Michel Foucault

Michel Foucault

Yazar
8.7/10
707 Kişi
·
2.474
Okunma
·
900
Beğeni
·
33436
Gösterim
Adı:
Michel Foucault
Tam adı:
Paul-Michel Foucault
Unvan:
Sosyolog
Doğum:
Poitiers , Fransa, 15 Ekim 1926
Ölüm:
Paris , Fransa, 25 Haziran 1984
Michel Foucault Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog. 15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.

Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.

1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970’de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.

1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.

25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle vefat etmiştir.

Foucault' un felsefi yönünün anlaşılması, bir sosyal bilimler öğrencisi için aşılması ayrıcalık getirecek bir eşiktir. Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.
"kafka’nın değişim eserinde hayvanlaşan hayat anlayışımızı kaç kişi anlayabildi ki, intihar etmek için çabalarını kaçımız düşündü ki, yoksa hasta bir kişiliği mi okuyoruz?

kaç kişi sanat adı altında mozart’ın sarayda kızların peşinde koşarken krala yakalanmasını biliyor ki? kız çığlıklar içinde kaçarken mozart onun peşinde koşuyordu. üstü başı dağınık, kendinden geçmiş bir halde kralı karşısında görünce susmak yerine krala şunu demişti: “ben bayağı biriyim ama yazdıklarım bayağı değildir.”

zweig’in, tanrı’nın bileklerinden tuttum derken, “kaderime ben hakimim” demek istediğini. hugo’nun kadın düşkünü olduğunu, dostoyevski’nin kumar tutkunluğunu, balzac’ın dolandırıcılığını, poe’nin ayyaş olana kadar içtiğini, “sen sarhoş mu yazıyorsun?” dedikleri zaman, kaç kişi yüzünde beliren sanat anlayışı ile yaşamının arasındaki uçuruma kendini koydu?

tarih deliliklerle dolu, kaç kişi bu deliliklerin arasında yolculuk yapmak ister?

“gecenin mahremiyetini yırttım” derken rimbaud’u kaçımız anladı, verlain korkularının kendini uyutmadığını, nietzsche otel odasında kusmukları içinde ölürken yanında hiç kimsenin olmamasını, miller’in karısını sattığını bile bilmiyoruz belki de…

gorki gibi yazabilmek için on yılımı harcarım diyebilecek kaç deli var aramızda, descartes’in alın kuralları eserini yazdıktan sonra tebessüm içinde övünerek kahvesini yudumladığını, kendi romanında kurguladığı kişiliğe herkesten önce kendisinin inandığı gogol gibi, kaç kişi var kurgusuna güvenen?

tarih deliliklerle dolu…

cipolla’nın iktisat tarihine meydan okuduğunu bile unutmuşuzdur.

ibni sina’nın “tıbbı üç kelime içine alıyorum” dediğinde kibirli halini , batuta her gördüğü yüze inancını sorduğunu, farabi mutluluk teorisini kalem alırken mutsuz olduğunu kaçımız düşündü ki?

düşüncelerin sakıncalı olabileceğini bile kralların savaşları kaybettiklerinde anladıklarını, kardeş kavgalarının gölgesinde suskunlukları, saray odalarında musiki yerine fransız müziğinin seslendirildiğini, kaç kişi gerçeklerin bizim düşündüğümüz gibi olmadığını biliyor ki?

tarih deliliklerle dolu….

sanat anlayışını hayatları ile kıyasladığınızda kaç sanatkar, kaç yazar, kaç şair, aklımızda hayal etmiş olduğumuz şekilde yaşadı ki?

sanat delilik ister demiyorum, ama sanatkar deli olabilir…"
"Deliliğin herkesi, içinde kaybolunan bir körleşmeye sürüklemesine rağmen , deli bunun tersine herkese kendi gerçeğini hatırlatmaktadır, herkesin diğerlerini aldattığı ve kendinin de enayi konumuna düştüğü komedide, deli ikinci dereceden komedi, aldatanın aldatılmasıdır; mantığa dayanmayan kendi kaçık diliyle komedinin düğümünü komik bir şekilde çözen akıllı sözler söylemektedir: âşıklara aşkı, gençlere hayatın gerçeğini, gururlulara, küstahlara ve yalancılara işlerin sıradan gerçeğini söylemektedir."
Michel Foucault
Sayfa 40 - İmge kitabevi
445 syf.
·15 günde·8/10
Merhaba 1000k üyeleri...
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; benim incelemem içerik hakkında olmaktan ziyade bu kitabın ben de bıraktığı duygulardan ibaret olacaktır.Felsefe mezunu bir hapishane çalışanı olarak bu kitabı okumak benim için çok önemliydi.Kitabı görür görmez kendi işime ve akademik kariyerime çok şey katacağını anladım.Bulabildiğim her fırsatta elime aldım.Bir yandan çalıştığım için düzensiz zaman aralıklarıyla okudum.Buna rağmen çoğu felsefe kitaplarını okurken yaşadığım odaklanamama sorunu olmadı.Kitabın dili gayet anlaşılırdı.Beni öyle güzel yakaladı ki Foucault , kendimi mesleğimi sorgularken buldum.Hapishanenin iç dünyasında yolculuğa çıkmak isteyenler; Michael Foucault gibi 'sadece düşünmekle kalmayıp eyleme geçen ' bir filozofun trenini kaçırmamalılar...Hepinize iyi okumalar :) Not: Gardiyan değilim İnfaz ve Koruma Memuru'yum..Bu konuda herkesle anlaşalım.30 yıla aşkın bu sıfat kullanılıyor..Teşekkürler ...
539 syf.
·Beğendi·10/10
Foucault 364 Yıldır gizemi çözülemeyen Diego Velazquez'in Meşhur Tablosu Las Meninas (Nedimeler) adlı tablosu üzerine yazdıği eseri;
Théophile Gautier, Velazquez'in Las Menias'ını ilk kez gördüğünde, kendini "tablo nerede?" diye haykırmaktan alıkoyamamıştır.

İlk bakışta, tablo basit bir konuyu işlemektedir. Kralın beş yaşındaki kızı infante Margarita, nedimeleri (las menias) ve soytarılarıyla çevrelenmiş olarak tablonun ortasındadır. En dip tarafta, saray nazırının silueti görülmektedir, ama biraz daha yakından ve daha dikkatle bakılınca, tabloda başka kişilerin de olduğu fark edilmektedir. Dip duvarın üzerinde bir ayna vardır ve aynadan İspanya Kralı IV. Felipe ile kraliçe Avusturyalı MariaAnna'nın görüntüleri yansımaktadır. ve ressamın bizzat kendisi, üzerinde çalıştığı tuali bize ters dönmüş olarak görülmektedir. O halde, resmi yapılan kimdir, kimlerdir? Tablonun adının belirttiği gibi, nedimeler mi, küçük prenses mi, yoksa kral ve kraliçe mi? Tablonun mekanı nerededir? Ressamın çalıştığı atölyede mi, yoksa kral ile kraliçenin bulunduğu yerde mi? Acaba iki tablo mu vardır? Biri gördüğümüz, diğeri de görmediğimiz, yapıldığını anladığımız. Asıl tablo hangisidir? Öte yandan, kral ile kraliçenin durdukları yer, aynı zamanda bizim de, seyircinin de durduğu yerdir. Las Menias, bakanın bakılan olduğu ve tablonun kişilerinin arasına katıldığı tek resimdir; ayna, kral ile kraliçenin görüntüleriyle birlikte, bizimkini de yansıtmak durumundadır.

Foucault, Kelimeler ve Şeyler'i yazmaya, İnsan Bilimlerinin Arkeolojisi'ni oluşturmaya bu noktadan itibaren başlamaktadır.
445 syf.
·260 günde·Beğendi·9/10
"MODERN İKTİDAR BÜYÜK GÖZALTIDIR!"

Gözaltı kavramından ne anlıyoruz, ya da ne sonuçlar doğurduğu hakkında bir fikri olan var mı? İşte bunun için en uygun kitap olarak önereceğim bu eseri biraz açıklama zorunluluğu hissettim kendimde.

Michel Foucault 20. Yy'ın en büyük beyinlerinden biri bana göre, kitabında bahsi geçen gözaltı şöyle açıklanabilir: İktidarlar insanları bireyselleştirip kayıt altında tutuyor, çünkü kayıt altında tutulan insanın yönetimi daha kolaydır ve yöneticilerin belirledikleri çizgileri aşmaları daha zordur. Toplum olarak yapılan bir eylemin cezası birey olarak yapılan bir eylemin cezasına göre daha azdır ve karşı koyulması daha güçtür. İktidarlar çocukları okullarla, hastaları hastaneyle, askerleri orduyla, suçluları ise hapishanelerle kuşatıp bireyselleştiriyorlar. Modern iktidarın silahı kişiyi bireyselleştirip kuşatmak ve istediği yaptırımı uygulamak.

Kitabın ana konuları şunlardır: Azap, Ceza, Disiplin ve Hapishane. Bu başlıklar altında bir çok farklı hapishanenin kayıtları incelenmiş, desteklemek için birçok fotoğrafları konulmuş ve olayın ciddiyetini kavramak için yaşanmış birçok ceza uygulaması kaynakları belirtilerek anlatılmıştır. Ve bunların hepsini tarihsel olarak ele almıştır Foucault. Şimdi başlıkları biraz inceleyelim:

Azap: Fransa'da halka açık yapılan idam gösterileri suçluyu suçundan caydırmadığı gibi cinayetin normalleştirilip insanların şiddeti normal bir şeymiş gibi beyinlerinde kazınmasına neden olmuştur. Kısacası insanlar üzerinde derin psikolojik bozukluklar meydana getirmiş, azap çektirme aletleri insanların zamanla ona alışması ve şiddeti normalleştirmeyi beraberinde getirmiştir. Suça karşı verilen ceza suçluyu çaydırmaktan çok bir şova dönüşmüştür. Cezanın insan zihnindeki yaptırımını unutup bu şova kapılarak eğlenceli bir gösteriden ileriye gidememiştir.

Ceza: "Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsun, ölüm cezası yalnızca cinayet işleyenlere verilsin..." Bu cezalardan sonra insanlar krallar ile karşı karşıya geliyor ve şu algı oluşuyordu insanlarda: " Kanın oluk gibi aktığını görmeye" alışan halk intikamın ancak kanla alınabileceğini düşünüyordu. Bu da toplum arasında huzursuzluğa neden oluyordu. Cellat halk ile yönetici arasında dişli görevini görüyor, hükümdar bunu ne kadar çevirirse o kadar kan akar ve bu uyumsuzluğa yol açar. Aslında halkın en cani suçlulara karşı bile ceza verilirken onun insan olduğunun unutulmaması gerektiğini istiyorlardı.

Disiplin: Burda disiplinin mihenk taşı olan askerlerden bahsedeceğiz. Çünkü askerler disiplinin vücut bulmuş hâlidir. Ama asıl araştırılması gereken şudur; bedenin her toplumda zorlamayla, baskıyla nasıl oluyor da onu sıkan iktidarın bir malı oluyordu? Bunu söyle açıklamak daha mantıklı olur diye düşünüyorum beden iktidarın halk üzerindeki yaptırımın şekillenen kalıbıdır! Ama disiplin tarihsel olarak öncelikle eylemin mekan içinde kategorize edilmesiyle başlar. Yani bir araya gelme ve konulan kurallar ışığında filizlenme...
Hayat sizden güçlülerin koyduğu kurallara uyma şeklinin adına disiplin denildiği bir kurumdur.

Son olarak Hapishane: "Duvarlar suçun cezasıdır ve tutuklama kendi mevcudiyetini karşına koyar!" Hapishane ortamında herkesin ceza soluduğu suçlu ya da suçsuz insanların kefaret ödediği yerdir. Bireyleri bedenleri üzerinden çalışmayla, itaat ce yararlı kılmak üzere oluşturulan aletler bütününün genel biçimidir. Hapishaneden çıkan bir bireyin denetim ve gözetimden bağımsız bırakıldıktan sonra yaşamına dönmesine, ona alışmasına ve toplum tarafindan yadırganmasında mahkûmun hala cezasını çektiği ve ondan kurtulamayacağı anlamına gelir. Hapishaneler insanların suç işlemesini engelleyemiyor, çünkü; "Herkesin herkese karşı gözü dönmüş bir durumdayız!" Foucault bu kavramların hepsini çok güzel bir biçimde dile getirip farklı kaynaklardan yararlanarak kitabını tarihsel bir incelemenin ışığında ve nesnellikten uzaklaşmadan kaleme almıştır.

Onun için yöneticiler ve iktidarlar toplumu kullanarak birbirinin aynı ve bireysele indirip hepsini kolaylıkla yönetebilecekleri insanlar haline gelene kadar mücadele ediyorlar. Temennimiz şudur, Farklı düşünebilen ve farklı olanı yadırgamayan kendi bilincinde ve aklı her türlü doğmalardan, baskılardan arınmış bir şekilde hareket edebilen nesiller oluşmasıdır. Buraya kadar incelemeyi okuyanlara teşekkür eder son olarak Foucault'nun sözüyle incelemeyi bitirmek istiyorum:

"NORMAL İNSAN KURGUDUR!"
59 syf.
·1 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Bu Bir Pipo Değildir kitabını yorumladım:
https://youtu.be/oY9QFVxunbI

Bu bir kitap değildir.

Nasıl yani? Eee basbayağı aşağıda gayet de resmi ve cismi, kapağı, belirli boyutları, renkleri, içerisine girince çeşitli bilgileri olan bir kitap değil mi yani bu? Tam olarak öyle değil.

Gördüğümüz her zaman gördüğümüz gibi olmayabilir.

Nasıl ki bir nesne, tuvale ya da resme aktarılırken kendiliğini kaybediyorsa ve biz sadece bu resimde o nesnenin desenini görüyorsak, böylece bu görselin tam anlamıyla bir kitap olabilmesi için de bizim sanallıktan ibaret olan bir imajı görüyor olmamamız gerekirdi. Biraz daha tümdengelelim.

Eğer ortada "bu bir kitap değildir" cümlesi varsa bu ileri sürüş cümlesi de doğal olarak bir kitap olmayacaktır. Çünkü bu sadece bir cümledir, kitap değildir. Ayrıca aşağıdaki resim bir kitabın sadece görüntüsüdür, desenidir, sanal yüklemesidir, gerçek kitap boyutlarından bambaşka nicelikteki dijital boyutlara sahip olan, ağırlığı bile dijital niceliklerle tasvir edilen, bir ekran içerisine sıkıştırılmış, arka kapağındaki yazının bile kendisinin sağ tarafına yerleştirilerek okunmasını sağlattıran, içerisindeki sayfalarıyla beraber değil sadece kapağı görünen bir görüntüden ibarettir.

"Bu bir kitap değildir." diye bir cümle ileri sürüyorsam, bu cümledeki "bu" zamiri de bize kitabın gerçekliğini sunmaz. Çünkü "bu" da bir kitap değildir. Ayrıca bu aşağıda gördüğünüz çerçeve, kitabın görseli, bu yazıların bütünü, onun kitap olmamasına dair söylenen herhangi bir şey de kitap değildir. Kitabın altta gördüğünüz sanal görüntüsü, elinizde tuttuğunuz kitapların her zaman alıştığınız görüntülerine istediği kadar benzetilmeye çalışılsın, istendiği kadar "bu bir kitaptır" ya da "bu bir kitap değildir" densin ne alttaki görüntüye ne de bu cümlelere karşı çıkan bir ileri sürüştür bunlar, yani bunlar da kitap değildir.

Hiçbir yerde bir kitap göremiyorum hala. Şu an size buradan bir kitap fotoğrafı paylaşsam bu da benim bunu yansıtış aracımdır.

Benim bu kitaptan anladığım :
Herkesin piposuna kimse karışamaz.

Benim bu kitabı farklı yere koymamın sebebi : René Magritte'in pek çok tablosuna karşı bir Foucault bakışı yakalayabilmek, öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler kategorisinde kendine yer bulabilmektir.
59 syf.
·2 günde·8/10
Takip etmesi sıradan okuyucu için inanılmaz zor olan bir kitap olarak girebilirim konuya... Foucault'yu okuyanlar onun yeni kavramlar icat etmeye ve okuyucuda kafa karışıklığı yaratıp yazdıklarını öyle öğretmeyi seçtiğini bilirler. Bu esere James Harkness'ın yazdığı önsöz de oldukça önemli.

Esere geçersek, Magritte'in tablolarından yola çıkarak kavramların, dünyamızı açıklamaya ne derece yeterli olduğu, benzeyiş-andırış kavramları arasındaki farklar, kavramları doğru kullanmanın, dünyayı anlamlandırma da ne kadar önemli olduğu gibi durumlardan bahsediyor.
445 syf.
Michel Foucault fransız filozof hapishanenin doğuşu adlı eserini sadece fransa sistemini ele alarak yazmış.Bunun nedeni konunun çok fazla geniş dallı Budaklı olmasi daha anlaşılır sade kılmak istemiştir.Ve bunu çok yalın ve sade bir dille bize sunmuş.
Hapishanenin doğuşunu 3 farklı bölümde ele almakta Foucault.
1.azap
2.ceza
3.hapishane
Azap özellikle okuduğunuz da insanlığın bedeni üzerinde neler yapıldığını ve ne kadar ileri gidilebileceğini gözler önüne seriyor.Bu azap süreci halka mal edilecek şekilde meydanlarda tiyatral bir şekilde sergileniyor.
Mahkuma en uç acıyı vermek yavaş yavaş yavaş öldürmek kutsallaştırılmıştır.Mahkumun bu dünyada çektiği acı öbür dünyadaki acısını dindirecek ve tanrının huzuruna daha temiz çıkacaktır.
Bu olay şöyle açıklanıyor "tanrının ve insanın yargısının birleştirildiği an(azap cektirme)".
Evet insanlar tanrı adına yargılayabilir beden üzerinden oyunlar oynanabilir. Cellat iktidarın yargısını yerini getirir iktidar tanrının yargısını.Yani cellat ve iktidar bu olayda tamamen birer aractırlar tanrının yargıçlarıdırlar.
Ceza; azap çektirmelere karşı bir itiraz sonucu ortaya çıkmaya başlar.Gecikmiş bir çığlık gibi düşünelim.
Azap döneminde uygulanan tiranlığın farkına varılma yani.
Azap çektirmede iktidarın intikam alma güdüsü vardı.Burada ceza adaletinin artık ceza uygulaması var.ıslahatçılar tiranlığa karşı insanlık vurgusu üzerinde durmuşlardır."katillerin en beterine bile ceza verilirken onda en azından birşeye saygı duyulması gerekir, insanlığına. "
Evet azap süreci bitip ceza sürecine geçiliyor bedene yapılan işkence kısıtlanıyor. Ama bu sefer ruha yapılan işkence başlıyor .insan olgusu özgürlüğünü yitiriyor duvarlar başlıyor.
Hapishane; Islahatçılar bu süreçte sürekli yeni hapishane projeleri üzerinde çalışma yapmışlar.Zaten iktidarın nesnesi olan mahkum.Bu sefer iktidara ve ekonomisine nasıl daha yararlı olur.Bireyselletirme üzerinde çalışılır. Sürekli gözlem altında tutmak sabitleştirmek, onlardan en fazla zaman ve en fazla gücü çekip almak.Burada bireyler kodlanır kayıt altına alınır takibi yapılır.Çıktığinda verilen kimlik sabıka dediğimiz şey dışardaki insanlar ile ayni statüde olamaz fişlenir yani.Kısa süreli veya ömür boyu bir sürgüne maruz kalır.
Aynı şekilde hastanede hastalara, timarhanede deliler.Bütün toplum iktidarın gözlemi altındadır
Arka kapaktan;
Kendini one çıkaran iktidar, bireyin oluşmasını engellemiştir; oysa karanlıklara çekilen modern iktidar herkesi bireyselĺeştirmek istemektedir; Çünkü bireyselĺeştirmek, gözetim altında tutmak cezalandırmak, yani egemen olmak demektir.
İYİ OKUMALAR
64 syf.
·1 günde·9/10
Felsefeyle arama mesafe koymuştum kafamı daha çok derslerimle meşgul etmek için ama sınavıma az bir zaman kala bu kitabın beni dağıtmasına müsaade ettim ve başlamadan önce şunu söyleyeyim; puanım 9/10 çünkü bu tadına doyamadığım sohbetin bu kadar çabuk bitmesine sinirlendim. Güzel kitaplar bu kadar çabuk sonlanmamalı.

Ben Michel Foucault’u, şu an ismini yazarken kitabın kapağından yardım alacak kadar az tanıyorum. Sadece ismi kulağımda olan biriydi, kendisini çok duydum. Peki bu cahilliğimle bu incelemeyi yazmaya nasıl cüret edebiliyorum? Hiç inceleme yazılmamış ve yazmak istedim. Ayrıca kitabın bende uyandırdıklarına, bana kattıklarına da değinmek isterim. Yazma nedenimi kimseye açıklama zorunluluğum yok ama hani olur da Foucault’la ilgilenen biri gelip bu kitaba yazılan incelemeyi okumak isterse baştan ne bekleyeceğini bilsin. Ya da beklemeyeceğini 🤦‍️ Anladığınız gibi elde çok malzeme yok yani. Neyse devam...

Ben bilinçli olarak kitap okumaya başladığımdan, geçen sene Martin Eden’le başlayan süreçten beri okuduğum ve içlerinde hiç bilmediğim denizlerde yüzdüğüm kitapların beni alıp başka limanlara bırakmasına izin verdim. Yani Jack London kitabında Nietzsche’den dem vurduysa gittim Nietzsche’yi araştırdım, okudum ettim. Nietzsche de bana Schopenhauer’ı verdi. Schopenhauer ile bambaşka bir alemin içine daldım. Okurken çok başka şeyler hissettim, deneyimledim. Sadece London için değil, bu devam eden süreçte kimi okuduysam onun uğradığı yerlere ben de uğradım. Bazen bu konaklamam çok uzun sürdü (Schopenhauer’ın birden fazla kitabını okumam gibi) bazen de Cioran ile ilgili 5 dakikalık bir YouTube videosu izlemek kadar kısa. Bu gezintilerim hâlâ daha devam ediyor. Birkaç hafta önce Martin Eden’ı tekrar okumuştum. İlk okumamda da Spencer dikkatimi çekmişti ama o zaman İlk Prensipler kitabının Türkçe baskısının olduğundan haberim yoktu. Sadece D&R’da Devlete Karşı İnsan kitabını görüp tek kitabı o diye anında sipariş etmiştim. London’ı bu kadar çok etkileyen bu adamı tanımak için. İkinci okuyuşumda, Levent Cinemre sağolsun, dipnotlar sayesinde yıllar önce İlk Prensipler’in Türkçe’ye de çevrildiğini ama basımının çok uzun zaman önce durduğunu öğrendim. (Martin Eden’ı ilk okuduğun yayınevi İlya’ydı ve çok ama çok kötü bir çeviriydi. O berbat çeviriye rağmen J. London beni nasıl tesiri altına aldı, ne büyük bir adam siz hesap edin artık. 2. Kitap iş bankası, Levent Cinemre çevirisi ve şu an elimde beklettiğim, biraz zaman geçince okuyacağım Engin Yayıncılık baskısı vaaar. Koyu bir Londonkolik ya da Martin Eden fanıyız anlayacağınız vesselam) Kitap karaborsaya düşmüştü anlayacağınız. Yani ikinci eş kitap sitelerinde legal olarak satılıyor ama RESMEN KARA BORSA. 65 lira fiyat konur mu o kitaba el insaf ya. Kitabın değerine paha biçmiyorum zaten haddim de değil ama daha önce 15 liraya satılmış yakın zamanda. Neyse öğrenciyiz dedik yalvar yakar anca 53 liraya düşürebildik ve aldık. O da hâlâ beklemede, okumadım daha.

Neyse konudan çok saptım ama mevzuyu Güzel Tehlike kitabıyla nasıl tanıştığıma bağlayacağım şimdi. (yani umarımm) Artık bu kitap seçim şeklime siz maymun iştahçılık mı dersiniz, tembellik, avamlık ve saçmalık mı dersiniz bilmiyorum. Ben London’a çok güvendiğim için hiç tereddüt etmedim onun referansında kitaplar almakta da okumakta da. Hani diğer kitaplar için belki araştırmadan etmeden atlamam yanlış olabilir. Okuyacaklar listemin kabarıklığı da bundandır. O an okuduğum kitapta adı geçen yazarla/şairle daha sonra tanışmak üzere sözleşiyorum onun kitaplarını okuma listeme ekleyerek. Ama bunlara ömrüm yeter mi ya da hevesim kalır mı ilerde bilmiyorum. İnsanın yapacak bir şeylerinin olduğunu bilmesi, daha çoook okunacak şey var düşüncesi hayatı biraz daha katlanılabilir kılıyor belki.

5. paragraf ve hâlâ Foucault ile ilgili çıt yok -_- Neyse başlıyorum. Bu kitabı da bir başka kitapta görüp aldığımı düşünüyorsunuz muhtemelen ama hayır. Tamamem tesadüf eseri (ya da asla tesadüf değildir belki aslında) inceliğinden de aklım çelinerek aldım. Bir günde okur bitiririm diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu ama çok canlar yandı bitene kadar.

Ne zaman böyle kitapları okuduğumda kendimi spastik ve yetersiz hissetmeyi bırakacağım bilmiyorum. Uzun uzun cümlelere ve bu felsefi jargona alışabilecek miyim, çabalarsam olacak mı yoksa zorlamanın manası yok mu bilmiyorum ama uğraşıyorum. Bu uğraştan da büyük zevk alıyorum ama hayatıma yansıtma noktasında noksan gösteriyorum. Felsefi sohbetlere dahil olsam konuşabilir miyim?? 404 NOT FOUND

Anlamak için tekrar tekrar okuduğum onlarca cümle, yine anlamını google’dan arattığım, hiç bilmediğim birsürü kelime oldu. Buna rağmen bir kitabın her satırında mı huzur bulur insan. O bana ilk okuyuşta karmaşık gelen cümleyi, birkaç kelime arayışı ve 2-3 tekrar okuyuşundan sonra anlamanın verdiği hazzı nasıl tarif edebilirim ki. Basamak atlıyor gibi hissediyorum entelektüel anlamda ya da bu anladığıma sevindiğim şeyler bu kulvarda takılanlar için ilkokul seviyesinde sindirmesi çok kolay şeylerdir ve sevincim cahilliğimden gelmedir ama sonuçta bir aydınlanma yaşıyor muyum, yaşıyorum. Benim için bu anlık haz bile yeterlidir. Çok fazla bir şey söyleyemiyorum yine bu kitap hakkında birikimimin yetersizliğinden ötürü ama benim gibi beynini yakmayı, tamlamaları bol cümlelerin ve bilinmezlerin arasında kaybolmayı ve felsefeyi az biraz ilgisi olan herkesi kesinlikle tatmin edeceğini düşündüğüm bir kitap. Bu arada seninle de en kısa zamanda, başkasının söyleşisi aracılığıyla değil birebir tanışacağız Michel Foucault. Bu kez ismini yardım almadan yazdım.
798 syf.
Foucault, Deliliğin Tarihi'nde Descartes'ın akılsızlığı dışlayarak kendi düşünce biçimini ortaya koyduğunu belirtir. Descartes’ın, düşünce sisteminde rüyanın yanında her türlü hatanın biçimi olarak delilik vardır. Descartes'a göre deli olmak, bilgi rüya alemine girer. Çünkü, delilik insanın bedenine olan hakimiyetini çözer.Descartes, kendi kendine bu ellerin ve bu bedenin bana ait olduğu­ nu nasıl yadsıyabilirim, sorusu üzerine düşünürken, akıl ve maddilik arasındaki ilişkiye de değinir. Yani Descartes, delilik ve hayalgücünü bir araya getirir. Foucault'ya göre; Descartes rüya ve hayalgücünün, aklın dışlaması gerekenler arasına koyarak, yani akılsızlığı dışlayarak, kartezyen kuramı geliştirmiştir. O halde bu yön­teme göre, düşünen kimse deli olamaz.
Foucault, "ilk olarak Fransız Devrimi'nden önce delilerin suçlu olarak kabul edildikleri doğru değildir; ikinci olarak delilerin önceki konumlarından kurtarıldıklarını düşünmek bir önyargıdır" der.Foucault, Pinel'in delileri saldığı söylenir; ancak onun özgür bıraktığı sadece sakatlar, yaşlılar, aylaklar ve fahişelerdir, diye­rek Pinel'in delileri kurumlarda bıraktığını belirtir. Bu durumu da şu olaylara bağlar: bunların bırakılmasının nedeni, 19. yüzyıl başından itibaren sanayileşme hızının artması ve kapitalizmin, yedek işgücü ordusuna gereksinim duymasıdır. Bundan dolayı da çalışabilecek durumdayken, çalışmayanlar, kurumlardan çıktılar.
Böylece o zamana kadar bir kapatma kurumu olan şey, bir akıl has­tanesi haline geldi.
19. yüzyıl boyunca bütün ruh karışıklıklarını kapsayan delilik kavramı, bugün için fazla genel kalmakta ve artık psikiyatride kulla­nılmamaktadır. Delilere artık eskisi gibi başka varlıklar olarak bakıl­mıyor. Günümüzde artık her bireyin toplum yaşamının baskısıyla içe itilen, gemlenen ya da kanalize edilen, isteklerinden oluşma bir karan­lık ya da risk payı taşıdığı anlaşılmıştır. Örneğin öfkeden deliye dönmek, deyiminin açıkça dile getirdiği gibi herkes her an delirebilir;ya da kısa ya da uzun, belirli bir süre için deliliğe düşebilir.
336 syf.
·Puan vermedi
Çok farklı bir kitap. Yaşanmış olayı anlatıyor. Amaç katili merak etmemiz değil bu yüzden sıradan bir polisiye kitap isteyenler yallah başka sayfaya. Kitabı güzel kılan da tam olarak bu. Olaya katilin gözünden bakıyoruz. Annesini ve kardeşlerini öldüren adamın bunu yapma motivasyonunu an be an yaşıyoruz.

Katilin halet-i ruhiyesi bana Suç ve Ceza'daki Raskolnikov'u anımsattı. Aslında hafızası kuvvetli, çok okuyan ama okuduğu yerlerden işine gelen kısımları kendince çözümleyen birisi. İsa tüm insanlık için acı çektiyse, Napolyon'un askerleri hiç tanımadıkları bu komutan için ölüme gittiyse ben sevdiğim insan uğruna neden çaba göstermeyeyim fikri mevcut.

Kitabın ilk bölümünde katile karşı oluşan iğrenme hissi, katilin hatıratlarını okuyunca yerini acımaya bırakıyor. Babasının mutluluğu için kendini feda edip ölümsüzleşmeye çalışan bu kişi zeki mi yoksa bir deli mi? Babasına çok çektiren annesini, sürekli annesinin yanında saf tutan kız kardeşini öldüren bu genç, küçük kardeşini ise babası oğlunun katil olmasına dayanamayıp üzülmesin, kendine zarar vermesin diye öldürüyor. Çünkü babası küçük kardeşi çok seviyor. Böylece katil, yaptığı eylemlerin bile sonucunu düşünecek kadar planlı hareket ediyor fakat tüm düşünceleri çarpık.

Peki annesi eylemleriyle bu suça ortak değil mi? Evet kitap boyu kadına kızıyoruz. Ancak o kadının yaşadığı çocukluğu bilmiyoruz. Kim bilir belki de suç işleyen herkesin çocukluğuna insek, sebebinin Adem'e kadar dayandığını görebiliriz. Katile acıyan ruhumuz anneden nefret ediyor. Belki bu da bizim ikiyüzlülüğümüz.

Kitabın son kısmı ise dönemin Fransa'sı üzerine. Öyle bir ortam ve toplum var ki bireyin sağlıklı kalması çok zor. Pierre Riviere o dönem tek örnek değil; toplum hezeyanda. 1789'da kanla, cinayetlerle gücün el değiştirdiğini gören toplumun ve içlerinde en zor durumda bulunan sınıflardan biri olan köylülerin, sessizliklerini yine kanla bozması, çıkmazlardan cinayetlerle kurtulmaya çalışması, ölümü göze alarak öldürmeyi yüceltmesi dikkat çekici. Katil, sadece annesini değil; başkaları üzerinde egemen kuran tüm otokratları öldürüyor. Uzun süreli sessizliğin, bir başkaldırının ama çözüme ulaşamayan bir bunalımın hikayesi. Köylülerin, insan yerine konmamalarını, böyle radikal eylemlerle tersine çevirme çabasının tezahürü. Hayatı boyunca bir kenarda sessizce korkanların, korkularını dışa vurumu. Lahana tarlasındaki lahanaları asker gibi düşünüp onların kafasını kopardığını hayal eden katilin durumunun, o dönem sürekli savaşta olan ve topluma özgürlüğü kan ile getirmek isteyen Fransız burjuvasından farkı nedir? Onu da yazar. ''Cinayet yasal olanla, yasal olmayanı muğlak kılar.'' cümlesiyle açıklıyor. Bir cinayetin ulus üzerinden okunması çok güzeldi. İyi okumalar.
539 syf.
·74 günde·Puan vermedi
O kadar acıdır ki çevirmen sunuşu şöyle bitirir:

"Bu olaganustu guclukteki ve derinlikteki kitabi, felsefesiz, dusuncesiz ve bu yuzden de 'dilsiz' bir toplumun diline cevirmeye kalkismanin en mukemmelinden bir sacmalik oldugunu biliyorum; ama Las Meninas o kadar buyuleyici ki...

Yazarın biyografisi

Adı:
Michel Foucault
Tam adı:
Paul-Michel Foucault
Unvan:
Sosyolog
Doğum:
Poitiers , Fransa, 15 Ekim 1926
Ölüm:
Paris , Fransa, 25 Haziran 1984
Michel Foucault Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog. 15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.

Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.

1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970’de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.

1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.

25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle vefat etmiştir.

Foucault' un felsefi yönünün anlaşılması, bir sosyal bilimler öğrencisi için aşılması ayrıcalık getirecek bir eşiktir. Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.

Yazar istatistikleri

  • 900 okur beğendi.
  • 2.474 okur okudu.
  • 165 okur okuyor.
  • 6.045 okur okuyacak.
  • 129 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları