Jean-Jacques Rousseau

Jean-Jacques Rousseau

Yazar
8.3/10
600 Kişi
·
1.948
Okunma
·
482
Beğeni
·
13.026
Gösterim
Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.
Her kişi, kendi özgürlüğünden vazgeçebildiğinde bile, çocukların özgürlüğünü yok edemez; onlar insan ve özgür olarak doğarlar, özgürlükleri onlara aittir, onlardan başka hiç kimsenin bu özgürlük üzerinde tasarruf hakkı yoktur.
Yalnızlığı seviyorsam, buna şaşmak mı gerekir? İnsanların yüzünde düşmanlıktan başka bir şey görmüyorum, oysa doğa daima bana gülüyor.
İtiraf ederim ki, tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra yaşayacağımız zamana faydası vardır. Ölme zamanı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne değeri var?
Gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve olmayacaktır.

Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil.
Jean-Jacques Rousseau
Sayfa 63 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 21.Basım
...yapayalnız bir insan veya onların deyişiyle insanlardan kaçan, insan düşmanı biri oldum, çünkü en korkunç yalnızlık bile bana, ihanet ve kinle beslenen kötü bir toplumsal yaşamdan daha tercih edilir göründü.
Eşitsizliğin gelişimi:
1) Kanun ve mülk hakkının oluşumu
2) İdarecilik kurumunun ortaya çıkması
3) Mantığa dayalı yönetimlerin keyfi güce dönüşmesi

Eşitsizliğin başlamasına sebep olan "kanun ve mülkiyet hakkını" biraz açarsak:

İlkel insanlar yerleşik hayata ve tarıma geçmeden önce sadece hayatta kalmak içgüdüsüyle yaşıyorlardı. Bunun için aralarında herhangi bir eşitsizlik yoktu. Zamanla yerleşik hayata ve tarıma geçilmesi ile insanlar arasındaki ilişkiler arttı. Bu ilişkiler toplumun küçük yapısı olan örgütlenmelerle başladı ve gelişti. Gelişen insan ilişkileri ile birlikte güzellik, değer ve itibar kavramlarının yansıması olarak tercih hissi doğdu. İlkel insanların daha iyi olanı tercih etmesi; iyi olanın kibirlenmesine ve diğerlerini küçümsemesine, kötü olanın ise utanmasına ve kıskançlık duymasına sebep oldu. Tarımın gelişmesi ile gelir fazlası ürünler değiştirilmeye başlandı. Bu kibrin ve kıskançlığın sarmış olduğu insanlar arasındaki rekabeti arttırdı. Daha fazla mülk elde etmek için kan dökmeye çalıp çırpmaya başlanıldı. Güçlülerin altında az mülkleri ile ezilmek istemeyen zayıflar birleşerek sözde eşitliği sağlayacak günümüze kadar uzanan, insanoğlunu aralıksız çalışmaya, köleliğe ve perişanlığa sürükleyen kanun ve mülkiyet hakkını oluşturdular. Ve eşitsizlik başlamış oldu.

Bu çıkarımlardan "Eşitlik, ilkel insanın tek başına var olmasıydı." sonucunu çıkarmak yanlış olmaz heralde.
Bir zamanlar insanlar dışarıda yürürken dahi düşünebiliyordu. Rousseau gibi. Düşünmekten kastım derin düşüncelere dalmaktır; kendini ve insanları sorgulamak gibi meşakkatli zihinsel çaba gerektiren düşüncelerden bahsediyorum. Bunu şimdi yaptığınızı düşünsenize, kendinizi sorguladığınız anlardan birinde bir arabanın altında kalmanız hiç de şaşırtıcı bir durum olmazdı. Arabaların ve insanların gürültüsünden düşünebilecek misiniz bakalım bir kere? İncelemeye neden bu konudan başladım bilmiyorum, günümüz dünyasında içinde bulunduğumuz 'imkanlar içindeki imkansızlıkları' bir kez daha dile getirmek istedim belki de. Toplumsal düzende en azından zihinsel manada zinde kalmak için imkanlar mevcut bir bakıma. Ama baktığınız zaman bu imkanlar yalnızca, 'imkanlar' dahilinde kalıyor. Mesela bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığınız sürece kütüphaneler inşa etmenin bir mantığı yoktur, değil mi?

Rousseau'nun diline, üslubuna hayran kaldığım bu eserinde birçok konuya değinilmiş. On adet gezintiden (gezintilerde düşlenen konular) oluşan eserde Rousseau, gerek çocukluğuna gidiyor, gerekse de yaşadığı dönemdeki sözde aydınların hatalarından söz ediyor. Bu eser Rousseau'nun okuduğum ilk eseri olduğundan kafamda oluşan Rousseau profilinin kesinliği yoktur, ben sadece bu kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalışıyorum. Rousseau bu eserinde bolca yalnızlık temasını işlemiş. Yalnızca işlemekle kalmamış kendi tecrübelerinden anlatmış bize yalnızlığı. Toplumumuzda bugün dahi insanların sıkıntılarının neredeyse tümü, insanların birbirlerini aşırı bir derecede ciddiye almalarından kaynaklanmakta bana göre. Birinin bizim hakkımızda dediği şeyleri o denli kafamıza takıyoruz ki, bunları mutlak gerçekler olarak kabul eder hale geliyoruz. İşte bunun gereksizliğinden bahsediyor Rousseau.

"Benim için yeryüzündeki her şey bitti." diyor. O dönemlerde Fransa'da tanınmış hale gelen Rousseau hakkında ileri geri konuşan öyle çok insan var ki, Rousseau, onlardan kurtulmanın tek yolunun onları görmemek olduğunu keşfediyor. Umut etmenin gereksiz olduğunu savunuyor Rousseau. Salt bir umuttan bahsetmiyor. Bizim insanlar için girdiğimiz umutlardan söz ediyor. Onların dediklerini ciddiye aldığımızdan dolayı, kendimizi onlara beğendirmeye çalışmamızın dünyanın en gereksiz uğraşı olduğunu belirten Rousseau, çeşitli yöntemlerle onlardan nasıl kurtulduğunu samimi bir dille anlatıyor. Rousseau'nun dilinden söz açılmışken bahsetmek istiyorum: Rousseau'nun öyle bir dili var ki onda okura kendini sunma duygusu, bu duygudan gelen çekince dahi yer etmemiş. Dolayısıyla öylesine bir açık dille size kendinden bahsediyor ki, elinizde olmadan Rousseau'ya güveniyor, onu seviyorsunuz. Rousseau kendi duygularını körleştirerek çevresindeki sorunlardan kurtulduğunu, hatta zaman zaman ormana, dağlara kaçıp kendini dinlediğini anlatıyor.

Bu eser bir 'öz-denemeler' gibidir. Zaten bunu Rousseau kendi de ifade eder: "Monteigne'le aynı işi yapıyor olsam da, amacım onunkinden farklı. Zira o Denemeler'ini salt başkaları için yazmışken, ben Düşlerim'i yalnızca kendim için yazıyorum." İnsanın mutluluğu kendi içinde de araması gerektiğinin, mutlu olmayı bilen birini hiçbir etkenin mutsuz edemeyeceğinin de altını çizen yazar bunları kendisi de deneyimlemiştir. Kişisel bir reform yapmamız gerektiğini söyleyen Rousseau'nun düşlerinden onlarca ders çıkartılabilir bana göre. Kimi bölümlerde felsefi konuları da irdeleyen Rousseau, yalan-doğru ilişkisini inceliyor. Söylenen şeyin yalan olarak değerlendirebilmesi için menfaat uğruna ve zarar vermek için söylenmiş olması gerektiğini savunuyor. Buna göre, menfaat gözetmeksizin ve zarar vermeden yalan söylemek bir tür kurmacadır ona göre; yalan söylemek değildir. Asıl 'doğru' insanın kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dahi dürüst olabilen kişidir ona göre.

Bir bakıma Rousseau'nun bu eseri bir uyanışı barındırıyor içinde.. Rousseau'nun insanlar üzerine vardığı yeni kararlar kendi açısından huzur bulmasına yaramakla kalmıyor bizlere de yol gösteriyor. Nefretin insanların gözünü nasıl kör ettiğini çok güzel bir şekilde yansıtmış. Buna göre, insanlar bir kişiden nefret etmek istiyorsa, ona nefret edilmeyi gerektirecek (onlara göre) olguları zaten yüklemiş, onu şekilden şekile sokmuş olurlar. Bu, Rousseau'ya göre bir körlüktür. Ve bana göre şu da vardır ki; kör insanlar en tehlikeli insanlardır. Bu kör insanlar çoğu gören kişiden iyi gördüklerini iddia ederler, bu da en tehlikeli şeydir. Tıpkı bencil bir insanın kendini en bilgili insan olarak görmesi gibi bu kör insanlar da kendilerinin en iyi gözlere sahip olduklarını iddia ederler. Ama o kör insanların 'iyi gören' gözlerinden de kaçabilmiştir Rousseau; "... ama sinirlenmeden onlara tahammül etmeyi öğrendiğimden beri üzerimdeki güçlerini kaybettiler." şeklinde ifade ederek bunu da anlatır.

Rousseau'nun döneminde de belki bu tür insanlar çoktu, bana göre günümüzde daha da çok. 'Gören körler'. Özellikle imkanların çoğaldığı günümüzde, insanlık bunu, yani imkanları elleriyle ittiği, ondan tam zıt yöne gittiği için belki de bu normal bir durum. İmkanlar arttıkça körlük derecesi de artıyor kanımca. Herhangi bir insana çok kolay ulaşabiliyoruz internet sayesinde, fakat bu kolaylık bizi belki de yanıltıyor; körleştiriyor. Kolaylık aldatıyor bizleri; insanları da kolayca kefelere yerleştiriyoruz hemen. Buna devam ettikçe, daha da kör oluyoruz her geçen gün, bir bakış açımız daha kararıyor, halbuki bakış açısı dediğimiz şey en değerli yetilerimizden biri değil midir? Umarım insanlık olarak bu körleşmeye bir son verebiliriz. Rousseau gibi...
Toplum Sözleşmesi, az okunan, ama üzerinde durmadan söz edilen eserlerin başında gelir. Duymayanınız yoktur heralde, peki okuyanınız? 250 yıl olmuş Jean-Jacques Rousseau bu kitabı yazalı. (Bu arada ismi çok iyi değil mi, can cak russo) O dönemin şartlarında böyle bir kitap yazmak, fikir üretmek ve asırlar sonra bile güncelliğini geçerliğini yitirmemesi kitabın önemini anlatmaya yeter heralde. Kitap dört bölümden oluşuyor; birinci bölüm toplumun sözleşmeye kurulduğundan, ikinci bölüm egemen varlıktan, üçüncü bölüm hükümetler üzerinden sistemlerden ve son bölümde sistemin işleyişinden bahsediyor.
Jacques Rousseau, kitabı yazma sebebinden bahsederken, #24672738 "Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen varlığın bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için, kamu işlerinde sözlerimin etkisi ne denli az da olsa, oy verme hakkım bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir." diyor. Bu da bizim apolitik gençlerimize biraz ders olur umarım.
Kitabı okurken bir çok yerini not aldım, galiba daha sonra da okuyacağım bir kitap. Sizde geciktirmeyin okuyun.
Başlamadan önce kitabın başlangıç ve sonuna :

https://ibb.co/enFZAf

Uygun olarak tabiki bunu dinleyerek başlayalım:

https://youtu.be/Z1_T7D8rGOc

Ne diyorduk? Hiçbir şey demiyorduk. Kalıveriyorduk...

İnsanlar tarafından hor görülmek midir? Başta öyle sanabiliriz, bilirim, bildim, dım... Ancak ilerledikçe, akan bir ırmağın kaynağından çıkıp, ne var ne yok alarak koskoca bir denize dökülmesi gibi... Korkunç görünüp de aslında olması gereken bir durum. Bunun üzerine daha konuşacaktım. Kiminle mi? Rousseau ile hatta aslında kendimle.

Umut... Umut başkalarının bıraktığı bir şey ise, onların egemenliğindesin demektir. Oyuncak gibi oynayıp türlü iftiralar ile bu insanlar onu beni seni iplerle kendilerine bağlayıp ordan oraya savuruyorlar... Bu insanlar dediğimiz el kısmısı. Bu tüm el çevrendeki aile, arkadaş, dost ne var ne yok hepsi. Ancak umut ışığını söndürüp beklentiyi yok edebilirsen (evet bunu yapmış) işte o zaman "umrumda değilsiniz ne haliniz varsa görün" ü samimi ve içten, gerçeklikle söylersin kendi benliğine... Umudun ve huzurun kendi içimizde olduğuna inanırsak bunu kabul edersek zaten bunu söylemeye bile gerek kalmaz.

Her şeyden sıyrılmak öyle kolay değildi tabiki. Ben bu aşamadayım daha, yolum çok uzun. Karamsarlık ve hiçlik duygusuna hapsolmuş vaziyetteydim. Belki de hala öyleyim. Bunu şu an kestiremiyorum. Yaşayarak göreceğim. Farkında olduğum birçok şey var; ancak o birçok şey ile yüzleşmeyi yavaş yavaş yapmaya özen gösteriyorum. Biliyorum ki bir anda olursa beni yıkacak.
Gerçek mutluluk bende...
Senin içinse sende...
Onun içinse onda...
Başka yerlerde aramaya devam ettikçe mutsuzluğa mahkumiyet kaçınılmaz son!

İnsanlardan soğudukça kendimizi onlardan soyutlarız ve onların bize kötülük yaptığını, "Ah ne yalnızım!" diyerek ağlamalarımızı hep başkalarına yüklemeye çalışırız. Halbuki tüm bu diğer insanlar bize en büyük faydayı sağlarlar: gerçekten mutluluğu bulmamızın yolunu göstererek.


Elbette ki mutlulukla birlikte acı denen kavram da eşlik eder yaşamımıza.
Yavaş yavaş endişeler daha az dokunmaya başlar ruhumuza. Bununla birlikte bizi üzen eski dostlar yahut ona benzer insanlar artık gözümüze acınacak bir haldeymiş gibi görünür. Ancak onlardan nefret edemezdim. Nefret edebilmek için kendimi sevmemek gereklidir diyor yazar bir yerde ve nefretin, varlığı sınırlandırıp küçültmekten başka bir işe yaramadığını anlatıyor. Üzerinde düşününce; ben nefret duygusu ile öfkeyi birbirine karıştırmışım. Zaten karmakarışık olan bilincim, sonunda bir açıklığın daha farkına vararak huzurla doluyor.
Üstelik günden güne özgürleştiğimi de farketmiş bulunuyorum:

" Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna asla inanmadım, özgürlük daha çok, yapmak istemediğini yapmamaktır." (Sayfa 110)

Lanet sorumluluklar dışında özgürüm!

Buraya kadar mı? Asla! Öyle çok şey var ki anlatılması gereken ancak kelimelere dökemediğim...
Derinliklerde kalmış öyle çok şey var ki bahsedilemeyecek insanlar ile ilgili. Bahsedilmiş olsa eğer bu benden olanlar olur.
Bunlar kitapta mı var yoksa bende mi? Buna ancak siz karar verebilirsiniz. Benim size bir şeyler anlatmamın size faydası olmaz zararı olur. İnsan kendine yetebilmek zorunda. Kendine insan olmayı... Zaten insan sadece kendisi için insandır. Kendi dışındakiler için ise bir vahşi...
Mutluluk ve acının beraberinde huzuru hissetmek en güzelidir.
Duygular ile düşünceler arasındaki bağ güçlü de olsa dengeyi bulmak önemlidir.

Her neyse şu an aşırı zırvalamış da olabilirim. Fizyolojik olarak hasta da olsam ruhum dinç ve ayakta. Önemli olan ayrı tutabilmek bedeni ve ruhu....

Her daim huzurla...
Lisedeyken 'Atatürk'ün etkilendiği kitaplar, yazarlar vs.' tadında bir konu işlemiştik tarih dersinde; Rousseau ve Toplum Sözleşmesi de bu konunun içinde idi. Bu açıdan, Toplum Sözleşmesi'ni olabilecek en açık zihinle okudum ki çok şey ifade etti benim için. Zira Rousseau'nun titizlikle uyardığı üzre dikkatle okumasanız bile, cumhuriyetimizin kuruluş aşamaları, devamındaki önemli süreçler ve değişiklikler bu kitapta rahatlıkla göze/fikre takılabilir. Misal, Kitap IV; 'Roma'nın Comitiaları' diye bir başlık var, o başlık altında, yüz dokuzuncu sayfada, "Köylülerin çalışmayla geçen sade yaşamları, burjuvaların aylak ve tembel yaşamlarından üstün tutuldu." denerek başlanan bir kısım söz konusu. Eminim, hepinize tanıdık gelecektir: "Köylü, milletin efendisidir."

Genel itibariyle kitabın içeriğine gelecek olursak şayet, Kitap I, ilk paragraf dikkatimizi çekmelidir: "...hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaştırmaya çalışacağım." Hemen her kitapta karşımıza çıkan, kitabın içeriğini tek cümleyle -bazen de uzunca bir paragrafla- özetleyen sözler vardır, sanırım, Toplum Sözleşmesi'ndeki de bu. Sayfaları çevirdikçe, Rousseau, varsayımsal sözleşmenin hangi şartlar altında oluştuğunu, nasıl işlerliğini devam ettirdiğini ya da ettirebileceğini bu sözüne dayalı olarak açıklarken siz de ona şahit olacaksınız. Ve bence özellikle dikkat edilmesi gereken de şu: bu sözleşmenin genel isteme (irade) bağlı olarak feshedilebilirliği.

Hemen hemen hepsinde aynı şeylerden söz edilen yarı yarıya buruk incelemelerden bunaldıysanız, muhakkak okumalı ve hatta üzerine bir şeyler daha okuyarak çıkarımlarınızı karşılaştırmalısınız. İyi okumalar.
Kitapta yasama, hükümet ve halk incelenmiş. Yasama ile yürütmenin fonksiyonları en temel anlamda incelenmiş. Yazar temsili demokrasiye tamamen karşı çıkmış. Ona göre halk temsilci, vekil seçtiği zaman köle durumuna düşer. Yunan şehir devletlerinde olduğu gibi halkın direk yasamaya katılması gerektiğini savunuyor. Tabi yazarın yaşadığı 18. yy’da sanayi ile beraber nüfus patlaması olduğundan bu imkansız olsa da aslında günümüz dünyasında teknoloji geliştiğinden bu pek de imkansız gibi durmuyor.
Yazar hükümetin sadece görevli bir memur olduğunu düşünüyor. Yargının ise yasama ve anayasadan tamamen bağımsız bir organ olması gerektiğini düşünüyor.

Devletlerin yapısı, ömrü, işlerliği hakkında ayrı ayrı üzerinde durulabilecek bir çok tespit var. Özellikle ülkemizin rejiminin değiştirilmeye çalışıldığı bu zamanda okunması şart bir kitap.

Dili sade, fakat kavram çok fazla. Hukuk öğrenimi görmüş olmama rağmen bir çok cümleyi tekrarlayarak okumak durumunda kaldım. Tabi bu aynı zamanda öğrenimimin eksikliğine de delildir. Bir kaç sene sonra tekrar okumam gerek sanırım.
İyi okumalar dilerim.
Bilim ve sanatın diriltilmesi, ahlâkı düzeltmeye yardım etmiş midir?
Rousseau 1749'da Dijon akademisinin ödüllü sorusuna (yukarıda yazdığım) istinaden yazıyor bu kitabı ve birinci oluyor. Cevabı ise, Hayır.

Bir düşünsenize yıl M.Ö bilmem kaç bin... ne derdiniz, kaç sorumluluğunuz var? Bir barınak bulmuşsunuz, alıyorsunuz, topluyorsunuz yiyip içip yatıyorsunuz. Güzellik, zenginlik, çirkinlik, cehalet, entellektüellik bilmem ne, hiçbir şey yok. Aptalca siyasi tatışmalar, salak salak akımlar, boş edebiyatlar, türlü sanatsal etkinlikler hiçbir şey yok.

Zaman geçiyor, yağmur yağıyor, seller akıyor, volkanlar patlıyor ve artık insanlar bir araya gelmeye başlıyor. Toplum olgusu oluşmaya başlıyor. X'i Y var etmeye başlıyor. Güzellik, çirkinlik, güçlü, zayıf gibi en temel kavramlar ortaya çıkarken buna paralel olarak kıskançlık, öfke, komplo gibi kavramlarda türüyor. Sonra, baktık işler çığırından çıkıyor katiller türüyor, güçlüler güçsüzleri eziyor, orman kanunları hüküm sürüyor, bizler de diyoruz ki "Bu iş böyle gitmez, bir sözleşme yapalım. Biz gücümüzü bir üst kimliğe vererek kendimizi sınırlayalım ve bir sözleşme oluşturalım böylelikle haklar dengesi oluşturmuş oluruz." Derken devlet dediğimiz kutsal varlığı kuruyoruuuz. Tabi sıkıntı yok, insanlar toplum olarak yaşamayı öğreniyor. Ortak kurallar, ortak çıkarlar devam ede dursun; insanlar, geçim derdinde ekiyor, biçiyor, yiyor, yatıyor. Gel zaman git zaman ortak değerler oluşyor, ortak bir kültür.
Zaman geçtikçe insanın merak duygusuna istinaden gelişen araştırmalar, çok zenginleşen insanların sanatsal eğilimleri falan filan boş zamanlarında geliştiriyorlar da geliştiriyorlar. Tiyatro, opera, sinema, keman, bale, bilmem ne, pusula, kağıt barut, bıçak, balta, falan filan. Geliştikçe gelişiyor, geliştikçe gelişiyor. İnsan doğal halinden uzaklaştığı her adımda da ahlak, haz, değer azalıyor. Mesela klasik bir geyik vardır yaa. Yani biz geyik deriz ama gerçekten de öyle hissederiz ya da hissedemediğimizi dile vururuz. "NERDEEE O ESKİ BAYRAMLAR" bakınız bu adam 1750'de "bilimlerimiz ve sanatlarımız olgunlaşmaya doğru gittikçe, ruhlarımız bozulmuştur." Cümlesini kuruyor ve yıl 2018 hâlâ bozulma devam ediyor ve sürekli bir eski özlem mevcut, neden? Çünkü bilim ileriye gittikçe insanlık geride kalıyor. Bilim arttıkça lüks, lüks arttıkça sımarıklık artıyor. Yok olan tüm uygarlıkları araştırdığımızda ortak özellikleri, yok olmalarının arefelerinde aşırı lüks ve sefaya dalmalarıdır.
Evet arkadaşlar, ben yazarın söylediklerine harfien katılıyorum. Diyor ki:
"Boş ve anlamsız merakımızın sebep olduğu kötülükler, bu dünya kadar eskidir."
Ve bunları söylerken, henüz yüzbinlerce Amerika yerlisi öldürülmedi, Çernobil patlamadı, atom icat edilmedi, Hiroşima ve Nagazaki yerindeydi, Nazi kampları kurulmamıştı. Milyonlarca altın harcanacak yapılan çalışmalara karşın, dünyanın başka bir yerinde milyarlarca insan açlığın pençesinde değildi.

"Sokrates yaşasaydı eğer o doğru adam bizim boş bilimlerimizi de küçümserdi. Her taraftan üzerimize çullanan bu kitap yığınının artmasına yardım etmezdi."
Diyor 28. Sayfada... doğru diyor yüzlerce kitap, hastalıklı ideolojiler, ahlaksızlık ve iç sıkıntısı vermekten başka ne işe yarar ki? Sorgulamak adı altında zihin bulandırıp olmadık şeyler türeten insanlar!! Ah o insanlar !! Diyor ki yazarımız;
"Ama bu boş adamlar, parlak sözleriyle her yere erişirler; uğursuz yüzleriyle silahlı, dinin temelini sarsarak her yöne yayılırlar, Erdemi yok ederler. Din, vatan gibi eski sözleri hor görürler, bütün kurnazlıklarıyla, felsefelerini insanların değer verdikleri ne varsa onu baltalamaya, yıkmaya, çalışırlar. Ne imandan ne de Erdem'den nefret ettikleri için değil; asıl düşmanları, başkalarının hep birden inandıkları şeylerdir."

Kitabı ikinci okuyuşum ön sözü vs. Atarsan toplam 37 sayfa felan. Ama 3700 sayfalık kitap yazılsa bu kadar yerinde ve ileri görüşlü tespitler yapılamaz diye düşünüyorum... fazla uzatmamak adına yarım kestim daha çoook söylenecek şey var bu kitabın üzerine abartısız söylüyorum hiçbir incelememde de böyle idda da bulunmadım ama bu kitap hakkında saatlerce tartışıp, sayfalarca yazabilirim. Hatta önümüzdeki ay istanbul okuma grubunda kitap önerisi olarak sunacağım...
Bir ders çıkışı hocanın elime oku diye tutuşturduğu bu eserin adına bile bakmadan çantaya atmıştım. Bu gamsızlık nereden inanın bende bilmiyorum. Uzun süre çantamda gezdi bu kitap birgün elime aldım "Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev" hâlâ dikkatimi çekmiyordu. Lâkin vakit geldi,
birgün başladım okunmaya.

Bu kitapçık asıl olarak 1749’da Dijon Akademisi’nin ödüllü sorusu üzerine yazılmış ve J.J.Rousseau’ya hem yarışmayı kazandırmış hem de tanınmasını sağlamış.
Soru ise şu şekildedir: “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?”

J. J. Rousseau’nun cevabı “hayır”dır. Hem de hakikatli bir hayır.

Sonradan öğrendim ki bu soruya "evet" cevabını veren bir din adamı yarışmada üçüncü oluyor. Eserde okuduklarım kadar bu bilgiye de çok şaşırdım okuyunca beni daha iyi anlayacaksınız. Çünkü Rousseau kitabında hakikat düşüncesini hiç bırakmamış hissi verdi bana. Bu tasviri yapmam ne denli doğru bilmiyorum ama sanki 'bir din adamı edasıyla yazılmış eser' çünkü Derin manalar içinde kayboluveriyorsunuz.

Rousseau' nun ise tanrı inancı olduğunu şu sözüyle anladım: "Bu hayatta o kadar sıkıntı çektim ki, diğer hayatta rahata ereceğimi beklememem olanaksız, inanıyorum ve bekliyorum."
Rousseau... Gerçekten okunması gereken bir düşünür.

Eserde ise her cümlesi size yeni bir kapı aralıyor. Yahu diyorsun, ne doğru söylemiş! Her cümle yüzünüze tokat gibi iniyor. Bilim ve sanatın insanoğlu gelişmesine faydalı olduğu kanaatinde olanlar elbet haz almayacaklardır. Lakin Rousseau penceresinden bakmak benim için büyük hazdı.

Esere kısaca değinecek olursak
Rousseau, bilimin ve sanatın insanları boş uğraşlara yönelttiğini ve erdem kavramını bitirdiğini söylüyor. Bilimin artması ve sanatın çoğalmasıyla yöneticilerin, askerlerin erdemlerini yitirmesi ve ahlaklarının bozulmasına sebep olduğunu anlatıyor. Bu yüzden bozgun ve yenilgilere uğranıldığından bahsediyor.

Rousseau yu tanımak için okunması gereken bir eser.
Keyifli okumalar
Çok şükür bir kitabın daha sonuna geldim. Biraz oflaya biraz puflaya , otura kalka bitirdim. Yorumuma gelince,

Kitapta yazarın tespitleri gayet yerinde. Kitap belki edebi olarak bir şeyler katabilir ama çok sıkılarak okuduğumu söylemeden geçmeyeceğim. Normalde dört vermeyi düşünüyordum ama sonlara doğru azıcık güzelleşince beş verdim. Şimdiden söyleyeyim herkesin seveceği,akıcı ve bir oturuşta bitirilecek tarz bir kitap değil. Okumak isteyenlere iyi okumalar.Ayrıca belirtmek istediğim bir şey de yayın evinin kullandığı puntonun küçük ve yazılarının sık olması akıcılığı oldukça etkiledi.
4 bölümden oluşmakta. Realist yaklaşım ile kaleme alınmış; eleştirmekten korkmayan, doğrularını savunan bir tarzı var yazarın. Kitaba genel olarak bakarsak bir politika analizi ve eleştirisi görüyoruz.

Kitapla ilgili yazımız : http://1cay1kitap.com/toplum-sozlesmesi/

Yazarın biyografisi

Adı:
Jean-Jacques Rousseau
Unvan:
Filozof
Doğum:
Cenevre, İsviçre, 28 Haziran 1712
Ölüm:
Ermenonville, Fransa, 2 Temmuz 1778
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı.Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.

Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.

Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.

Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.

Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.

Yazar istatistikleri

  • 482 okur beğendi.
  • 1.948 okur okudu.
  • 144 okur okuyor.
  • 2.390 okur okuyacak.
  • 70 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları