiplik" hakkı kazanmışlardır ve böylece özgürlüklerini elde etmişlerdir. Çünkü öncesindeki karmaşada, yani doğal düzenin bozulması sonrası ortaya çıkan yapıda, herkes istediğini alıp "elinde bulundurma" durumundayken -ki elinde bulunan şey, başkası tarafından da ele geçirilmeye çalışılacaktır- artık sözleşme durumunda insanlar şey'lere "sahip" olmaktalardır ve bu sahiplik sözleşme ile garanti altına alınmaktadır.

Özü bu anlaşmaya ya da sözleşmeye dayalı olan kitap, benim için sıkıcı bir hâlde geçti. Ya kitabı üçüncü kez okumuş olmamdan ya da zaten bunları farklı biçimlerde, başka kaynaklarda da tek tek okumuş olduğumdan bilemiyorum; fakat bu kez son derece sıkıldım. Bu arada, kitabı en son üniversite yıllarımda, yani takribi 15 sene kadar önce okumuştum. Bu sebeple ikinci seçenek daha anlamlı gibi dursa da özetle diyeceğim o ki kitap özellikle siyasal meselelerin geçmişine ve toplumsal düzene meraklılar için bir "kaynak" oluşturabilecekken kesinlikle "okumak için okunacak bir kitap" değil. Eğer siyasal düzlemde kaynak sorunu yaşıyorsanız, belki; fakat "haydi bir kitap okuyayım, o da Toplum Sözleşmesi olsun" ise, hayır...

Youtube kanalıma abone olmak için de şu bağlantıyı kullanabilrsiniz: https://bit.ly/2C5FRpi
144 syf.
·3 günde
Toplum Sözleşmesi, az okunan, ama üzerinde durmadan söz edilen eserlerin başında gelir. Duymayanınız yoktur heralde, peki okuyanınız? 250 yıl olmuş Jean-Jacques Rousseau bu kitabı yazalı. (Bu arada ismi çok iyi değil mi, can cak russo) O dönemin şartlarında böyle bir kitap yazmak, fikir üretmek ve asırlar sonra bile güncelliğini geçerliğini yitirmemesi kitabın önemini anlatmaya yeter heralde. Kitap dört bölümden oluşuyor; birinci bölüm toplumun sözleşmeye kurulduğundan, ikinci bölüm egemen varlıktan, üçüncü bölüm hükümetler üzerinden sistemlerden ve son bölümde sistemin işleyişinden bahsediyor.
Jacques Rousseau, kitabı yazma sebebinden bahsederken, #24672738 "Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen varlığın bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için, kamu işlerinde sözlerimin etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir." diyor. Bu da bizim apolitik gençlerimize biraz ders olur umarım.
Kitabı okurken bir çok yerini not aldım, galiba daha sonra da okuyacağım bir kitap. Sizde geciktirmeyin okuyun.
80 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bilimi örneklemek için soyut ve somut kavramlara başvurduğum bu kitabı okurken, soyut bilimin ne kadar gerekli ve somut bilimin ise ne denli ahmak işi olduğu kanaatini getirdim. Bize gerekli olan bilim insan yaşamının gereksinimlerini karşılamak ve hayatı yaşanılabilir kılmaktır. Bu şekilde dingin ve sağlıklı bir hayat sürmemiz mümkündür. Ancak somut bilim ihtiyaca yöneliktir ve bağlı olduğu zamanı kurtarmakla yükümlüdür. Ve bilimin kadim arkadaşı sanat. Bilimden pek farkı olmayan ancak yörünge bulamadığında hiçbir değere aldırış etmeden, yetişkin-genç-çocuk kimsenin gözünün yaşına bakmadan sapkınlığa davetiye çıkarmanın resmi adıdır. Sanat sapkınlığı asla meşru kılamaz, sadece insanlar sanatı kullanıp sapkınlığa çevirirler.

“Artık bir insanın namuslu olup olmadığına değil, bir sanata kabiliyeti olup olmadığına bakılıyor; bir kitabın yararlı olması değil, iyi yazılmış olması isteniyor. Parlak zekâ insanı bütün nimetlere kavuşturuyor; erdem ise hiçbir şeref getirmiyor. Güzel söylevlere yüzlerce armağan veriliyor; güzel eylemlere ise hiçbir şey verildiği yok. Ama söyleyin, bu akademinin birincilik vereceği söylevlerin en iyisinin kazanacağı şeref, bu armağanı ortaya koymuş olmanın şerefiyle kıyaslanabilir mi?” (Alıntı #40727864 )

Eserin yazılması; yazarın evden işe giderken yaya yolunu tercih etmesinden Dijon Akademisi’nin yayımlamış olduğu dergide “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” sorusu etken olmuş ve yazarın hayatını baştan sona değiştirmiştir. Sorunun cevabını dillere destan olacak bir biçimde olumsuz olarak cevaplamıştır. Kendisini ben baştan sona haklı buldum.

Yazar gün geçtikçe bilimde ve sanatta işlerin çığırından çıktığını, toplumları körelttiğini ve yok ettiğini örnekler vererek açıklamaktadır. Asıl bilimin insanın kendi içerisinde olduğunu ve doğanın ise bunu her zaman desteklediğini savunmaktadır. Olması gereken erdem ve ahlaktır. Bunlar bireylerde ve toplumlarda oldukça her türlü zorluğa göğüs gerebilecek kudrete sahip olduğunu savunmaktadır.

“Her sanatçı alkışlanmak ister. Beraber yaşadığı insanların övgüleri onun için en değerli armağandır. Bugünkü gibi, bilginlerin moda olduğu, eğlence düşkünü bir gençliğin zevklere hükmettiği, erkeklerin kadınlara kul köle olup onların istediği gibi yaşadığı, kadınların ürkek huylarına uygun gelmediği için dram şiirinin şaheserlerine, müzik harikalarına değer verilmediği bir çağda ve ülkede doğmak felaketine uğramış bir sanatçı kendini beğendirmek için ne yapar? Ne mi yapar, baylar? Dehasını zamanın düzeyine indirir; ölümünden çok sonra beğenilebilecek eşsiz eserler yaratacak yerde, yaşadığı sürece hoşa gidecek eserler vermeye çalışır.” (Alıntı #40725741 )

01 Kasım 2018 tarihinde yazılmış, kısa bir yazımı paylaşmak istiyorum.
“Ne kadar bilim insanı ve bilim adamı var ise canı cehenneme… Kesinlikle sadece kısa vadede insanlığa ve dünyaya yarar sağlayan bu kişiler yüzünden iler ki nesillerimizin bize “aptal insanlar” demeyeceğini kim garanti edebilir. Çünkü bilimin her buluşu uzun vadede hem insanı hem de dünyayı kaosa sürüklemekten başka bir şey değildir. İnsan ırkının bedenen zayıflatılmasından tutunda, toprağın kalitesini kaybetmesine, dünya nüfusunun bu denli artmasına, tabiat dengelerinin altüst olmasına, yitip giden tohumların dünyadan ebediyen silinmesine, hayvan türlerinin bu denli yok olmasına, oksijenin bu denli kirlenmesine sebep olan tek bir etken vardır buna ise kısaca biz bilim deriz. Çünkü bilim deneme ve yanılma yoluyla varsayımlar kurarak ilerler; önce insan nesli için bir motor icat ettiğini söyler ve ileri ki zamanda ise bu motorun oksijeni mahvettiğini o sebeple farklı bir motor seçeneğine geçmek istediğini söyler ve bu da insanın yararına olacağını savunur. İnsanı özgür kılmayı farz edinen bilim aslında insanı mahkûm edendir. Bilim sadece kendi çağına hizmet eden bir varsayımlar bütünüdür. Aynı şekilde bu sözlerim siz psikolog ve türevleri içinde geçerlidir. Lütfen insan düşüncesinden elinizi eteğinizi çekin! Sizin verdiğiniz hiçbir “antidepresan” bir annenin evladına sarılması kadar, bir babaya koşarken kollarını açan çocuk kadar kişiye dinginlik vermez. İlaçlarınız ancak bedeni ve beyni aldatmaktan öte bir şey değildir.”

Tanrı'nın insandan istediği saflık ve duruluk insanın kıymetli eserler vermesini olası kılar. Ünlü Yunan ve Roma düşünürleri bunlara en iyi örneklerdendir. Fakirlikleri ve saf dünya görüşlerini o kadar yüce bir şekilde hayatları ile akademilerine döktüler ki kendi dönemlerinin parlayan yıldızları olup, soyut bilimin yani ahlakın ve dahası insanın her halini ortaya döktüler. Ne zaman ki toplumda yükselmeler, zenginleşmeler ve lüks peyda oldu, işte o vakit o toplumlar; zevkin ve lüksün sarhoşluğunda kendi boyunlarına boyunduruklarını takıp yok oldular.

Aristoteles'in İskender'in ve Apollonius Molon'un Cicero ve Sezar'ın hocası olduğunu önceki okuduğumuz kitaplardan ezber ettik. Bu bilgin kişiler istelerdi bu yöneticilere tabi olup, zevk ve sefa içerisinde hayatlarını idame edebilirlerdi. - Cicero'yu da bu zenginliğin içine katmak mümkündür - Bu hususta verdikleri eserlerden ve değer kattıkları insanlarda ne denli değişimler olabileceğini tasavvur dahi edemezdiniz. Ne Aristo Aristo olarak kalırdı ne de Apollonius Molon Apollonius Molon olarak kalırdı. Ki bizim tarihimizde de toplum dinamikleri olan düşünürlerimiz vardır. Bunlarında istenilseydi eğer ki çok lüks içerisinde hayatları olabilirdi ancak onlar her zaman topluma maal olmak ve bu uğurda bedenleri, beyinlerini heba etme yollarını seçmişlerdir.

Sanatı ve bilimi layığı ile ileri götürenleri tenzih ederim.

Kitabım İş Bankası Kültür Yayınları’ndandır ve çevirisi gerçekten anlaşılabilecek inceliktedir. Kitap seksen sayfa olmasına rağmen küçük eklentiler yapılarak konu ikinci kez yeniden basılmıştır. Bu sebeple kitabın asıl sayfa sayını kırk dersek yalan söylememiş oluruz.

“Kendi içimizde bulabileceğimiz mutluluğu, başkalarının bizi beğenmesinde aramak neye yarar?” (Alıntı #40732905 )

Sözün özü; kitap son derece hoş ve okunulabilir. Özellikle birazcık merakınız var ise bu tarz yazımlara muhakkak okumanızı tavsiye ederim. Çünkü içerisinde çok iyi örnekler ve düşünceler bulunmaktadır.

Sevgi ile kalın.
136 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yerleşik hayata geçme Göbekli Tepe keşfine kadar çiftçilikle bağdaştırılıyor olsa da bu keşiften sonra amacını değiştirmiş ve insanların bir araya gelmesi, iç içe yaşaması tapınaklara yakın olabilme isteği amacını ortaya çıkarmıştır. Göbekli Tepe’de bulunan T Sütunları ilk insanların sosyalizasyon nedenidir. Dinsel ritüeller aracılığıyla insanlığın yavaş yavaş yerleşik hayata geçmeleri kişileri gruplara, grupları topluluklara ve toplulukları da devlet haline getirme gerekliliği doğurmuştur. İnsanların toplum olma isteği ihtiyaçtan, devlet olma isteği ise toplumun daimi olabilmesi gerekliliğinden doğmuştur.

Devlet olma gerekliliği de yanında birçok şeyi beraberinde getirir. Bu gerekliliğin en önemlisi de yasa adı altında bulunan genellikle devletin ve uyruklarının yararına olan yazılı kararlardır. Kişilerin özgürlüğünü ve eşitliğini temel alarak her uyruğa hitap ettikleri su götürmezdir.

Yazarımız hakkında söylenecek çok şey vardır. Ancak bu lezzeti siz okurların İtiraflarım adlı eserinden okumanızı tavsiye ederim. Bunun nedeni ise Jean-Jacques Rousseau’yu tanımayan ya da yüzeysel tanıyanların asla inanamayacakları bir yaşam öyküsüdür. Romantik felsefe anlayışının fikir babası ya da öncüsü olması ise gözlemlediği her şeyin batmakta olduğu düşüncesini bütün eserlerinde okurlarına romantik bir dille anlattı. Rousseau’yu diğer filozoflardan ayıran en temel özellik ise kullandığı dilin yalın, arı ve anlaşılır olmasıdır. Kendisinden sonra gelen birçok aristokrat/filozofların fikir babası ya da eleştiri kaynağı olmuştur.

Okuma-Yazma bilmeyen bir kadın ile evliliğinden beş çocuğunun olması ve bu çocuklarının her birini yetimhanelere bırakması, Emile gibi bir kitabın ise böyle bir düşünce yapısından çıkıp, eğitim alanında yazılmış en iyi kitap olması yazarın talihi midir yoksa kaderin oyunu mudur? Bunu bilmem ama iyi bir gözlemci, etrafındaki her hareketi iyi okuma ve duygudaşlık gibi meziyetler kişi aristokrat olmasa da güzel düşünceleri ortaya dökebileceğine bir kanıt olduğudur. Doğayı kendine rehber edinen bir iki filozoftan birisidir.

Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev eserinin yazılması; yazarın evden işe giderken yaya yolunu tercih etmesinden Dijon Akademisi’nin yayımlamış olduğu dergide “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” sorusu etken olmuş ve yazarın hayatını baştan sona değiştirmiştir. Sorunun cevabını dillere destan olacak bir biçimde olumsuz olarak cevaplamıştır. Bu eser Rousseau’nun miladı sayılabilir.

Toplum sözleşmesi siyaset ve devlet yönetimi alanında yazılmış en temel ve en iyi kitapların başında gelir. Egemenliğin ve mutlak gücün tanımlarının yapıldığı, devlet yapılarının harika bir şekilde tanımlandığı bu eser, herkesin ilgi alanı olan siyaseti en iyi vurgulayan cümle topluluklarıdır. İçerisinde bol eleştiri ve yazarın yorumlarından çıkarılacak sayısız ders vardır. Ancak bu eseri ele almandan önce Platon’un Devlet adlı eserini okumak okur için faydalı olacaktır.

Her halkın kral olduğu demokrasi, sadece aydın kişilerin yönetime giriştiği aristokrasi ve sadece kralın kral olduğu monarşi gibi devlet yönetim şekillerini de gördüğümüz kitap okuruna toplum sözleşmesi okumadan önce ve toplum sözleşmesi okuduktan sonra ciddi manada bir fikir farklılığı sunuyor.

Yasaları ile gerçek bir devlet babası olan Lykurgos, Atinalı Solon gibi kanun koyucularından bahsinin geçtiği eserde Sulla, Sezar gibi monark liderlere de yer veriyor ve yönetimin nasıl yıkıldığı biz okurlarına haklı sebeple göstererek sunuyor. Unutulmaması gereken şey ise her yönetim şekli yıkımına doğru başka bir yönetim şeklinin zemini oluşturuyor olmasıdır.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir vurgusunu ancak bilinçli toplumlarda görebiliriz. Aksi olduğu sürece yönetim şekli demokrasi olsa bile yürütme mekanizması bir monarşiden farksız olur. Despot, diktatör ya da Yunanlarda gördüğümüz tiranlar gibi halkın ezilmesine ve bütün yükün uyrukların sırtında olmasına sebebiyet verir. Ancak bilinçli bir toplumdaki uyruklar yürütme mekanizmasında bulunan kişilerin görevli olduğunu bilir ve en kısa zamanda gereğini yaparak hükümet değişikliğine gider. Demokrasi ortamı kadar hiçbir yönetim şekli isyana açık bir şekil değildir.

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi yerinde ve okur tarafından anlaşılmayacak hiçbir yazımı yoktur. Kitap dört bölüm halinde sunulmuştur. Sayfa kalitesi standart okurunu üzmeyecek şekildedir. Kitabın tek kötü tarafı bu güzel anlatım diliyle daha fazla zaman geçiremeyecek olmanızdır. Ancak bu kadar az sayfada bile birçok şeyi özleyecek ve bakış açınızı daha da genişleteceksiniz.

Sözün özü; siyaset toplum içerisinde yaşayan herkesin içerisinde bulunması gereken bir anlayıştır. Siyasetle ilgilenmiyorum demek ciddi oranda yaşamıyorum demekle aynı şeyi ima eder. Bu sebeple siyaset alanında fikir sahibi olmak, bu güzel yazar ile tanışmak için kitap kesinlikle okunulası ve şiddetle tavsiye edilesidir.

Sevgi ile kalın.

Son olarak bir kuş katliamında söz etmek isterim. Her yönetici kararı tabi ki de yasa değildir ve her yasa topluma hayırlı olacak diye de bir kaide içermemektedir. 20. Yüzyıl Çin lideri Mao Zedung Çin’de iyi bir tarım ortamı yaratmak isteğiyle hemen reformlara başladı. Serçelerin tarım alanlarına zarar vermesinden dolayı ise serçelerin öldürülmesi gerektiğini beyan edip, halka bu seferberliğin başladığını duyurdu. Hatta öyle bir hal aldı ki bu iş; en çok serçe öldürenler ödüllere layık görüldü. Tahminen 2 milyar serçe katliamı yapıldı. Ancak sonuç beklendiği gibi olmadı. Serçelerin olmayışı tarım alanlarında böceklerin türemesine ve tarım alanlarını mahvetmesiyle ciddi bir kıtlık meydana getirdi. Çin halkı ve lideri yaptıkları yanlışı anladılar, geç olsa da serçelere değer vermeye kutsal saymaya başladılar. Ama iş işten geçmişti. Daha sonrasında ise Rusya’dan serçe ithal edip hayatlarına devam ettiler. Tarihe ise en büyük kuş katliamı olarak yansıdı.

Neyse Hobbes'in dediği gibi insan insanın kurdudur.
152 syf.
·3 günde·9/10
Bir zamanlar insanlar dışarıda yürürken dahi düşünebiliyordu. Rousseau gibi. Düşünmekten kastım derin düşüncelere dalmaktır; kendini ve insanları sorgulamak gibi meşakkatli zihinsel çaba gerektiren düşüncelerden bahsediyorum. Bunu şimdi yaptığınızı düşünsenize, kendinizi sorguladığınız anlardan birinde bir arabanın altında kalmanız hiç de şaşırtıcı bir durum olmazdı. Arabaların ve insanların gürültüsünden düşünebilecek misiniz bakalım bir kere? İncelemeye neden bu konudan başladım bilmiyorum, günümüz dünyasında içinde bulunduğumuz 'imkanlar içindeki imkansızlıkları' bir kez daha dile getirmek istedim belki de. Toplumsal düzende en azından zihinsel manada zinde kalmak için imkanlar mevcut bir bakıma. Ama baktığınız zaman bu imkanlar yalnızca, 'imkanlar' dahilinde kalıyor. Mesela bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığınız sürece kütüphaneler inşa etmenin bir mantığı yoktur, değil mi?

Rousseau'nun diline, üslubuna hayran kaldığım bu eserinde birçok konuya değinilmiş. On adet gezintiden (gezintilerde düşlenen konular) oluşan eserde Rousseau, gerek çocukluğuna gidiyor, gerekse de yaşadığı dönemdeki sözde aydınların hatalarından söz ediyor. Bu eser Rousseau'nun okuduğum ilk eseri olduğundan kafamda oluşan Rousseau profilinin kesinliği yoktur, ben sadece bu kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalışıyorum. Rousseau bu eserinde bolca yalnızlık temasını işlemiş. Yalnızca işlemekle kalmamış kendi tecrübelerinden anlatmış bize yalnızlığı. Toplumumuzda bugün dahi insanların sıkıntılarının neredeyse tümü, insanların birbirlerini aşırı bir derecede ciddiye almalarından kaynaklanmakta bana göre. Birinin bizim hakkımızda dediği şeyleri o denli kafamıza takıyoruz ki, bunları mutlak gerçekler olarak kabul eder hale geliyoruz. İşte bunun gereksizliğinden bahsediyor Rousseau.

"Benim için yeryüzündeki her şey bitti." diyor. O dönemlerde Fransa'da tanınmış hale gelen Rousseau hakkında ileri geri konuşan öyle çok insan var ki, Rousseau, onlardan kurtulmanın tek yolunun onları görmemek olduğunu keşfediyor. Umut etmenin gereksiz olduğunu savunuyor Rousseau. Salt bir umuttan bahsetmiyor. Bizim insanlar için girdiğimiz umutlardan söz ediyor. Onların dediklerini ciddiye aldığımızdan dolayı, kendimizi onlara beğendirmeye çalışmamızın dünyanın en gereksiz uğraşı olduğunu belirten Rousseau, çeşitli yöntemlerle onlardan nasıl kurtulduğunu samimi bir dille anlatıyor. Rousseau'nun dilinden söz açılmışken bahsetmek istiyorum: Rousseau'nun öyle bir dili var ki onda okura kendini sunma duygusu, bu duygudan gelen çekince dahi yer etmemiş. Dolayısıyla öylesine bir açık dille size kendinden bahsediyor ki, elinizde olmadan Rousseau'ya güveniyor, onu seviyorsunuz. Rousseau kendi duygularını körleştirerek çevresindeki sorunlardan kurtulduğunu, hatta zaman zaman ormana, dağlara kaçıp kendini dinlediğini anlatıyor.

Bu eser bir 'öz-denemeler' gibidir. Zaten bunu Rousseau kendi de ifade eder: "Monteigne'le aynı işi yapıyor olsam da, amacım onunkinden farklı. Zira o Denemeler'ini salt başkaları için yazmışken, ben Düşlerim'i yalnızca kendim için yazıyorum." İnsanın mutluluğu kendi içinde de araması gerektiğinin, mutlu olmayı bilen birini hiçbir etkenin mutsuz edemeyeceğinin de altını çizen yazar bunları kendisi de deneyimlemiştir. Kişisel bir reform yapmamız gerektiğini söyleyen Rousseau'nun düşlerinden onlarca ders çıkartılabilir bana göre. Kimi bölümlerde felsefi konuları da irdeleyen Rousseau, yalan-doğru ilişkisini inceliyor. Söylenen şeyin yalan olarak değerlendirebilmesi için menfaat uğruna ve zarar vermek için söylenmiş olması gerektiğini savunuyor. Buna göre, menfaat gözetmeksizin ve zarar vermeden yalan söylemek bir tür kurmacadır ona göre; yalan söylemek değildir. Asıl 'doğru' insanın kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dahi dürüst olabilen kişidir ona göre.

Bir bakıma Rousseau'nun bu eseri bir uyanışı barındırıyor içinde.. Rousseau'nun insanlar üzerine vardığı yeni kararlar kendi açısından huzur bulmasına yaramakla kalmıyor bizlere de yol gösteriyor. Nefretin insanların gözünü nasıl kör ettiğini çok güzel bir şekilde yansıtmış. Buna göre, insanlar bir kişiden nefret etmek istiyorsa, ona nefret edilmeyi gerektirecek (onlara göre) olguları zaten yüklemiş, onu şekilden şekile sokmuş olurlar. Bu, Rousseau'ya göre bir körlüktür. Ve bana göre şu da vardır ki; kör insanlar en tehlikeli insanlardır. Bu kör insanlar çoğu gören kişiden iyi gördüklerini iddia ederler, bu da en tehlikeli şeydir. Tıpkı bencil bir insanın kendini en bilgili insan olarak görmesi gibi bu kör insanlar da kendilerinin en iyi gözlere sahip olduklarını iddia ederler. Ama o kör insanların 'iyi gören' gözlerinden de kaçabilmiştir Rousseau; "... ama sinirlenmeden onlara tahammül etmeyi öğrendiğimden beri üzerimdeki güçlerini kaybettiler." şeklinde ifade ederek bunu da anlatır.

Rousseau'nun döneminde de belki bu tür insanlar çoktu, bana göre günümüzde daha da çok. 'Gören körler'. Özellikle imkanların çoğaldığı günümüzde, insanlık bunu, yani imkanları elleriyle ittiği, ondan tam zıt yöne gittiği için belki de bu normal bir durum. İmkanlar arttıkça körlük derecesi de artıyor kanımca. Herhangi bir insana çok kolay ulaşabiliyoruz internet sayesinde, fakat bu kolaylık bizi belki de yanıltıyor; körleştiriyor. Kolaylık aldatıyor bizleri; insanları da kolayca kefelere yerleştiriyoruz hemen. Buna devam ettikçe, daha da kör oluyoruz her geçen gün, bir bakış açımız daha kararıyor, halbuki bakış açısı dediğimiz şey en değerli yetilerimizden biri değil midir? Umarım insanlık olarak bu körleşmeye bir son verebiliriz. Rousseau gibi...
768 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Émile, hakkında tek cümle kurmak gerekseydi, evlilik planı yaptığınız kişiye de okutup karşılıklı mütalaa etmedikçe o kişiyle evlenmeyin derdim. Bazı kitaplar vardır, devletin her vatandaşına okutması gerekir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde böyle bir kitap mesela. Émile de bunun gibi her bireyin okuması gerekli diye düşünüyorum.
Rousseau bu eserinde hayalinde bir çocuğu bebeklikten alıp evlilik çağına kadar yetiştiriyor. Her ne kadar çok uzun ve yer yer sıkıcı olabilen bir eser olsa da altını çizerek okunması gereken bir başucu kitabı bence. İlk bölüm bebeklik dönemi, beşinci bölüm ise émile'nin evliliğe hazırlandığı ve yuva kurduğu dönem. Aradaki bölümlerde de çocukluk ve ergenlik dönemleri üzerinde duruluyor.
Herkes okusun isterim ancak okuyamacak kişiler için aklımda kalan birkaç meseleyi yazmak istedim.
Öncelikle Émile'nin erkek çocuk olduğunu söylemek gerekir. Biraz gelenekçi gelebilir size ama insanın doğası gereği değerlendiriyor yazar sürekli durumu. Bu yüzden diyor ki bebeklikten çocukluğa kadar erkek çocuğun bakımından annesi sorumludur. Çocuklukla birlikte çocuğun asıl sorumlusu babasıdır. Çünkü toplumdaki yerini alana kadar babası rol modeli olacak.
Bu yüzden eşler arasında iş bölümünü gözetmek önemli.
Çocukluk döneminde çocuğa sadece nesneleri tanıtmak ve oyun oynatmak gerekir. Kullanmayacağı hiçbir bilgiyi öğretmeyin diyor. Oyun dönemini çok iyi kullanması gerektiğini söylüyor. Ayrıca bedenen çok kuvvetli yetişmesi, çok aktif bir çocuk olması gerekir diyor. İlk dönemlerde anlamayacağı ahlaki konuları açmayın diyor. Aklı ermeye başlayınca tamamen karakter ve beden eğitimi verin diyor. Güzel ahlâkı sizi taklit ederek öğrenecek çocuk. Siz baskıcı olursanız yalana teşvik olabilir, utangaç olabilir vs.
Yaşı daha ilerleyince sizin tercihinize göre güzel ahlâki ilkeleri dinden aldığınızı belli edecek şekilde eğitim verin diyor. Anlamayacağı dinî dogmaları ve kutsalları 10 yaş civarına bırakın. Buraya kadar sadece ahlak ve karakter eğitimi. Yersiz kibarlık öğretmeyin. Beslenmesi doğal olsun ayrıca. Çocukluğun erken döneminde tamamen duyu organlarına yönelik yetiştirin, nesneleri beş duyu ile tanısın. Resim çizdirerek çocukta mesafe, boyut, detaycı görüntü hafızası, renkler vs öğretilebilir. Bir de öğretmek demişken, gereksinim veya eğlence olmayan hiçbir şey ergenliğe kadar çocuğun kafasına kolay kolay girmeyecektir, bunu unutmayın.
Okuldaki gibi sıkıcı dersler çocuğu yetiştirmeyecek, vakit kaybı olacaktır. Çocuk doğa ile bütünleşsin, hayvanları gökyüzünü ağacı tanısın (Türkiye'de çok mümkün olmasa da).
Ergenlik döneminde de bu süreci uzatmak bedeninin gelişmesi için çok mühim. Cinsel dürtüleri ne kadar geciktirirseniz o kadar sağlıklı geçirir bu dönemi. Yazar avcılık öğretin diyor ama çağa uyarlarsak dövüş sporları ergenlik döneminde idealdir. Bu dönemde arkadaşları da dikkatli seçin, hayalgücü çocuğun ahlakını bozabilir, dürtüleri baskın hale geçebilir. Din eğitimi de bu dönemde verilmeye başlanmalı, ama nefret ettirmeden. Çocuğunuz dindar olsun diyorsanız akıl ve ahlâk temelli bir din eğitimi verin. Aksi halde imamlara(/papazlara), öğretmenlere bırakırsanız ya dinsiz olurlar yada dinci, bağnaz olurlar diyor. Bu insanlar yanlış karakter örneği sergileyerek sizin verdiğiniz eğitimi de bozabilirler, hiçbirine güvenmeyin.
Bu dönemde meslek eğitimi de verin kesinlikle. Hayatın zorluklarını görsün, alacağı diplomanın yanında her koşulda yapabileceği bir meslek de olsun diyor (kendisi marangozluk öğretti mesela). Ayrıca toplumun alt kesimini tanısın, aidiyet ve sorumluluk hissetsin her insana karşı.
Evlilik döneminde beraber eş aramaya başlanıyor. Özellikle yanlış kişileri gösteriyor ki başta, asıl eşinin kıymetini bilsin. Gerçek eşini denkliğe, ahlaka dikkat ederek seçiyor. Karakter herşeyden önemlidir, birinin eksikliği ötekinin kapatabileceği şey olsun diyor.
Kızı bulunca, iki yıllık bilinçli bir ayrılık dönemi var. Burda erkeği babalık ve toplumsal göreve hazırlıyor. Devlet vatandaş politika bürokrasi vs derslerini alıyor çocuk. Dünya görüşü şekilleniyor. Devleti kutsayacak biri değil, insan haklarını savunacak kimseyi ezdirmeyecek birini yetiştiriyor.
Bu dönemde kızla(Sophie) aralarında geçen bir şey vardı ki çok hoşuma gitti. İkisi de birbirine kitap öneriyor ve birbirlerinin ideal eş kavramını anlamaya çalışıyorlar. Günümüzde bunu kitaplarla olduğu gibi sinema, diziler ve tiyatro ile de yapılabilir. Eşiniz nasıl birini bekliyorsa bunlarla önünüze bir rol model koyuyor ki çok gerekli bir şey.
Özetle anne-babanın görev dağılımı, sorumlulukları ve toplumdaki yerlerine dair bilgi sahibi olmak istiyorsanız, çocuğunuz da karakterli iyi bir birey olsun istiyorsanız sürekli elinizin altında olması gereken, eşinizle karşılıklı etkileşim halinde değerlendirip uygulamanız gereken bir kitap. Okuyun, eşlerinize ve eş adaylarına mutlaka okutun, fikirlerini alın. Hayatî bir karar alacağınızı unutmayın. Dış görünüş, servet, meslekten ziyade asıl bakmanız gereken şeyleri öğreneceksiniz.
Umarım faydalı olur :)
104 syf.
·Puan vermedi
İlk okul yıllarımda hep merak ederdim, şu an kullandığımız kelimelere neden bu isimleri vermişler? mesela neden elmaya elma demişler de başka bir şey dememişler. Hatırlıyorum aynı kelimeyi defaten tekrar eder sonra kelime anlamsız gelmeye başlardı bir süreliğine :) Garip dimi ? Zaten ben çok garip çocuktum. hani o filmlerde sessiz, kendi halinde, insanlar tarafından garip görülen çocuk var ya işte o benim :) yani belki de onlar garipti bilemiyorum ama, tabi ki sürü baskın geldiğinden ben kendimi garip hissederdim. neyse bu başka bir hikayenin konusu.

Neden? ve Nasıl? oldu da bu diller oluştu? nasıl çıktı bu kelimeler insanların ağzından, ve nasıl milyonlarca kelime türedi? Fikirlerimizi pazara çıkarmanın yegane aracı olan bu dil ne kadar da esrarengiz öyle değil mi?

Bu gibi düşünceler sizin de kafanızı meşgul ediyorsa eğer, bu incelemeyi keyif alarak okuyacağınızı düşünüyorum..

insan düşünmeye başlamadan önce hisseder diyor jan jak Russo. Çünkü Düşünmek bilgi ister. Düşünmek, şeylere bağlıdır ve bu şeylerin oluşumu zaman ister. Ama hisler öyle mi? hisler, doğuştan gelir. Herhangi bir şeye gerek duymaksızın kullandığımız silahtır hisler.

İlk insanların tek derdi vardı temel gereksinimlerini karşılayarak içgüdüsel olarak hayatta kalmak.
İlk insanlar derken, yani bu koca yaşlı dünyada toplum olgusunun oluşmadığı dönemler de yaşayan, dağınık halde dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz, tek dertleri karınlarını doyurmak olan insanlardan bahsediyorum. Arada sırada karşılaşan ve sürekli bir savaş hali.

E peki dil dediğimiz araç bir temel gereksinim midir? Asla değildir. Çünkü Russonun da dediği gibi; meyveler elimizden kaçmaz, onları konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz. Veya yiyeceğimiz avı sessizce izleriz. Yani dil olmadan da yaşamımızı idame ettirebiliriz. Jestlerin dili yeterlidir anlaşmak için.

Jestlerin dili evet jestlerin dili insanların dağınık olarak yaşadığı dönemlerde yeterliydi anlaşmak için. Doğal gereksinimlerimizi sınırlı hareketlerle ifade ettik mi bizden kralı yoktu.

Eğer sadece doğal gereksinimlerimiz olsaydı, çok büyük olasılıkla hiç konuşmayabilirdik, ve sadece jestlerin diliyle eksiksiz anlaşabilirdik. Diyor Russo. Evet düşünsenize sadece açlık, susuzluk gibi gereksinimlerimizi ifade etmek için niye dil geliştirelim ki ? Bir çitanın ceylanı yakalaması için ağzının laf yapmasına gerek yok :) sadece koşması gerek. Zaten baktığımız zaman hala konuşan bir hayvan olmaması bu durumu kanıtlar niteliktedir.

Tabi Davut diyen kediyi saymazsak. https://www.youtube.com/watch?v=uU9IUUqRYz0 :)

Konuşan kedim olsun isterdim doğrusu Salem gibi :) neyse konumuza dönelim.

ne diyorduk hayvanların bir dil oluşturmaması. Yalnız Russo, karıncaların veya kuşların kendi aralarında anlaştığı bir iletişim sisteminin olduğunu inkar etmiyor elbette bu vardır diyor. Ama bu da jestlerin dilene girer diyor ve insanlar gibi aynı tür bin bir farklı dil oluşturmamıştır diyor. Yani Türkiye de yaşayan Kanada cinsi bir kedi, Kanada da yaşayan Kanada cinsi kediden farklı miyavlamaz. gibi gibi:)


Peki dili oluşturan bu ilk sesleri doğa, ağzımızdan nasıl aldı? Nasıl çıktı? Güçlü duygulanım sayesinde yani ki aşk, nefret, acıma, öfke gibi duygular. Bu duyguları yaşayan insan istem dışı olarak ilk sözlerini söyleme ihtiyacı duydu. Mesela Russonun da dediği gibi meyveleri konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz ama genç bir kalbi heyecanlandırmak için kelimelere ihtiyacımız olur :)


Bu insanların nasıl bir araya geldi? bu çok ayrı ve başlı başına bir Toplum Sözleşmesi kitap, lakin kısaca değinecek olursak bu bir araya geliş dış etken yani bir yanardağ patlaması, sel, fırtına yani bir kaos durumu ve Doğa insanları bir araya gelmeye mecbur kılıyor. bundan sonra enler çıkıyor artık. Güzel kavramı çirkin kavramı oluşuyor. Daha önce yalnız yaşayan insan bu tür şeylere ihtiyaç duymuyordu. İşte yok oluşumuz ilk sosyalleşmeyle başladı bir bakıma.

Diller evrildi, geliştikçe gelişti.

Siz bizim yetkinleştirdiklerimizden misinizi?

Yetkinleşme ilk bakıldığında olumlu bir şeymiş gibi gelebilir fekat baktığım zaman bu kadar yetkinleşmeseydik demiyor değilim. neyse bu uzar da uzar. Yetkinleşme Russo için önemli bir kavram. Ve insanın gelişimini buna bağlıyor. diyor ki insan sürekli bulunduğu durumu geliştirmeye ve üzerine koymaya meyillidir. Ve artık doğa durumundan çıkıp sosyalleşen insan hiçbir zaman geriye dönemez.

Kitabın çok küçük bir kısmını incelemeye çalıştım. Armoniler,Pesler, Tizler, mecazlı diller, öldürülen karısını on iki parçaya bölüp cevaben öldürenlerin kabilesine göndererek hiçbir sözün veremediği mesajı verenler. Müziğin tinselliği üzerine ve yazının ruhu üzerine söylemler... Güney dilleri, Kuzey dilleri vs. vs. daha nicesi hangi birini anlatayım ki. Yine tatmin olmadım. Kafamdaki incelemeyi yazamadım. Ama olsun yapacak bir şey yok..

Aklıma geldikçe geliyor; daha kitabı ikinciye okuduğumdan, neden ikinciye okuduğumdan Felan da bahsedecektim.

Okuduğunuz için teşekkürler...
184 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Başlamadan önce kitabın başlangıç ve sonuna :

https://ibb.co/enFZAf

Uygun olarak tabiki bunu dinleyerek başlayalım:

https://youtu.be/Z1_T7D8rGOc

Ne diyorduk? Hiçbir şey demiyorduk. Kalıveriyorduk...

İnsanlar tarafından hor görülmek midir? Başta öyle sanabiliriz, bilirim, bildim, dım... Ancak ilerledikçe, akan bir ırmağın kaynağından çıkıp, ne var ne yok alarak koskoca bir denize dökülmesi gibi... Korkunç görünüp de aslında olması gereken bir durum. Bunun üzerine daha konuşacaktım. Kiminle mi? Rousseau ile hatta aslında kendimle.

Umut... Umut başkalarının bıraktığı bir şey ise, onların egemenliğindesin demektir. Oyuncak gibi oynayıp türlü iftiralar ile bu insanlar onu beni seni iplerle kendilerine bağlayıp ordan oraya savuruyorlar... Bu insanlar dediğimiz el kısmısı. Bu tüm el çevrendeki aile, arkadaş, dost ne var ne yok hepsi. Ancak umut ışığını söndürüp beklentiyi yok edebilirsen (evet bunu yapmış) işte o zaman "umrumda değilsiniz ne haliniz varsa görün" ü samimi ve içten, gerçeklikle söylersin kendi benliğine... Umudun ve huzurun kendi içimizde olduğuna inanırsak bunu kabul edersek zaten bunu söylemeye bile gerek kalmaz.

Her şeyden sıyrılmak öyle kolay değildi tabiki. Ben bu aşamadayım daha, yolum çok uzun. Karamsarlık ve hiçlik duygusuna hapsolmuş vaziyetteydim. Belki de hala öyleyim. Bunu şu an kestiremiyorum. Yaşayarak göreceğim. Farkında olduğum birçok şey var; ancak o birçok şey ile yüzleşmeyi yavaş yavaş yapmaya özen gösteriyorum. Biliyorum ki bir anda olursa beni yıkacak.
Gerçek mutluluk bende...
Senin içinse sende...
Onun içinse onda...
Başka yerlerde aramaya devam ettikçe mutsuzluğa mahkumiyet kaçınılmaz son!

İnsanlardan soğudukça kendimizi onlardan soyutlarız ve onların bize kötülük yaptığını, "Ah ne yalnızım!" diyerek ağlamalarımızı hep başkalarına yüklemeye çalışırız. Halbuki tüm bu diğer insanlar bize en büyük faydayı sağlarlar: gerçekten mutluluğu bulmamızın yolunu göstererek.


Elbette ki mutlulukla birlikte acı denen kavram da eşlik eder yaşamımıza.
Yavaş yavaş endişeler daha az dokunmaya başlar ruhumuza. Bununla birlikte bizi üzen eski dostlar yahut ona benzer insanlar artık gözümüze acınacak bir haldeymiş gibi görünür. Ancak onlardan nefret edemezdim. Nefret edebilmek için kendimi sevmemek gereklidir diyor yazar bir yerde ve nefretin, varlığı sınırlandırıp küçültmekten başka bir işe yaramadığını anlatıyor. Üzerinde düşününce; ben nefret duygusu ile öfkeyi birbirine karıştırmışım. Zaten karmakarışık olan bilincim, sonunda bir açıklığın daha farkına vararak huzurla doluyor.
Üstelik günden güne özgürleştiğimi de farketmiş bulunuyorum:

" Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna asla inanmadım, özgürlük daha çok, yapmak istemediğini yapmamaktır." (Sayfa 110)

Lanet sorumluluklar dışında özgürüm!

Buraya kadar mı? Asla! Öyle çok şey var ki anlatılması gereken ancak kelimelere dökemediğim...
Derinliklerde kalmış öyle çok şey var ki bahsedilemeyecek insanlar ile ilgili. Bahsedilmiş olsa eğer bu benden olanlar olur.
Bunlar kitapta mı var yoksa bende mi? Buna ancak siz karar verebilirsiniz. Benim size bir şeyler anlatmamın size faydası olmaz zararı olur. İnsan kendine yetebilmek zorunda. Kendine insan olmayı... Zaten insan sadece kendisi için insandır. Kendi dışındakiler için ise bir vahşi...
Mutluluk ve acının beraberinde huzuru hissetmek en güzelidir.
Duygular ile düşünceler arasındaki bağ güçlü de olsa dengeyi bulmak önemlidir.

Her neyse şu an aşırı zırvalamış da olabilirim. Fizyolojik olarak hasta da olsam ruhum dinç ve ayakta. Önemli olan ayrı tutabilmek bedeni ve ruhu....

Her daim huzurla...
136 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Halkın ahlakı bozulup da oylar satın alınmaya başlandığı zaman, oy avcılarını yıldırıp dizginlemek ve düzenbazlara ihanet yollarını kapamak amacıyla, oyların artık gizli verilmesi uygun görüldü.

Sağlam insanların yiyip içtiği şey hastalara nasıl iyi gelmezse, ahlakı bozulmuş bir halkı, ahlakça sağlam bir halkın yasalarıyla yönetmeye kalkışmak da iyi olmaz.

Rousseau, bu eserinde çeşitli düşünürlere atıfta bulunarak, toplum, toplumsallık, yasa, kanun, yasacı ve ahlak gibi yüzyıllardır süregelen olguları analiz etmiş. Yazarın zaman zaman sunduğu örneklemleri ve kendine özgün analizleri okuduğunuz cümlenin noktasını gördükten sonra durup düşünmenizi sağlıyor.

Bize de bu sade akıcı ve bir o kadarda faydalı eseri okuyup sindirmek, özgün bir perspektif edinmek ayrıcalığı kalıyor.

Toplumca yaşadığımız şu zor günlerde daha sesli bir şekilde ;

Göğümüz mavi, umudumuz baki kalsın...
103 syf.
·2 günde
Eşitsizliğin gelişimi:
1) Kanun ve mülk hakkının oluşumu
2) İdarecilik kurumunun ortaya çıkması
3) Mantığa dayalı yönetimlerin keyfi güce dönüşmesi

Eşitsizliğin başlamasına sebep olan "kanun ve mülkiyet hakkını" biraz açarsak:

İlkel insanlar yerleşik hayata ve tarıma geçmeden önce sadece hayatta kalmak içgüdüsüyle yaşıyorlardı. Bunun için aralarında herhangi bir eşitsizlik yoktu. Zamanla yerleşik hayata ve tarıma geçilmesi ile insanlar arasındaki ilişkiler arttı. Bu ilişkiler toplumun küçük yapısı olan örgütlenmelerle başladı ve gelişti. Gelişen insan ilişkileri ile birlikte güzellik, değer ve itibar kavramlarının yansıması olarak tercih hissi doğdu. İlkel insanların daha iyi olanı tercih etmesi; iyi olanın kibirlenmesine ve diğerlerini küçümsemesine, kötü olanın ise utanmasına ve kıskançlık duymasına sebep oldu. Tarımın gelişmesi ile gelir fazlası ürünler değiştirilmeye başlandı. Bu kibrin ve kıskançlığın sarmış olduğu insanlar arasındaki rekabeti arttırdı. Daha fazla mülk elde etmek için kan dökmeye çalıp çırpmaya başlanıldı. Güçlülerin altında az mülkleri ile ezilmek istemeyen zayıflar birleşerek sözde eşitliği sağlayacak günümüze kadar uzanan, insanoğlunu aralıksız çalışmaya, köleliğe ve perişanlığa sürükleyen kanun ve mülkiyet hakkını oluşturdular. Ve eşitsizlik başlamış oldu.

Bu çıkarımlardan "Eşitlik, ilkel insanın tek başına var olmasıydı." sonucunu çıkarmak yanlış olmaz heralde.

Yazarın biyografisi

Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.

Yazar istatistikleri

  • 1.117 okur beğendi.
  • 7,8bin okur okudu.
  • 640 okur okuyor.
  • 7,6bin okur okuyacak.
  • 291 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları