Nazan Bekiroğlu

Nazan Bekiroğlu

8.5/10
3.635 Kişi
·
11.874
Okunma
·
2.439
Beğeni
·
89.649
Gösterim
Adı:
Nazan Bekiroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu
Unvan:
Türk Yazar ve Akademisyen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 3 Mayıs 1957
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.
Züleyha evli, Züleyha efendi.Âşıktı, hemde kölesine tutsaktı! Ne kadar ayıptı, ne kadar yasaktı!
Dedikodular gelince Züleyha'nin kulağina dedi: Ateşe düşmeyen yanmayı nerden bilsin? Elini bıçak kesmeyen kanın rengini nasıl öğrensin?
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 99 - 46.baskı
"Yorgunsun.
Anlatmaktan değil susmaktan.
Yaşamaktan değil, yaşamamaktan.
O kadar yorgunsun."
"Rabbim, çok yorgunum. Bana bütün haberlerin yerini tutacak bir haber gönder. Üzerime bir iyilik ve güzellik kondur."
Dünyaydı adı. Sertti, hayattı. Ağırdı ölüm. Katıydı günah. Kaderdi, kazaydı, belaydı.
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 12 - Timaş Yayınları, 12.Baskı
Benim bahtım da sizin bahtlarınız kadar şaşılası,baht defterlerine bakacaksak eger.Anladıgım şu ki baht;
Onu yürüyenle anlamlı!
Nar Ağacı…
Dibinde oturuyorum çiçeklerini izleyerek. Romanın kahramanları beliriyor teker teker. Büyükhanım çiçeklerini suluyor bahçede. Hacıbey dışarıya çıkıyor ve Zehra ile İsmail Masal ile oynuyorlar… Sıcacık bir yuva. Meyve bahçeleri mutlulukla salınıyor, limon ağacı gençleri izliyor…
Ve savaş bütün aileleri vurduğu gibi bu aileyi de sarsıyor tüm kuvvetiyle… Acıyla ve tokat gibi gerçekleri vurarak yüzlerine...
Kaç çocuk ailesinden ayrıldı içine akıttığı göz yaşlarıyla ?
Kaç genç daha annesinin kardeşinin neşesine doyamadan düştü cephelere?
Kaç ekmek teknesi yıkıldı güya barış uğruna?
Kaç asker açlıktan öldü, kıvrana kıvrana?
Tüm bunlar madem barış için masum insanlar neden bu kadar acı çekti ?
Hangi kelime tüm bu acıların tarifini koyar ortaya?
Soğuğa, balçığa bata çıka neyden kaçtı bunca insan?
Tarih kitaplarında 3-5 soğuk, duygusuz cümle ile yazılan bunca savaş ve onca insanin ölümünün ardından gelen barış anlaşmaları kaç çocuğun çektiği acıyı silebildi? Kaç anneye her şey geçti diye teselli verebildi?
Hangi toprak paylaşımı insanların gözlerinde ve yüreklerinde asılı kalan kan, sefalet ve çileyi toprağa gömdü?
Tüm bu satırları çok daha etkili dile getirmek isterdim… Çünkü kitabın sayesinde zihnimde hiç yaşanmayan bir savaşı yaşadım. Savaştan kaçan insanları gördüm, yüklerini sevgileriyle şımarttıkları hayvanlarının sırtına yüklemiş insanları gördüm: bu hayvanlar ki açlıktan derileri kemiklerine yapışmış…
Yabancı kuvvetler yuvamızı yıkar, karımıza kızımıza bir şey yapar diye evlerini, işlerini, tarlalarını terk eden bilmediği bir yola çıkan kaç gözü yaşlı aile vardı o savaşta.
Savaş benim içimde hiç bu kadar cisme bürünmemişti. Hiç bu kadar vahşi olduğunu, acımasız ve tuttuğunu sürükleyip götüren bir canavar olduğunu bu kitaba kadar fark etmemiştim. Evet savaş kötüydü bunu biliyordum ama ben bu kitapla o savaşın içindeydim. Sırılsıklam bir haldeydim ve etrafımda sığınabileceğim tek bir yer yoktu… Korktum hiç korkmadığım kadar. Ağladım, gözlerim acıyana kadar…

Ve fark ettim ki insanın ırmağının hangi ırmaklarla birleşeceği belli olmazdı… O ırmak nerelere çıkacak hangi denize dökülüp yüreği ferahlayacak bilemezdi… Kalplerimizde hangi kalpler misafir olacak ve günün birinde ona veda edeceğiz bilemeyiz. Ve hangi kalbin bizim için doğru kalp olduğunu…
O kalple karşılaştığımızda diyeceğiz ki evet, ben bu yürekle bir araya gelebilmek için bunca acıyı çektim, bu şehre geldim, bu insanlarla kavga ettim, bu insanlarla ahbap oldum hepsi benim bu yürekle bir araya gelebilmem içindi…
Benim nar ağacım meğerse bu ruhun derinlerindeymiş....

Kitaba başladığımda Nazan Bekiroğlu etkinliği henüz başlamamıştı. Ben fazlasıyla uzatarak okudum kitabı biraz da şartların yönlendirmesiyle tabii… Sindire sindire göz yaşlarıyla ve yüreğimde çiçeklenen bir nar ağacı bıraktı bu kitap…

Son paragrafı teşekkür bölümüyle bitireceğim. Son bir ay benim için zor bir aydı. Ve bu zamanlarda neşeli olduğum anlardaki gibi elimi bırakmayan, ışığıyla karanlık yolumu aydınlatan yıldızım, özlem ‘e ve onun kadar varlığını hissettiren biricik büyücüm ve dostum https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/ ’a teşekkürlerimi sunuyorum ve bu incelemeyi onlara ithaf ediyorum. Varlığınız bana güç veriyor. İyi ki varsınız ve benim dostlarımsınız…

Bu parça da tüm incelememi okuyanlara armağanım olsun…
https://youtu.be/fAS1dGfPvDI


Sevgi ve neşeyle...
İki gündür kaç defa oturdum masama, inceleme adına bir şeyler yazmaya çalıştım, defalarca karaladım sildim, olmadı. İnceleme yazmak değil niyetim, sadece hissettiklerimi paylaşmak.

Kendimi daha zarif hissediyorum kitaptan sonra. Evet daha zarif, daha hassas. Ve Nazan Bekiroğlu okuyabilen erkekgilleri anlamak için bu nadide türleri dikkatle korumak ve tüketmemek gerektiğini düşünüyorum artık.
( Burak’ a kocaman selamlar).

Yıllar önce nette Bekiroğlu için yazılan kendisine hayran okurlarının yorumlarını okurken rastlamıştım bu cümleye :
‘’Morun asilliğinin ispatı vücudu’’ ..
Neden mor hiç düşünmedim. Nazan Bekiroğlu deyince aklıma mor orkide gelir. Her toprakta biten papatya değil. Menekşe ya da karanfil de değil. Bakımı zor, dili hassas. İşte bence Bekiroğlu her ortamda, her vakit okunabilecek bir yazar değil sanki. Dopdolu bir zihinle araya sıkıştırılabilecek kitaplar değil, şöyle koskocaman yer açmalı önceden. Çünkü sonra cümleler dalga dalga büyüyor insanın içinde. Ve bence devamlı okunası da değil, demlenmesini beklerken uzaklaşılası :)

Bir de yıllar önce nerede okudum hatırlamıyorum, renklerin tasavvufi manalarını okurken dikkatimi çekmişti. İki ucun rengidir mor. Fani- baki temsili . Uç ruhların temsilidir diye. Nazan Bekiroğlu okurken hem ölesiye yoruldum, hem de garip ama dinlendim. Sanki merakla morun binbir tonuyla çevrili koca bir aleme girdim de, içeride gözlerim de gönlüm de yoruldu biraz. Paragrafların içinde bile uçlar, hatta cümle içlerinde kelimelerde bile. Bir tarafı dünya, bir tarafı ukba. Bir tarafı yerme, bir tarafı övme. Biraz deniz biraz toprak?? Ben de gittim geldim uçlar arasında, yoruldum habire dinlenmek için.

Edebi yönüne inceleme yazmak haddim değil elbet, konusu hakkında belki dilim dönerse. Sayfa sayfa kelimelere bile sindirilmiş uçlar içinde koskoca alemler.. Yeri geldi 'Zindan Risalesi'ni okurken; elinden kalemi ve kağıdı alınan şairlerin yazamadığı dizeler oturdu içime, yeri geldi hapishane duvarları oldum mahkum yazarların gözyaşları ile nemlenen. Yeri geldi Piraye’yi, yeri geldi Berin Hanım’ı dinledim açık hapishane mektuplarında aşkı sorgularken, yeri geldi intiharla tarihe geçen yazarların mezarlarını gezdim kutsal emanetin ağırlığıyla. Denizin sesini duyar oldum, toprağın kokusunu. Anlamadım da bu kadar hissetmişken nasıl okuduklarımı anlatamadığımı, kelimelerimin yetmediğini???

Galiba başka seçeneğim ya da fırsatım olsaydı, üstün yeteneklerim ya da 24 saati aşan günlerim; ikinci bir eğitim şansım olsaydı ya edebiyat ya da ilahiyat talep ederdim. Öğrencisi olmak isterdim Nazan Bekiroğlu’nun. Kelamla hal dilinin farklarını tekrarla zikretmiş ya yazar ; kitaplarından sonra dinlemek, gözlemlemek isterdim kendisini. Öğrencisi olabilenlere ne mutlu:)

Keyifli okumalar, sevgiler, saygılar...
Nazan Bekiroğlu'nun kitaplarının bir çoğunu okumuş kendisiyle imza günlerinde sınırlı olsada birkaç kez sohbet edebilme imkanı bulmuş biri olarak daha önceki incelememin çok çok yetersiz kaldığını düşünerek bu incelemeyi yazıyorum.
Kitabı ilk elime aldığımda ne yazar hakkında ne de kitap hakkında bir fikrim vardı. Bir arkadaşıma vermek için başka bi arkadaşımdan ödünç almıştım yolda yürürken en azından arka kapağını bir okuyayım dedim.
Trabzon, Tebriz, Tiflis... Trabzon yaşadığım şehir, sevmediğim şehir, kitabı elimde tutarlen sokaklarında yürüdüğüm şehir.
Başlamak için bu kadarı yetti.
Şuan bu incelemeyi kitabı 4 kere okumuş biri olarak yapıyorum. İlk okuduğum yıldan şimdiye 6 yıldan fazla olmuştur hâlâ daha benim için 1.sırada yer alır. Pek az kitaptan bu derece etkilenmişimdir. Konusunun sürükleyiciliği ve işleniş tarzının farklı olmasının yanı sıra Nazan Hanımın kaleminin ustalığı, kelimelerle oynayışı beni çok etkilemişti.
Çok sevdiğiniz şeylerle ilgili konuşurken doğru kelimeleri bulamadığınızı hissedersiniz anlatmak istediklerinizi anlatamadığınızı. Kitabın içeriği hakkında söylemek istediklerimi işte bu hisler nedeniyle anlatamıyorum eksik kalacağını düşündüğüm için burada bitiriyorum.
Buraya gelip bu incelemelere bakıyor kitabı okumayı düşünüyorsanız hiç düşünmeyin gidin okuyun diyorum.
Herkese keyifli okumalar.
Bu yazdıklarım çok değer verdiğim ,kıymetli ablam ,gonluyle tutunduğum sueda reyyan 'â ithafendir .


Ruhum firtinalarla dagila dagila savrulmusken ,tum karanlıklar sozlesmiscesine üzerime kasvet yükünü bırakıp cullanmisken ,
günah ve nefsani arzular birlesmiscesine doğru yolumun üzerine oturup
"hakikati yaşamamı " gasp etmişken ,zemherir soguklari gitmek bilmeksizin kalbimi
mesken tutup derinden kanatirken,gizlemeye çalıştığım gözyaşlarım kimseyi şahit tutmamacasina kendiliğinden süzülüp akiyorken;yolunu kaybetmiş ,yön ve istikamet arayışında bir munzevi gibi ,her ne kadar cümle cümle surgulerle kalbimin kapılarını sıkı sıkı kilitlesemde ,"sinanmayi kaldiramayan" kalbime iyi gelecek manevi zatlar,dostlar ,mekanlar var.Eşiğine düştüğümde halimi nasıl anlatacağımı tarif etmekten aciz ,hangisine tutunup teselli olacağını şaşırmış kelimelerim bogarcasina aglamalara bıraktı yerini .Ağladım ,ağladım ...Sicim sicim aktı gözyaşlarım.Kullugu yaşamanın zor olduğu bir zamanda "kaybetme " korkusuyla ağladım ."Hel min mezid " serzenisleriyle lutfun da hoş diyebiliyorken ,kahrında hoş diyemeyen ,nazlanip sizlanan ,şikayet eden bünyeme ağladım .Kapkaranlık günahlarımı gözyaşlarımla arindirmak istedim .Duygularımı akord etmeye ,bozulan nazarlarimi tamir etmeye gözyaşlarımı şahit kıldım .Gözyaşlarım aktikca yitigini bulmuscasina ,yakınlığı ozlemiscesine "Huzur " da el pençe divan duruyorken ,"yuvaya" dönüşün ferahlığı kalbimin kasvetli bulutlarini dağıttı ...


"Şüphe yok ki kendi kavmi tarafından taslanmak ,peygamberligin çilesi .Kaderi.Bedeli "
Hz.İsa (as) misali çarmıha giderken ,acı çekerken ,anlasilamamisken bile sadakatle sımsıkı tutunup kandan irinden deryalari öylece asmak gerek .Her ne kadar güvense de büyük ihanete uğramak dost bildigince ,çarmıha gerilmekten daha ağır gelmiştir yüreğine .Dostun vefasizligi yoldan daha çok yorar.Ama bilmezler ki çamur da atsalar ,ateşe de atsalar ,çarmıha da gerseler o kutlularin dupduru hallerini gizleyemez ;alinlarindaki parlak ışığın vicdanlara yansıyan aksini perdeleyemezler .


Tanpinar 'in "Deniz insanla konuşur " saliklamasi misali bazen de denizle dertleşmek istersiniz.Konuşursunuz saatlerce ,iç dökümü mesabesinde .Hüzün iklimininizin, denizin dalgalariyla kıyıya vurup sahili selamete çıkmasını temenni edersiniz.Ama dost gibisi var mı ...Mekanı da, ruhunuzu da güzelleştiren dostlar .Herşey dostlarla anlamlı .Bir şeyi sevmek için tanımak lazım diyor N.Bekiroglu uzun süre saklayamaz kendisini insan .Kirilmissa kalbinden ,susmussa halinden ,dusmusse yarasindan beresinden kendisini ele verir .Hani bir söz var ya çok sevdiğim "Sözün demi de kemi de sahibini ele verir " misali maskelerle gizleyemez insan kendisini .Ağır sinanmislik içinde insan kalmanın zorlastigi bir zamanda ,yalnızlığın gurbetinde dostların varlığı nefes oldu,şifa oldu .Bundandır yaslarimizin,kederlerimizin içinde bogulmayisimiz.


Bazen de edebiyatın romanesk havasında nefes almak istersiniz.Bir de bakarsınız ki cehaletin karanlığı ,fasizmin karanlığı ,savaşın karanlığı ,kin ve nefretin karanlığı ,sizi tüm yazarların ,düşünce suclularin mahkumiyet libasiyla yığıldıgi gibi, demir kapı kör pencere taş duvar zindanlarin cümle kapısına yigiliverirsiniz .O zaman da tüm dert edindiginiz şeylerin aslinda dert edilmeyecek kiymette olduğuna şahit olup,hayiflanirsiniz.Tüm kayiplariniza rağmen "özgürlük " gibisi yokmuş dersiniz.Kuşların kanatlariyla kanatlanmak istersiniz.Içinizi yiyip
kemiren geride biraktiklarinizin ,
sevdiklerinizin dayanılmaz özlemi .Hakikaten eşsiz bir iztirab icerisindesiniz.Düşüncelerinizi kelimelere dökerek kalemin ve kelamin ozgurluguyle protesto edersiniz size reva görülen muameleyi.


Ozgurlugunuz yagmalanmis,
gasp edilmiş kelimelerinizde ...
Murekkebiniz sevdiklerinizin tesellisi .Sevdiklerinize yazdığınız mektuplarla hayat tazelersiniz."Gönderiniz kalbime ulaştı " tanikligiyla çocuklar gibi senlenirsiniz .Kendi izdirabinda bütün bir beseriyetin izdirabini görerek bu yaradan korkmamayi öğrenirsiniz.Zindanla sinanmazsa Yusuf ,Yusuf'lugu eksik kalır.Değil mi ki hayat bir imtihan .Varsın fikirler ,düşünceler ,mefkureler üzerine olsun bedeli ağır bile olsa.Zindanlar da saray gibi gelir size ...


Etkinliğe katilmamda büyük payı olan deger verdiğim Sevgili https://1000kitap.com/YagmurM/Duvar/ 'â ve
kıymetli kardeşim
Burak Hocam'a çok teşekkür ederim .


Keyifli okumalar ...
https://1000kitap.com/YagmurM/Duvar/ hanımın tavsiyesiyle okumaya başladım bu kitabı. Nazan Bekiroğlu hiç bir dönemimde ilgi duymadığım bir yazardı. Burada yapılan etkinlikte bile, inceleme ve alıntılara baktıktan sonra bana göre olmadığını düşünmüştüm işin doğrusu. Hatta o kadar alakasız birisiydim ki, çeşitli hile ve desiselerle Necip Gerboğa'yı da ikna ederek alakasız kitap türleri etkinliğine de katıldım bu tür ve kitapla:) Ne olacağını bilmiyordum. Siparişi verdim ve beklemeye başladım.

Bu arada 1K'daki incelemelere de göz atma fırsatı buldum haliyle. Kitabın, yazarın Zaman gazetesinde çıkan yazılarının derlemesi olduğunu söylüyordu bir okur. Nedense daha en başta bir antipati duydum kitaba. Aptal bir ön yargı, yani baktığım diğer incelemelerden yazarın dinine bağlı birisi olduğunun farkındaydım elbette, ama o kadar önemsemiyordum en başta. Neyse, bahsettiğim ön yargıyla başladım kitaba (Başlayacaktım bir kere, söz vermiştim.)

Kitap dört bölümden oluşmakta, daha önce bahsettiğim gibi 2-3'er sayfalık yazılar var gazetede çıktığı söylenen. Bu bölümler Kalp Sathı, Defter Kağıdı, Seyahat Albümü ve Dünya Yüzü.

Nazan Bekiroğlu'nun kaleminde ilk göze çarpan özellik samimiyet. Kesinlikle kötü bir şey düşünmüyorsunuz bu satırları yazan hakkında, içine alıyor sizi, inandırıyor sonuna kadar içinden geçenlere.

Onun dışında, özellikle yeteneğini daha çok konuşturduğu Kalp Sathı bölümündeki yazılarda, kelimelerle nasıl oynadığını fark ediyorsunuz yazarın. Bu bölümdeki yazılar birbirine benziyor genelde, ama kesinlikle aynı değil. Bu duygusal ama bir o kadar da zekice olan yazılarla adeta dans ediyorsunuz bölüm boyunca. Bolca da gönderme var çeşitli kitaplara bu bölümde. Dostoyevski ağırlıklı bir kitap bu işin aslı. İlk hikaye en başta Borges'in Öteki'sini hatırlatsa da bana kesinlikle daha samimi ondan.

İkinci bölüm Defter Kağıdı, daha çok yazarın hayatından samimi ve güzel öyküler/yazılar içeriyor. İlk bölümdeki yetenek gösterisi burada fazla ön plana çıkmıyor. Daha çok içini, kendini açan bir kadın var bu bölümde. Onunla sevinip onunla ağlıyoruz. Güzel şeyler yazıyor sonuçta Nazan Bekiroğlu.

Üçüncü bölüm adı üzerinde Seyahat Albümü,. Dolaştığı ülkelerden hoşuna giden anları resimliyor, anlatıyor burada Bekiroğlu. Ama Avrupa, Amerika değil. Rusya , İran , Azerbeycan, Suriye, İsrail- kısaca daha bizden, bize yakın ülkeler. Rusya macerası daha çok yazarlar çerçevesinde anlatılırken, diğer yerlerde, İslam coğrafyası biraz daha ön plana çıkıyor.

Son bölüm Dünya Yüzündeki yazılar, daha münferit, daha bir cari geldi bana. Burada genel olarak , çevre bilinci içeren ve hayvan haklarını savunan yazılar olsa da, yazarın hayatının geçtiği Karadeniz'e ilişkin güzel betimlemeler de bulunmakta. Bunların dışında kitabı vurucu bir finalle bitirmek istediği için olsa gerek, kitabın sonunda birbirini tamamlayan iki güzel öykü var. (Belki de bu kitap için kaleme almıştır özellikle bunları)

Neyse, baştaki ön yargımı tam olarak aşabildiğimi söyleyemeyeceğim aslında. Ama yazılarda (Gazetenin okuyucu kitlesini de göz önünde bulundurursak) olması gerekenden fazla bir din vurgusu görmedim. Diğer okurlara baktığımda alıntılar genelde ilk bölümden olsa da , beğenilen bölümler genelde farklılıklar göstermiş. Gezi yazılarını beğenenler de var, sıkılanlar da. Ben kendi adıma Kalp Sathı'nda bulunan yazıları daha çok sevdim. Yazarın şu anda bulunduğu yere kaleminin hakkıyla geldiğini düşünmekteyim, bazı diğer yazarların aksine. Ama yine de tam olarak bana hitap ettiğini söyleyemem. Boş bir zamanımda bir romanını da okuyabilirim ilerde.

Yağmur Hanıma buradan çok teşekkür ediyorum, biraz da olsa yazdığım yazıları Nazan Hanıma benzettiği için, umarım üzmemişimdir bu incelemeyle kendisini. Ve umarım fazla bir beğeni alarak üst sıralara çıkmaz bu inceleme.(Çok hipokrat bir temenni gibi gelse de size). İnsanların Nazan Bekiroğlu'nu benim gibi ilgisiz alakasız bir insanın kaleminden tanımasını istemem doğrusu. İyi geceler.
Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ilk ve tek kitabı. Böyle nazenin bir insanın kitaplarını okumak gerçekten çok farklıymış.

Kendisi bize en sıradan gelen olaylara, duygulara, nesnelere betimlemeleriyle öyle bir renk çalıyor ki , zerafetinden gözlerimiz kamaşıyor. Güzelliğe dair tasvirleri okudukça kalbinizde bir sıcaklık, ruhunuzda bir hafifleme hissediyorsunuz.
Ve o anda insan ister istemez kendine soruyor: 'Sahi herşey bu kadar güzelken benim gözlerim o incelikle bakmaktan neden mahrum!?.'

Okudukça kalbinizdeki ve gözlerinizdeki pas temizleniyor gibi oluyor.Güzel bakmayı, güzel görmeyi öğreniyorsunuz ve anlıyorsunuz ki insan ruhu güzelliğe meftun.

Betimlemeler gözünüzü korkutmasın çünkü hepsi güzelliğe dair. Edebiyat yaparken edeb sınırı hiç aşılmıyor, atmosferin bozulmaması için çirkinlikler betimlenmiyor ,o anda yazmayı bırakıyor yazar.
O yüzden bu kitap tam anlamıyla cok "Güzel".

Hikayeye gelince...

Sebeplerin kader planında ilmek ilmek dokunarak farklı coğrafyalarda yaşayan iki insanın bir araya gelmesi anlatılıyor. Kitabın kapağında yazan "Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim" cümlesi aslinda kitabın özeti.

Hikaye işlenirken bir yandan da divan edebiyatından beyitler geliyor:

"Dünya bir ırmaktır, biz dışındaydık bu ırmağın aslında ve ırmağa düşen sadece gölgelerimizdi".

"Hayat perdesinin üzerinde konuşan, edip eyleyen, didişen ,sevip ,kavga edip barışan onlarca suretin hepsi birer gölgedir. Şu an cehennem gibi bir hayatın içerisinde olabilirsin ama cennetteki yanın bir perde üzerinde seyreder gibi seni seyrediyor. Bu da sen .O da sen. Sen ondan habersizsin ama o senden haberdar. Cennetteki yarın bütün bunların geçici birer gölge olduğunu biliyor ama dünyadaki yarın bilmiyor."

Bu beyitin tüm kitaba yayılmış açıklamasını örnekleriyle okuyup iyice anladıktan sonra bizlere kendi hayat ırmağımızın üzerine düşmüş gölgeleri seçmek ve üzerinde düşünmek kalıyor. Bu gölge metaforuyla acıların dinmesini beklemeden onlari hükümsüzleştirmeyi ve herşeye rağmen şükretmeyi öğreniyoruz.

Ve son olarak..
Bu kitabın içinde dünyanın en güzel, en naif aşk mektuplarından birinin bulunduğundan haberdar etmek istiyorum sizi.

"Hayallerimde bile sana söyleyemediğim şeyleri yazacağım simdi.Siz yerine sen demek gibi..."diye başlayan.

Yazmak istediğim her şeyi yazamamış olsam da, biraz da olsa ilginizi çektiyse bu bahsettiklerim , bu güzel kitabı okumanızı tavsiye ederim.
İyi okumalar...
YAZMAYA SUSAMAK
Nazan Bekiroğlu’nun "Nun Masalları" kitabının “Hattat ve Padişah” adlı birinci bölümü, “Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke ve Âyine-i Mücelllâda Nihanız” başlıklı dört ara bölümden oluşan bir hikâye. Sevgili okur arkadaşım Yağmur M.’nin teşvikiyle "Nun Masalları" kitabıyla bir anda etkinliğe -biraz da gönülsüzce- dahil olunca ben de kara kara düşünmeye başladım. Dile kolay yaklaşık dört aydır tek bir satır bile yazmamış olan ben, hem de "Nun Masalları" gibi soyut bir kitap üzerine ne yazabilirdim ki.

Kitabı yeniden okumaya başlayınca yazarın ilk cümleleri ruh halimi tam manasıyla paylaştığı için ruhuma çok iyi geldi. Bu hikâyenin “Hat ve Rasat” adlı birinci bölümü: “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da kamış kalemi, âherlenmiş kâğıda eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.” diye başlar ki bundan sonra yazacaklarım, ağırlıklı olarak ilk bölüm olan “Hattat ve Padişah / Hat ve Rasat” hakkındaki dağınık düşüncelerimden ibaret olmakla birlikte kitap hakkında da genel bir değerlendirme ve içeriğe dair detaylı bilgi de içermektedir.

Gökkubbe üzerinde söylenmemiş hiçbir söz yoktur. Belki bu sebepten olsa gerek, “Hattat ve Padişah” hikayesinin kahramanı Hattat-rasıt da yazma isteğiyle kamış kalemi ve âherlenmiş kâğıdı eline aldığında içinde bir yer bumbuz kesilir ve aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gider. Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Zamanı gelmediyse sözler zamana yenik düşer. Hattat-rasıt, mağribden maşrıka doğru, kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak yürüyen yıldızı gördüğü o gece onun ışığında kendisini ve her şeyi görür ve beklenen anın geldiğini fark eder.

Eve döndüğünde artık içi sımsıcak ve kıpır kıpırdır, çünkü nasıl ve ne biçimde yazacağını bilmektedir. Bu defa içindekileri kaybetmeden, dondurmadan yazabilecektir, bunu hissetmektedir. Köşe minderine oturur, rahlesinin önünde diz çöker, bir kâğıt alır. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdirmeye başlar. Maksadı kimsenin bilmediği şeyleri yazmaktır, sonra yazdıklarını insanlarla paylaşacak ve hatta kim bilir belki tüm bunları padişaha okuma bahtiyarlığına da erişecektir. Eğer içinden geçenleri yazmayı başarabilirse ruhu kanatlanacak, paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığının anlamını idrak edecektir.

Hattat-rasıt, denizin hışırtısının meydana getirdiği fon müziği eşliğinde sabaha kadar durmaksızın ağlar ve yazar. Evvela, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlatır. Sonra her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, hanımelleriyle birlikte gönlünün kanatlanmasını, sarayın has bahçesindeki lâle tarhlarını, şakayık güllerini, karanfilleri. Tüm bunları yazarken Hattat-rasıtın içi bir has bahçeye dönüşür, ömrünün, baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defteri dolduruverir.
Hattat-rasıt, sonrasında kendini insan kılan acılarını anlatır. “Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını” hatırlar teker teker. Ve böyle bir yığın acı bulup çıkarır ömründen ve bir defter de bunlarla doluverir.

Sonra düşlerini anlatmaya koyulur Hattat-rasıt. İnsan olmaya çalışan bir Peri kızının masalını anlatır. İnsan olmanın zorluklarına inat, insan olmaya azmeden ve türlü sınanmalardan sonra insan olmaya hak kazanan bir peri kızının masalını… Yazdıkça yazar Hattat-rasıt. Son deftere aşkını yazar, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdikten sonra kendinden memnun minderin üzerinde kıvrılıp uyuyuverir.

Hattat-rasıdın şimdiki dileği padişaha bir arzıhal yazmaktır. Divan-ı Hümayun'un toplanacağı gün, Bâb-ı Hümayun’un önüne gider ve hiç zorluk çekmeden padişaha yaklaşıp onun kara gözlerinin içine bakarak “Bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var.” diyerek yazdığı defterleri eline verip oradan uzaklaşır.

Artık uykusuz kalma sırası padişaha gelmiştir. O gece padişah, Saray-ı Âmire’nin duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billur kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar bu defterleri okur. Sabah olduğunda Hattat-rasıdı saraya çağırtır ve defterleri bir kere de ona okutur. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi ağzından dökülür ve bir tek zerresi bile kaybolmadan padişahın gönlüne akar. Sonunda padişah mütebessim nazarlarla ondan isteğinin ne olduğunu sorar. Hattat-râsıt da defterleri bütün tebaa önünde okumak istediğini söyler.

Padişah, Hattat-rasıdın bu isteğini yerine getirecektir, ancak Padişaha göre; Hattat-rasıdın amacı paylaşmak, anlaşılmak ve anlaşıldıkça çoğalmaksa onu padişahtan daha iyi anlayan başka kimse çıkmayacaktır. Ancak Hattat-rasıt ısrarla reddeder tek kişinin yüreğinde var olmayı, o ısrarla çokluğu istemektedir, oysa çoklukta var olmak çok güçtür…

Hattat-rasıdın talebi yerine getirilir. Tüm Osmanlı tebaası Saray-ı âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arasını doldurur. Her kademeden halk, defterleri dinlemek üzere toplanır. Hattat-rasıt, padişahtan aldığı defterleri koltuğunun altında, Bâb-ı Hümâyun önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıkar ve “Ey Osmanlı” diye söze başlamak ister. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükselir. Halk onun bu haline kâh gülüşerek, kâh bağırıp çağırarak, kâh da ağlayıp dövünerek tepki gösterir. Ve sonunda kalabalık çözüle çözüle koca meydanda Hattat-rasıt yapayalnız kalır. Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırıp taş kaideden iner. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken kendisini izleyen bir çift kara gözün varlığını hisseder. Ancak o teklikte var olmayı seçmemiş, çokluğa meyletmiştir, bunun sonuçlarına katlanacaktır. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil evine doğru yollanır. Evine geldiğinde rahlesini ve yazı takımını önüne çeker ve “sesini padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri” yazmaya başlar. Kelimeler, içinden “sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülür.”
Hikâye, bu minvalde devam eder ve biraz da şaşırtıcı şekilde sonlanır.

Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi bir masal üslubunda yazılmış. Hikâye bizi bir zaman makinesine bindirip Hicri 1176 yılına kadar götürüyor. Üslup öyle samimi, öyle sıcak, ayrıntılar öylesine yerli yerinde ki ister istemez zihinlerdeki tarihî şahsiyetler ortadan kalkıyor, padişah da hattat-rasıt da Osmanlı tebaası da ete kemiğe bürünüp aramızda dolaşan sıradan insanlar haline geliveriyor.

Padişah, tebaasından birinin defterlerini okuyup bunları ruhuna sindirirken, tarih kitaplarındaki azametli padişah imajından epeyce uzak çizilmiş. Hattat-rasıt ise zaafları, kusurları ve elindekiyle yetinmesini bilmemesiyle öyle insan ki. Tarihî metinlerde alışılmış olan abartılı –ya göklere çıkaran ya da yerin dibine batıran- uç ifadeler yok Nazan Hoca’nın hikâyesinde. Tersine her haliyle insan var.

Nazan Bekiroğlu’nun hikâyesi görünüşte tarihî bir hikâye hüviyetinde. Bu hikâyenin birinci katmanı olarak kabul edilebilir. Oysa hikâye dikkatle okunduğunda çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülecektir. Hattat-rasıd bir sanatkârdır her şeyden önce. Sanatkâr, sanatının görülmesini, anlaşılmasını ister. Bir sanatkârı anlayan insan sayısı ise çok zaman bir elin parmaklarını geçmez. O halde bir sanatkârın çok sayıda insan tarafından anlaşılması yahut anlaşılmayı arzulaması ham bir hayalden ibarettir. Hikâyedeki Hattat-rasıd’ı anlayan padişah da bu bağlamda sanattan anlayan, ona kıymet veren sanattan anlayan kimselerden biri olarak düşünülebilir. Yine bu bağlamda Hattat-rasıdı dinlemeye gelen kalabalıklar da gerçek sanatkârın kıymetini bilmeyen, sanattan anlamayan kimseler olarak düşünülebilir. Hattat-rasıdın gönlünü kaptırdığı ve uğruna padişahtan vazgeçtiği cariye ise hikâye üzerine tasavvufî yorumlar yapmayı da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda padişah Allah’ı, cariye ise kulun Allah’a ulaşmasına engelleyen unsurları temsil ediyor olabilir.

“Nun Masalları” postmodern özellikler açısından da incelenebilecek yapıya sahip bir kitap. Bu bağlamda “üstkurmaca” (Metnin kurgusal olduğunu afişe eden her türlü uygulama-Yıldız Ecevit, “Türk Romanında Postmodern Açılımlar”) denilen yazarın eserinin kurgusallığını vurgulamak için esere kaleme alma sürecini de esere dahil etmesi (yer yer kahramanlarıyla yaptığı tatlı atışmalar, yazmaya dair serzenişleri de bu bağlamda düşünülebilir) ya da “metinlerarasılık” dediğimiz başka eserlerden yapılmış alıntılar -bu alıntılar gizli ya da açık olabilir ki kitap bu açıdan çok zengin malzeme içeriyor- da ilk bakışta dikkatimi çeken unsurlar.

Bir akademisyen olan Nazan Bekiroğlu’nun doçentlik tezi olan “Şair Nigar Hanım”a dair yazdığı “Nigar Hanım Sevgili” adlı metin de biyografik bir detay olarak zikredilebilir. Nazan Hanım’ın kitabın ismini seçerken kendi isminin ilk harfine gönderme yaptığı da gözönünde bulundurulduğunda kitabın biyografik okumaya da müsait olduğu sonucu çıkarılabilir. Nitekim yazarın kendisi de bu durumu şu cümleleriyle itiraf eder:
“Nakkaşın hikâyesini yazacaktım. Kim bilir yine hangi yangını sermaye, ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım."(91)
“Artık hikâyelerimin kahramanı olmuş oluyorum. Yazarı kahraman olan hikâyelerin hem de."(92)

Sonuç olarak, "Nun Masalları" farklı hikâyelerden oluşmasına rağmen bu hikâyelerin bir şekilde birbirine bağlandığı özgün bir kitap. Bu bağı sağlayan yazarın kendisi. Bir yerde hikâyesi biten ya da bittiği zannedilen bir kahraman başka bir hikâyede tekrar karşımıza çıkabiliyor bu da yaşamın tekrarlı yapısına bir gönderme olarak da düşünülebilir. “Nun Masalları” üzerine -yazımda çok yüzeysel olarak ifade ettiğim gibi- çok farklı okuma denemeleri yapılabilir. Bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız sabrınız için çok teşekkür ediyorum Sevgili https://1000kitap.com/YagmurM arkadaşıma ve Burak Bey’e etkinlikle ilgili teşvikleri ve uzun bir aradan sonra yeniden yazmama vesile oldukları için de ayrıca çok teşekkür ediyorum.
Ankara'dan Samsun'a giderken doğuya mı gidersiniz yoksa batıya mı? İyi okullardan mezun, KPSS'den derecelerle gelmiş insanların doğru cevabı bilmesini bekler misiniz? Uçaktayken yolcular farketmese de seviyeler önemlidir, karşılıklı rotalarda kendiliğinden önlem olarak aynı irtifada olmaması gerekir ve uçağın yönü büyük önem arz eder. Doğulu mu batılı mı bilmek önemlidir anlayacağınız. Ama yüce eğitim sistemimizin tarih, coğrafya ve ingilizceyi öğretmedeki yetersizliği ile ezberletmedeki başarısı birleşince gencecik dimağlar yanıtlayamayabiliyor. Bize ezberden çok öğrenme gerekiyor.
Nasıl öğrenip pekiştirebilirim peki ben? Ben edebiyatla yapıyorum sanırım.

Tebriz, Yezd, Bakü, Tiflis, Batum nerelerdedir? Şunun bunun başkentidir, şunun ilidir vs. Nasıldır yüz sene önce seyahat, nasıldır şehrin sakinleri, ortam nasıldır? Duygularımıza hitap etmeyince öğrenebilir miyiz? Hem öğrensem de 'Bunca bilgiyi, bunca duyguyu ne yapacağım?` ben şimdi. Nasıl başa çıkacağım. 'Ailesinden sağlıkla dolu olarak teslim aldığı askerlerinin refakatine içi boş tabut veren, ordusunu besleyemeyen, sevk edemeyen, bir cephe gösteremeyen hükümetin yardım elini' sefalet içinde bekleyenler... 'Açlıktan bağıra çağıra mı, sürüne sürüne mi, görüne görüne mi' ölecek insanlar... 'Tarih cümlelerine girecek 3 soğuk cümlenin altında ne mahşer var oysa.' Roman kahramanın dediği gibi 'Gördüklerimi, bu dehşeti, bu mahşeri, cezalıları melekler olan bu cehennemi unutsam.'

Nazan Bekiroğlu'nun şiirsel yazımını bilenler ve bekleyenler için bu kitap edebi olarak aynı lezzeti vermeyebilir, ama çok güzel bir roman. Sıcak, dili güzel, konu sürükleyici, tarih kokuyor buram buram. Muhacirliği, tertemiz sevdayı, gurbeti, hasreti, vuslatı muhafazakar kimliğini koruyarak zarif zarif yazmış, hikayenin içine karışıp süzülmüş, dertlenmiş, iz sürmüş Nazan Hanım. Zülfü Livaneli kitapları tadı da geliyor bir yandan.

sueda reyyan Hanımın tavsiyesiyle, https://1000kitap.com/YagmurM in güzel etkinliğiyle ve de hiçbir zaman yönlendirmesinden memnun kalmamazlık etmediğim Hercaiokumalar nin kitap önerisiyle aklımın köşesine yeni kahramancıklar kattım. Teşekkürler hepinize.
Sevgili Nazan Hanım,

Nasıl ki siz Nigar Hanım'ınıza yazdıysanız, ben de haddim olmasa da size yazacağım. Benim üstümde bir editör baskısı yok, sizinle aramda seneler de yok. Yine de çok uzaksınız, çok güzelsiniz.

Yine bana ne yaptınız bilmiyorum. Ben az önce neyi okumayı bitirdim onu da bilmiyorum. Şimdi biri sorsa bu kitap ne anlatıyor diye, asla bir bütünden bahsedemem. Keşke böyle bir eseri tam anlamıyla inceleyecek edebi yetkinliğim; hiç değilse sizi hitap alarak yazarken tıpkı kitapta sizin Nigar Hanım'a yazdığınız gibi süslü cümlelerim olsaydı. Yok ne yazık ki. Ama bilin ki çok yoruldum, ben bu kitapta hakikaten çok yoruldum. Beğenmemek değil elbette ama içimin karanlığı yetmezmiş gibi üstünden yeni siyah kalemlerle geçtiniz, ruhumu yordunuz okurken. Padişaha mı üzüleceğim, hattata mı engel olmak için kendimi zorlayacağım, genç kalfanın akıbetini mi merak edeceğim, genç mezarlık bekçisinin yangınını mı paylaşacağım, sorarım size hangi birine yetişeceğim?! Yine de o öykü kahramanları gibi ben de çıkıp sizin karşınıza dikilmeyeceğim. Çünkü "Bütün o yalnızlığı yaşayan öykü kahramanlarıma nisbetle kendi yalnızlığımın boyutları beni bile ürkütüyor." cümlenizde anladım ben sizi, affettim. Siz genç mezarlık bekçisinden bahsederken "Kendi duygularını kendisinden evvel yazmış birisiyle karşılaştığı zaman biraz rahatlıyordu." dediniz ya, ben de sizi bu yüzden bu kadar sevdim zaten. Çünkü siz aslında yine genç mezarlık bekçisinden değil de kendinizden bahsediyordunuz, bunu da çok ileri bir sayfada aşikar etmiştiniz zaten "Kim bilir yine hangi yangını sermaye ve nakkaşı bahane edip, ruhumdan söz açacaktım." diyerek. Anladım.

Teşekkür ederim beni yine eşsiz alemlere götürdüğünüz için. "İçinden şiirsiz geçilemeyecek kadar derin gözleri vardı" gibi, "Teşbihe ne şükür" gibi; buraya yazmakla bitmeyecek bütün o büyüleyici cümleleriniz için de teşekkür ederim.

Siz durulduktan sonra ben sizin ilk yazdığınız kitabı okudum, şimdiki yazdıklarınızın bundan biraz farklı olduğunu biliyorum. Belki sizin tam bu kitabı yazarken bu yürek yangınlarını çektiğiniz yaştayım. Kim bilir, sizden başka...? O yüzden birgün bir şekilde varlığımdan haberdar olursanız ve size ulaşabilirsem tam da bununla ilgili konuşacağım sizinle, bu yangına rağmen yaşamanın teminatını alacağım. Ben düzgün ifade edemeyeceğim belki, takılıp kalacağım. Ama eminim ki siz anlarsınız. Eminim. Ya de dediğiniz gibi, "mutlaka" :)
~~Süpriz bozmayan ipucu içerir~~~

Nazan Bekiroğlu ile 3.karşılaşmamız.

Yeni bir yolculuk yapmaya azıcık zorlanmış olsam da halimden memnun bir şekilde başladım okumaya. Kitabın ilk sayfaları attığım bir adımla ansızın çukura düşmüşüm gibi hissettirdi. Nerdeyim, ne anlatılıyor ,hangi dili konuşuyor anlayana kadar biraz ilerlemiş, çeşitli  çiçek kokularını özenle hazırlayan bir dükkanın önüne varmıştım. Burada kendisi küçük bir şişe içinde bir koku uzattı.
"Filbahri kokusu. Ezelden izler taşıyan bir kokudur. Kokla bunu, ancak bu sekilde yolculuğa çıkabiliriz."

Önceden tecrübem var tabii Yol Hali'nden. Onla yolculuk yapmanın şartlarını az buçuk biliyorum. Kendisi önce tarihi bir mekana uğrar, gerçek yolculuk mekanda değil zamanda yapılır der, dokunduğu her noktanın hikayesini düşünerek , aynı havayı solumuş medeniyetlerin aynı toprağa basmış insanlarını, aynı noktaya değmiş bakışları ve bunların kalplerinde yansımalarını hissederek hayal etmeye çalışır. "Geçmiş, şimdiki zamanda yaşanan bir an " a dönüşür; canlı cansız farketmez,  onun ilgi alanına giren her varlığının ruhu kendi kalbiyle birleşip , vicdanında işlenir. Ortaya yepyeni bir bakış açısı sunar. Biraz yorucudur ama bu onun üslubundan alınan lezzete engel değildir.

Velhasıl kabul ettim ve kokladım. Zamanda yolculuğumuz başladı.

Kanuni' nin son dönemleri. Devlet düzeninin yavaş yavaş bozulmaya başladığı, hile ve yolsuzlukların arttığı ,makamlara ehil olmayanların getirildiği ,çürümenin başladığı zamanlar. Yeniçeri Ocağı'nda, devşirme gence yeni bir isim vererek Esame defterine kaydeden bir Yeniçeri Katibi' nin basucunda bulduk kendimizi ve hikayemiz başladı.

Yeniçerilerin kalplerini yokladık.
Huzursuzdular.
"Hünkarımız savaş meydanında bizimki kadar hiçe sayılmış bir hayat olmayı göze alınca, biz de o zaman onun ki kadar kıymetli bir hayat olurduk " inancındaydılar.

Zamanında 150 yılda 7 padişahın hüküm sürdüğü tahtta, sonrasında dört yılda sırasıyla geçen 6  padişaha uğradık. Kimilerinin şehzadeyken kendilerini  ölüm mü taht mı beklediğini bilmeden Kafes'lerde  yönetme istidatlarını kaybettiklerini gördük, kiminin rahata düşkünlüğünden kiminin ise gücünü yitirmiş bir ordunun hükümdarı olarak esir düşmekten korktukları için ordusunun başında savaşa gitmekten çekindiğini farkettik. Karşılıklıydı sorunlar, tek bir taraf suçlanamazdı ama iletişimleri yoktu.

Sonrası ise...

"Anlatmayı seven yazıcılar için dahi anlatılası değildi. Susulası geçilesiydi. Bazı çilenin yazılması yoktu."
Ve bu acı sadece insanların değil turnaların da hayatlarına bedeldi.

Dayanamadık...Geri döndük. Nazan Hoca' nın "Adaletten çok merhamete meyletmiştir. Kadındır. İyi ki padişah değildir! Şefkatle de tarih olmuyor ki" sözü ikimiz içindi.

Filbahri kokusunun etkisi geçerken o naif insanı kürsüde cesur bir şekilde tarih dersi verirken gördüm.Tarihçiler tarafından Vakai Hayriye olarak kayıtlara geçen olayı anlatıyordu ve ekliyordu:
"Tarihle geçmiş aynı şey degildir"(bir kısmı için bakınız: #28177669)

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Nazan Bekiroğlu'na göre "İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet kelimenin kalbine inmiştir."
Yine " Her hissettiğimi kelamla görünür kılma alışkanlığında olsam da şair değilim ben" diyor. Bunları öğrenince kendisinin neden hissedebildiği tüm duyguları, kokuları ve renkleri dahi kelimelerle tanımlamaya çalıştığını anlayabiliyoruz. Bir fizikçinin tabiatın dilini anlayabilmek için matematikle haşır neşir olması gibi, o da kendi doğasındaki işlemleri çözmek için kelimelerle uğraşıyor sürekli. İsimlendirebildiği nisbette hislerine tahammül edebiliyor, mantığına yatırabiliyor. Yoksa o isimlerin tanımlanamadığında ateşe dönüşüp varlığıyla kalpleri yakacak  mahiyete sahip olduğunun farkında. Buna en güzel örneği ise her fırsatta işlediği Aşk konusu.
Yazarın ilk üçünde Tolstoy'un Anna Karenina'sını görmek pek de şaşırtmıyor artık. Çünkü kendisi dokunduğu her karakteri adeta Anna gibi işleyip, yargılamayı vicdanımıza bırakıyor. Belki de bu kitabı tarihi bir romandan öte yapan özelliği budur.

Bu romanı ve diğer romanlarındaki üslubun özelliğini ise en güzel  Mustafa Kutlu  özetlemiş:

"Şarka mahsus sanatın temeli olan hikmet ve ahengin izdivacıdır bu."

Kitapta ilk defa karşılaştığım ve çok ilginç bulduğum kelimeler var , onları da paylaşmak isterim.

SEMENDER: Ateşte yanmayan masal yaratığı.Yeniçeriler, padişahı korumak için kendilerini herşeye siper ettiklerinden bir diğer isimleri de buymuş.

KAZAN KALDIRMA: Yeniçeri Ocağı'nın isyan etme, meydan okuma, otoritenin zayıf olduğu vakitlerde ise daha da kişisel isteklerini kabul ettirmek için yaptıkları eylem.

ABDULLAH: Devşirmeler ailelerinden alınıp, tüm geçmişleri silinerek isimleri Esame defterine farklı bir isimle kaydedilirken baba adı kısmına Abdullah ( Allah'ın kulu) yazılırmış. Hatta bütün bir Osmanlı tarihinde babasının adı Abdullah olanlarda bir yabancılık ihtimali bu yüzden aranırmış.

Üsluba uyum sağlayabildiğimizde farklı diyarlara götürebilecek ve kelimelerin büyüsüyle tanıştıracak olan bu romanı tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyorum. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Nazan Bekiroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu
Unvan:
Türk Yazar ve Akademisyen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 3 Mayıs 1957
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.

Yazar istatistikleri

  • 2.439 okur beğendi.
  • 11.874 okur okudu.
  • 388 okur okuyor.
  • 6.134 okur okuyacak.
  • 435 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları