Jean-Jacques Rousseau

Jean-Jacques Rousseau

8.3/10
475 Kişi
·
1.493
Okunma
·
363
Beğeni
·
7.805
Gösterim
Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.
Her kişi, kendi özgürlüğünden vazgeçebildiğinde bile, çocukların özgürlüğünü yok edemez; onlar insan ve özgür olarak doğarlar, özgürlükleri onlara aittir, onlardan başka hiç kimsenin bu özgürlük üzerinde tasarruf hakkı yoktur.
İtiraf ederim ki, tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra yaşayacağımız zamana faydası vardır. Ölme zamanı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne değeri var?
Hiç kimse aydınlıktan kafası karışmış, tutkularının ve kendisininkinden farklı koşullar hakkında yürüttüğü mantığın eziyet ettiği ilkel adamdan daha mutsuz olamaz.
Jean-Jacques Rousseau
Sayfa 50 - Yeryüzü Yayınevi
Yaptığımız hataların büyük çoğunluğu kendi ürünümüzdür; doğanın sunduğu basit, düzenli ve yalnız hayatı bırakmayarak hepsinden kurtulmuş olabilirdik. Doğa, insanın sağlıklı olmasını istediyse, şunu belirtme cesaretini kendimde görüyorum ki, derin düşünce doğallığa zıt bir insan halidir ve düşünen bir insan, yozlaşmış bir hayvandır.
Jean-Jacques Rousseau
Sayfa 35 - Yeryüzü Yayınevi
Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması anlamına geldiğine asla inanmadım. Özgürlük, daha ziyade, yapmak istemediğini yapmamaktır ve benim de devamlı peşinde koştuğum ve zaman zaman yakalayıp çağdaşlarımı çileden çıkardığım özgürlük budur. Zira bu devamlı çalışan ve oradan oraya koşuşturan hırslı insanlar, başkalarının özgür olmasından nefret ettikleri gibi kendileri için de özgürlük istemezler. Hatta arada bir istediklerini yapabildikleri ve başkaları üzerinde hakimiyet kurabildikleri sürece kendi özgürlüklerinden bile vazgeçebilirler. Bu insanlar, hayatları boyunca kendilerini istemedikleri şeyleri yapmaya zorlamış ve emir verebilmek uğruna her türlü esarete katlanmış insanlardır.
Jean-Jacques Rousseau
Sayfa 94 - Alakarga Yayınevi
Eşitsizliğin gelişimi:
1) Kanun ve mülk hakkının oluşumu
2) İdarecilik kurumunun ortaya çıkması
3) Mantığa dayalı yönetimlerin keyfi güce dönüşmesi

Eşitsizliğin başlamasına sebep olan "kanun ve mülkiyet hakkını" biraz açarsak:

İlkel insanlar yerleşik hayata ve tarıma geçmeden önce sadece hayatta kalmak içgüdüsüyle yaşıyorlardı. Bunun için aralarında herhangi bir eşitsizlik yoktu. Zamanla yerleşik hayata ve tarıma geçilmesi ile insanlar arasındaki ilişkiler arttı. Bu ilişkiler toplumun küçük yapısı olan örgütlenmelerle başladı ve gelişti. Gelişen insan ilişkileri ile birlikte güzellik, değer ve itibar kavramlarının yansıması olarak tercih hissi doğdu. İlkel insanların daha iyi olanı tercih etmesi; iyi olanın kibirlenmesine ve diğerlerini küçümsemesine, kötü olanın ise utanmasına ve kıskançlık duymasına sebep oldu. Tarımın gelişmesi ile gelir fazlası ürünler değiştirilmeye başlandı. Bu kibrin ve kıskançlığın sarmış olduğu insanlar arasındaki rekabeti arttırdı. Daha fazla mülk elde etmek için kan dökmeye çalıp çırpmaya başlanıldı. Güçlülerin altında az mülkleri ile ezilmek istemeyen zayıflar birleşerek sözde eşitliği sağlayacak günümüze kadar uzanan, insanoğlunu aralıksız çalışmaya, köleliğe ve perişanlığa sürükleyen kanun ve mülkiyet hakkını oluşturdular. Ve eşitsizlik başlamış oldu.

Bu çıkarımlardan "Eşitlik, ilkel insanın tek başına var olmasıydı." sonucunu çıkarmak yanlış olmaz heralde.
Bir zamanlar insanlar dışarıda yürürken dahi düşünebiliyordu. Rousseau gibi. Düşünmekten kastım derin düşüncelere dalmaktır; kendini ve insanları sorgulamak gibi meşakkatli zihinsel çaba gerektiren düşüncelerden bahsediyorum. Bunu şimdi yaptığınızı düşünsenize, kendinizi sorguladığınız anlardan birinde bir arabanın altında kalmanız hiç de şaşırtıcı bir durum olmazdı. Arabaların ve insanların gürültüsünden düşünebilecek misiniz bakalım bir kere? İncelemeye neden bu konudan başladım bilmiyorum, günümüz dünyasında içinde bulunduğumuz 'imkanlar içindeki imkansızlıkları' bir kez daha dile getirmek istedim belki de. Toplumsal düzende en azından zihinsel manada zinde kalmak için imkanlar mevcut bir bakıma. Ama baktığınız zaman bu imkanlar yalnızca, 'imkanlar' dahilinde kalıyor. Mesela bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığınız sürece kütüphaneler inşa etmenin bir mantığı yoktur, değil mi?

Rousseau'nun diline, üslubuna hayran kaldığım bu eserinde birçok konuya değinilmiş. On adet gezintiden (gezintilerde düşlenen konular) oluşan eserde Rousseau, gerek çocukluğuna gidiyor, gerekse de yaşadığı dönemdeki sözde aydınların hatalarından söz ediyor. Bu eser Rousseau'nun okuduğum ilk eseri olduğundan kafamda oluşan Rousseau profilinin kesinliği yoktur, ben sadece bu kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalışıyorum. Rousseau bu eserinde bolca yalnızlık temasını işlemiş. Yalnızca işlemekle kalmamış kendi tecrübelerinden anlatmış bize yalnızlığı. Toplumumuzda bugün dahi insanların sıkıntılarının neredeyse tümü, insanların birbirlerini aşırı bir derecede ciddiye almalarından kaynaklanmakta bana göre. Birinin bizim hakkımızda dediği şeyleri o denli kafamıza takıyoruz ki, bunları mutlak gerçekler olarak kabul eder hale geliyoruz. İşte bunun gereksizliğinden bahsediyor Rousseau.

"Benim için yeryüzündeki her şey bitti." diyor. O dönemlerde Fransa'da tanınmış hale gelen Rousseau hakkında ileri geri konuşan öyle çok insan var ki, Rousseau, onlardan kurtulmanın tek yolunun onları görmemek olduğunu keşfediyor. Umut etmenin gereksiz olduğunu savunuyor Rousseau. Salt bir umuttan bahsetmiyor. Bizim insanlar için girdiğimiz umutlardan söz ediyor. Onların dediklerini ciddiye aldığımızdan dolayı, kendimizi onlara beğendirmeye çalışmamızın dünyanın en gereksiz uğraşı olduğunu belirten Rousseau, çeşitli yöntemlerle onlardan nasıl kurtulduğunu samimi bir dille anlatıyor. Rousseau'nun dilinden söz açılmışken bahsetmek istiyorum: Rousseau'nun öyle bir dili var ki onda okura kendini sunma duygusu, bu duygudan gelen çekince dahi yer etmemiş. Dolayısıyla öylesine bir açık dille size kendinden bahsediyor ki, elinizde olmadan Rousseau'ya güveniyor, onu seviyorsunuz. Rousseau kendi duygularını körleştirerek çevresindeki sorunlardan kurtulduğunu, hatta zaman zaman ormana, dağlara kaçıp kendini dinlediğini anlatıyor.

Bu eser bir 'öz-denemeler' gibidir. Zaten bunu Rousseau kendi de ifade eder: "Monteigne'le aynı işi yapıyor olsam da, amacım onunkinden farklı. Zira o Denemeler'ini salt başkaları için yazmışken, ben Düşlerim'i yalnızca kendim için yazıyorum." İnsanın mutluluğu kendi içinde de araması gerektiğinin, mutlu olmayı bilen birini hiçbir etkenin mutsuz edemeyeceğinin de altını çizen yazar bunları kendisi de deneyimlemiştir. Kişisel bir reform yapmamız gerektiğini söyleyen Rousseau'nun düşlerinden onlarca ders çıkartılabilir bana göre. Kimi bölümlerde felsefi konuları da irdeleyen Rousseau, yalan-doğru ilişkisini inceliyor. Söylenen şeyin yalan olarak değerlendirebilmesi için menfaat uğruna ve zarar vermek için söylenmiş olması gerektiğini savunuyor. Buna göre, menfaat gözetmeksizin ve zarar vermeden yalan söylemek bir tür kurmacadır ona göre; yalan söylemek değildir. Asıl 'doğru' insanın kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dahi dürüst olabilen kişidir ona göre.

Bir bakıma Rousseau'nun bu eseri bir uyanışı barındırıyor içinde.. Rousseau'nun insanlar üzerine vardığı yeni kararlar kendi açısından huzur bulmasına yaramakla kalmıyor bizlere de yol gösteriyor. Nefretin insanların gözünü nasıl kör ettiğini çok güzel bir şekilde yansıtmış. Buna göre, insanlar bir kişiden nefret etmek istiyorsa, ona nefret edilmeyi gerektirecek (onlara göre) olguları zaten yüklemiş, onu şekilden şekile sokmuş olurlar. Bu, Rousseau'ya göre bir körlüktür. Ve bana göre şu da vardır ki; kör insanlar en tehlikeli insanlardır. Bu kör insanlar çoğu gören kişiden iyi gördüklerini iddia ederler, bu da en tehlikeli şeydir. Tıpkı bencil bir insanın kendini en bilgili insan olarak görmesi gibi bu kör insanlar da kendilerinin en iyi gözlere sahip olduklarını iddia ederler. Ama o kör insanların 'iyi gören' gözlerinden de kaçabilmiştir Rousseau; "... ama sinirlenmeden onlara tahammül etmeyi öğrendiğimden beri üzerimdeki güçlerini kaybettiler." şeklinde ifade ederek bunu da anlatır.

Rousseau'nun döneminde de belki bu tür insanlar çoktu, bana göre günümüzde daha da çok. 'Gören körler'. Özellikle imkanların çoğaldığı günümüzde, insanlık bunu, yani imkanları elleriyle ittiği, ondan tam zıt yöne gittiği için belki de bu normal bir durum. İmkanlar arttıkça körlük derecesi de artıyor kanımca. Herhangi bir insana çok kolay ulaşabiliyoruz internet sayesinde, fakat bu kolaylık bizi belki de yanıltıyor; körleştiriyor. Kolaylık aldatıyor bizleri; insanları da kolayca kefelere yerleştiriyoruz hemen. Buna devam ettikçe, daha da kör oluyoruz her geçen gün, bir bakış açımız daha kararıyor, halbuki bakış açısı dediğimiz şey en değerli yetilerimizden biri değil midir? Umarım insanlık olarak bu körleşmeye bir son verebiliriz. Rousseau gibi...
Toplum Sözleşmesi, az okunan, ama üzerinde durmadan söz edilen eserlerin başında gelir. Duymayanınız yoktur heralde, peki okuyanınız? 250 yıl olmuş Jean-Jacques Rousseau bu kitabı yazalı. (Bu arada ismi çok iyi değil mi, can cak russo) O dönemin şartlarında böyle bir kitap yazmak, fikir üretmek ve asırlar sonra bile güncelliğini geçerliğini yitirmemesi kitabın önemini anlatmaya yeter heralde. Kitap dört bölümden oluşuyor; birinci bölüm toplumun sözleşmeye kurulduğundan, ikinci bölüm egemen varlıktan, üçüncü bölüm hükümetler üzerinden sistemlerden ve son bölümde sistemin işleyişinden bahsediyor.
Jacques Rousseau, kitabı yazma sebebinden bahsederken, #24672738 "Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen varlığın bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için, kamu işlerinde sözlerimin etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir." diyor. Bu da bizim apolitik gençlerimize biraz ders olur umarım.
Kitabı okurken bir çok yerini not aldım, galiba daha sonra da okuyacağım bir kitap. Sizde geciktirmeyin okuyun.
Lisedeyken 'Atatürk'ün etkilendiği kitaplar, yazarlar vs.' tadında bir konu işlemiştik tarih dersinde; Rousseau ve Toplum Sözleşmesi de bu konunun içinde idi. Bu açıdan, Toplum Sözleşmesi'ni olabilecek en açık zihinle okudum ki çok şey ifade etti benim için. Zira Rousseau'nun titizlikle uyardığı üzre dikkatle okumasanız bile, cumhuriyetimizin kuruluş aşamaları, devamındaki önemli süreçler ve değişiklikler bu kitapta rahatlıkla göze/fikre takılabilir. Misal, Kitap IV; 'Roma'nın Comitiaları' diye bir başlık var, o başlık altında, yüz dokuzuncu sayfada, "Köylülerin çalışmayla geçen sade yaşamları, burjuvaların aylak ve tembel yaşamlarından üstün tutuldu." denerek başlanan bir kısım söz konusu. Eminim, hepinize tanıdık gelecektir: "Köylü, milletin efendisidir."

Genel itibariyle kitabın içeriğine gelecek olursak şayet, Kitap I, ilk paragraf dikkatimizi çekmelidir: "...hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaştırmaya çalışacağım." Hemen her kitapta karşımıza çıkan, kitabın içeriğini tek cümleyle -bazen de uzunca bir paragrafla- özetleyen sözler vardır, sanırım, Toplum Sözleşmesi'ndeki de bu. Sayfaları çevirdikçe, Rousseau, varsayımsal sözleşmenin hangi şartlar altında oluştuğunu, nasıl işlerliğini devam ettirdiğini ya da ettirebileceğini bu sözüne dayalı olarak açıklarken siz de ona şahit olacaksınız. Ve bence özellikle dikkat edilmesi gereken de şu: bu sözleşmenin genel isteme (irade) bağlı olarak feshedilebilirliği.

Hemen hemen hepsinde aynı şeylerden söz edilen yarı yarıya buruk incelemelerden bunaldıysanız, muhakkak okumalı ve hatta üzerine bir şeyler daha okuyarak çıkarımlarınızı karşılaştırmalısınız. İyi okumalar.
Kitapta yasama, hükümet ve halk incelenmiş. Yasama ile yürütmenin fonksiyonları en temel anlamda incelenmiş. Yazar temsili demokrasiye tamamen karşı çıkmış. Ona göre halk temsilci, vekil seçtiği zaman köle durumuna düşer. Yunan şehir devletlerinde olduğu gibi halkın direk yasamaya katılması gerektiğini savunuyor. Tabi yazarın yaşadığı 18. yy’da sanayi ile beraber nüfus patlaması olduğundan bu imkansız olsa da aslında günümüz dünyasında teknoloji geliştiğinden bu pek de imkansız gibi durmuyor.
Yazar hükümetin sadece görevli bir memur olduğunu düşünüyor. Yargının ise yasama ve anayasadan tamamen bağımsız bir organ olması gerektiğini düşünüyor.

Devletlerin yapısı, ömrü, işlerliği hakkında ayrı ayrı üzerinde durulabilecek bir çok tespit var. Özellikle ülkemizin rejiminin değiştirilmeye çalışıldığı bu zamanda okunması şart bir kitap.

Dili sade, fakat kavram çok fazla. Hukuk öğrenimi görmüş olmama rağmen bir çok cümleyi tekrarlayarak okumak durumunda kaldım. Tabi bu aynı zamanda öğrenimimin eksikliğine de delildir. Bir kaç sene sonra tekrar okumam gerek sanırım.
İyi okumalar dilerim.
Bütün bu makineleri edinip toplayacak zamanı uygar insana verin;vahşi insanı kolayca aşacağından şüphe edilmez ama daha da eşit olmayan şartlar altında bir kavga görmek istiyorsanız,o vahşi insanla bu uygar insanı,çırılçıplak ve silahsız olarak birbirinin karşısına koyun;bütün güçlerini aralıksız olarak el altında bulundurmanın,her türlü olaya karşı her zaman hazırlıklı bulunmanın ve her zaman bağdaşık bir bütün olarak kendini göstermenin üstünlüğünü hemen anlayacaksınız.
Yazar bu kitabında hayali bir öğrenci bulup onun yaşı sağlığı ve yetenekleriyle olduğu gibi kabul etmiştir. Bu öğrencinin ismi Emile'dir. Emile yetimdir. Yazar öyle bir öğrenci ya da insan modeli gösteriyor ki kendisinden başka hiçbir rehbere muhtaç olmayacak tarzda eğitmeyi kararlaştırıliyor. Biz öğretmen adayları için gerçekten de çok şey öğrenebileceğimiz bir eserdir.
Çok şükür bir kitabın daha sonuna geldim. Biraz oflaya biraz puflaya , otura kalka bitirdim. Yorumuma gelince,

Kitapta yazarın tespitleri gayet yerinde. Kitap belki edebi olarak bir şeyler katabilir ama çok sıkılarak okuduğumu söylemeden geçmeyeceğim. Normalde dört vermeyi düşünüyordum ama sonlara doğru azıcık güzelleşince beş verdim. Şimdiden söyleyeyim herkesin seveceği,akıcı ve bir oturuşta bitirilecek tarz bir kitap değil. Okumak isteyenlere iyi okumalar.Ayrıca belirtmek istediğim bir şey de yayın evinin kullandığı puntonun küçük ve yazılarının sık olması akıcılığı oldukça etkiledi.
Bu kitap hakkında aldığım günden beri bir inceleme yazmayı düşündüm. Nasıl başlasam, nereden başlasam bilemiyorum. Öncelikle hangi güzel sıfatın bu kitabı övmeye ve bendeki tesirini anlatmaya yeterli geleceğini düşünüyor ve bunu izahate yetecek herhangi bir sıfat bulamıyorum. Kitap hiç bitmesin istedim. Defalarca okuyabilirim. Rousseau'nun insanlar ve hayat üzerine düşüncelerini, yaşadıklarından kendisine çıkardığı dersleri içeren ve bunları adeta kendisine ve insanlığa bir not olarak düştüğü bu kitapta, hayal kırıklığına uğramış, bütün güzel duyguları ve iyi niyeti defalarca suistimal edilmiş bir adamın gözünden bakıyorsunuz hayata. Bu öyle bir adam ki, artık insanlar onda kin duygusunu ve intikam alma isteğini bile bırakmamışlar. Hemen her cümlesinin altını çizdiğim bu kitap, benim başucu kitabım oldu. Bu kadar geç keşfettiğim için kendime kızmakla birlikte böyle güzel bir kitabı en nihayetinde keşfettiğim için de büyük mutluluk duyuyorum.
4 bölümden oluşmakta. Realist yaklaşım ile kaleme alınmış; eleştirmekten korkmayan, doğrularını savunan bir tarzı var yazarın. Kitaba genel olarak bakarsak bir politika analizi ve eleştirisi görüyoruz.

Kitapla ilgili yazımız : http://1cay1kitap.com/toplum-sozlesmesi/

Yazarın biyografisi

Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.

Yazar istatistikleri

  • 363 okur beğendi.
  • 1.493 okur okudu.
  • 91 okur okuyor.
  • 1.910 okur okuyacak.
  • 59 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları