Nazan Bekiroğlu

Nazan Bekiroğlu

Yazar
8.5/10
9.785 Kişi
·
37.733
Okunma
·
4.510
Beğeni
·
159583
Gösterim
Adı:
Nazan Bekiroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu
Unvan:
Türk Yazar ve Akademisyen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 3 Mayıs 1957
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.
Züleyha evli, Züleyha efendi.Âşıktı, hemde kölesine tutsaktı! Ne kadar ayıptı, ne kadar yasaktı!
Dedikodular gelince Züleyha'nin kulağina dedi: Ateşe düşmeyen yanmayı nerden bilsin? Elini bıçak kesmeyen kanın rengini nasıl öğrensin?
Dünyaydı adı. Sertti, hayattı. Ağırdı ölüm. Katıydı günah. Kaderdi, kazaydı, belaydı.
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 12 - Timaş Yayınları, 12.Baskı

Çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yûsuf'un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yûsuf, Züleyha'nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir.
Nazan Bekiroğlu
Sayfa 18 - Timaş Yayınları
536 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Nazan Bekiroğlu'nun kitaplarının bir çoğunu okumuş kendisiyle imza günlerinde sınırlı olsada birkaç kez sohbet edebilme imkanı bulmuş biri olarak daha önceki incelememin çok çok yetersiz kaldığını düşünerek bu incelemeyi yazıyorum.
Kitabı ilk elime aldığımda ne yazar hakkında ne de kitap hakkında bir fikrim vardı. Bir arkadaşıma vermek için başka bi arkadaşımdan ödünç almıştım yolda yürürken en azından arka kapağını bir okuyayım dedim.
Trabzon, Tebriz, Tiflis... Trabzon yaşadığım şehir, sevmediğim şehir, kitabı elimde tutarlen sokaklarında yürüdüğüm şehir.
Başlamak için bu kadarı yetti.
Şuan bu incelemeyi kitabı 4 kere okumuş biri olarak yapıyorum. İlk okuduğum yıldan şimdiye 6 yıldan fazla olmuştur hâlâ daha benim için 1.sırada yer alır. Pek az kitaptan bu derece etkilenmişimdir. Konusunun sürükleyiciliği ve işleniş tarzının farklı olmasının yanı sıra Nazan Hanımın kaleminin ustalığı, kelimelerle oynayışı beni çok etkilemişti.
Çok sevdiğiniz şeylerle ilgili konuşurken doğru kelimeleri bulamadığınızı hissedersiniz anlatmak istediklerinizi anlatamadığınızı. Kitabın içeriği hakkında söylemek istediklerimi işte bu hisler nedeniyle anlatamıyorum eksik kalacağını düşündüğüm için burada bitiriyorum.
Buraya gelip bu incelemelere bakıyor kitabı okumayı düşünüyorsanız hiç düşünmeyin gidin okuyun diyorum.
Herkese keyifli okumalar.
536 syf.
·21 günde·Beğendi·9/10
Nar Ağacı…
Dibinde oturuyorum çiçeklerini izleyerek. Romanın kahramanları beliriyor teker teker. Büyükhanım çiçeklerini suluyor bahçede. Hacıbey dışarıya çıkıyor ve Zehra ile İsmail Masal ile oynuyorlar… Sıcacık bir yuva. Meyve bahçeleri mutlulukla salınıyor, limon ağacı gençleri izliyor…
Ve savaş bütün aileleri vurduğu gibi bu aileyi de sarsıyor tüm kuvvetiyle… Acıyla ve tokat gibi gerçekleri vurarak yüzlerine...
Kaç çocuk ailesinden ayrıldı içine akıttığı göz yaşlarıyla ?
Kaç genç daha annesinin kardeşinin neşesine doyamadan düştü cephelere?
Kaç ekmek teknesi yıkıldı güya barış uğruna?
Kaç asker açlıktan öldü, kıvrana kıvrana?
Tüm bunlar madem barış için masum insanlar neden bu kadar acı çekti ?
Hangi kelime tüm bu acıların tarifini koyar ortaya?
Soğuğa, balçığa bata çıka neyden kaçtı bunca insan?
Tarih kitaplarında 3-5 soğuk, duygusuz cümle ile yazılan bunca savaş ve onca insanin ölümünün ardından gelen barış anlaşmaları kaç çocuğun çektiği acıyı silebildi? Kaç anneye her şey geçti diye teselli verebildi?
Hangi toprak paylaşımı insanların gözlerinde ve yüreklerinde asılı kalan kan, sefalet ve çileyi toprağa gömdü?
Tüm bu satırları çok daha etkili dile getirmek isterdim… Çünkü kitabın sayesinde zihnimde hiç yaşanmayan bir savaşı yaşadım. Savaştan kaçan insanları gördüm, yüklerini sevgileriyle şımarttıkları hayvanlarının sırtına yüklemiş insanları gördüm: bu hayvanlar ki açlıktan derileri kemiklerine yapışmış…
Yabancı kuvvetler yuvamızı yıkar, karımıza kızımıza bir şey yapar diye evlerini, işlerini, tarlalarını terk eden bilmediği bir yola çıkan kaç gözü yaşlı aile vardı o savaşta.
Savaş benim içimde hiç bu kadar cisme bürünmemişti. Hiç bu kadar vahşi olduğunu, acımasız ve tuttuğunu sürükleyip götüren bir canavar olduğunu bu kitaba kadar fark etmemiştim. Evet savaş kötüydü bunu biliyordum ama ben bu kitapla o savaşın içindeydim. Sırılsıklam bir haldeydim ve etrafımda sığınabileceğim tek bir yer yoktu… Korktum hiç korkmadığım kadar. Ağladım, gözlerim acıyana kadar…

Ve fark ettim ki insanın ırmağının hangi ırmaklarla birleşeceği belli olmazdı… O ırmak nerelere çıkacak hangi denize dökülüp yüreği ferahlayacak bilemezdi… Kalplerimizde hangi kalpler misafir olacak ve günün birinde ona veda edeceğiz bilemeyiz. Ve hangi kalbin bizim için doğru kalp olduğunu…
O kalple karşılaştığımızda diyeceğiz ki evet, ben bu yürekle bir araya gelebilmek için bunca acıyı çektim, bu şehre geldim, bu insanlarla kavga ettim, bu insanlarla ahbap oldum hepsi benim bu yürekle bir araya gelebilmem içindi…
Benim nar ağacım meğerse bu ruhun derinlerindeymiş....

Kitaba başladığımda Nazan Bekiroğlu etkinliği henüz başlamamıştı. Ben fazlasıyla uzatarak okudum kitabı biraz da şartların yönlendirmesiyle tabii… Sindire sindire göz yaşlarıyla ve yüreğimde çiçeklenen bir nar ağacı bıraktı bu kitap…

Son paragrafı teşekkür bölümüyle bitireceğim. Son bir ay benim için zor bir aydı. Ve bu zamanlarda neşeli olduğum anlardaki gibi elimi bırakmayan, ışığıyla karanlık yolumu aydınlatan yıldızım, özlem/Duvar/ ‘e teşekkürlerimi sunuyorum ve bu incelemeyi ona ithaf ediyorum. Varlığın bana güç veriyor. İyi ki varsın ve benim dostumsun…

Bu parça da tüm incelememi okuyanlara armağanım olsun…
https://youtu.be/fAS1dGfPvDI


Sevgi ve neşeyle...
224 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
.
Ne istersin hayattan. Peki ya Allahtan ne istersin.

... kardeşleri sırtından vurmuştu Yusuf’u. 
Bir kuyuya düşmüş karanlıkta kalmıştı Yusuf.
Lakin alemlerin Rabbi olan Allah onu Kuyuda da yalnız bırakmadı..
Rabbini anarak aydınlatmıştı karanlık kuyuyu.
Rabbim sen en iyisini bilirsin demişti, sana teslimim demişti Yusuf peygamber. 

Öylesine güzel bir peygamber, ki o Rabbinden gelen her sıkıntıya şükretti.
Belki de en zor şeyle sınandı, sabırdı bu.  O ne güzel bir peygamberdi. Kuyuda yapayalnız bir çocukken mısıra peygamber oldu.

O ne iffetli bir gençti ki kendinden korkup, şeytanın şerrinden Allaha sığındı.
Günah işlememek için zindanı tercih etti.
Yaşadığını bilmedi. Yaşadığını bilseydi acıyacaktı
İffetin yalnızca kadına ait olmadığını gösteren güzel bir örnektir hz. Yusuf.
İlk tesettür ayeti ilk önce erkeklere inmedi mi?
Peki ya o zaman Yusuf’un koruduğu neydi.  İffetli olmak önce erkeğin payına düşer sonra kadına.
Böyle bir insana Züleyha nasıl aşık olmasın. Tüm benliği ile Yusuf'a bağlanmamak elde değildi.
Ne güzeldir sabırla beklemesi
Züleyhanın her duasında yer almak ne güzeldi. Rabbim hayırlı dualarla bizi bekleyen eşler nasip etsin bize.

  Ey Yusuf ne güzel peygambersin sen öyle sana olan sevgisi sayesinde gerçek aşkı buldu Züleyha. Rabbine yöneldi. Kalbindeki putları yıktı.


Anlayabilen için çok güzel ve özel hikayedir. Hz. Yusuf ile Züleyha'nın hikayesi... İffetini koruyan genç bir Yusuf, öte yandan sabırla dua ile Yusuf’u bekleyen Züleyha

Rabbim Yusuf peygamber gibi iffetli insanlar çıkarsın karşımıza.
Ne demiş hz. Ali
Rabbim öyle eşler nasip etsin ki onun Müslümanlığı karşısında kendi müslümanlığımıza çeki düzen verelim.

Son olarak şunu eklemek istiyorum.

Biz insanoğlu dünyevi acılar içinde kaybolup gidiyoruz. Ekmek parasına, sevda masalına takılıp gidiyoruz asıl amacımızı unutuyoruz. Herşey anında olsun istiyoruz. Olduğunda pişman oluyoruz. Hayır ile şerri birbirinden ayıramıyoruz. Oysa ki olduğumuz durumu beğenmeyip başımıza gelenler yüzünden Allah'a isyan ediyoruz. Halbuki sabır ile şükür ilacını kullanarak ne güzel yaşarız ama unutuyoruz
Ne güzel örnektir Yusuf peygamber- sabrın peygamberi.
Sabrederek bir yere kral olamayabiliriz ama şükredip Allah katında yüceliriz.

Rabbim hepimize Hz. Yusuf peygamberin sabrını versin...

KEYİFLİ OKUMALAR
248 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
İki gündür kaç defa oturdum masama, inceleme adına bir şeyler yazmaya çalıştım, defalarca karaladım sildim, olmadı. İnceleme yazmak değil niyetim, sadece hissettiklerimi paylaşmak.

Kendimi daha zarif hissediyorum kitaptan sonra. Evet daha zarif, daha hassas. Ve Nazan Bekiroğlu okuyabilen erkekgilleri anlamak için bu nadide türleri dikkatle korumak ve tüketmemek gerektiğini düşünüyorum artık.
( Burak’ a kocaman selamlar).

Yıllar önce nette Bekiroğlu için yazılan kendisine hayran okurlarının yorumlarını okurken rastlamıştım bu cümleye :
‘’Morun asilliğinin ispatı vücudu’’ ..
Neden mor hiç düşünmedim. Nazan Bekiroğlu deyince aklıma mor orkide gelir. Her toprakta biten papatya değil. Menekşe ya da karanfil de değil. Bakımı zor, dili hassas. İşte bence Bekiroğlu her ortamda, her vakit okunabilecek bir yazar değil sanki. Dopdolu bir zihinle araya sıkıştırılabilecek kitaplar değil, şöyle koskocaman yer açmalı önceden. Çünkü sonra cümleler dalga dalga büyüyor insanın içinde. Ve bence devamlı okunası da değil, demlenmesini beklerken uzaklaşılası :)

Bir de yıllar önce nerede okudum hatırlamıyorum, renklerin tasavvufi manalarını okurken dikkatimi çekmişti. İki ucun rengidir mor. Fani- baki temsili . Uç ruhların temsilidir diye. Nazan Bekiroğlu okurken hem ölesiye yoruldum, hem de garip ama dinlendim. Sanki merakla morun binbir tonuyla çevrili koca bir aleme girdim de, içeride gözlerim de gönlüm de yoruldu biraz. Paragrafların içinde bile uçlar, hatta cümle içlerinde kelimelerde bile. Bir tarafı dünya, bir tarafı ukba. Bir tarafı yerme, bir tarafı övme. Biraz deniz biraz toprak?? Ben de gittim geldim uçlar arasında, yoruldum habire dinlenmek için.

Edebi yönüne inceleme yazmak haddim değil elbet, konusu hakkında belki dilim dönerse. Sayfa sayfa kelimelere bile sindirilmiş uçlar içinde koskoca alemler.. Yeri geldi 'Zindan Risalesi'ni okurken; elinden kalemi ve kağıdı alınan şairlerin yazamadığı dizeler oturdu içime, yeri geldi hapishane duvarları oldum mahkum yazarların gözyaşları ile nemlenen. Yeri geldi Piraye’yi, yeri geldi Berin Hanım’ı dinledim açık hapishane mektuplarında aşkı sorgularken, yeri geldi intiharla tarihe geçen yazarların mezarlarını gezdim kutsal emanetin ağırlığıyla. Denizin sesini duyar oldum, toprağın kokusunu. Anlamadım da bu kadar hissetmişken nasıl okuduklarımı anlatamadığımı, kelimelerimin yetmediğini???

Galiba başka seçeneğim ya da fırsatım olsaydı, üstün yeteneklerim ya da 24 saati aşan günlerim; ikinci bir eğitim şansım olsaydı ya edebiyat ya da ilahiyat talep ederdim. Öğrencisi olmak isterdim Nazan Bekiroğlu’nun. Kelamla hal dilinin farklarını tekrarla zikretmiş ya yazar ; kitaplarından sonra dinlemek, gözlemlemek isterdim kendisini. Öğrencisi olabilenlere ne mutlu:)

Keyifli okumalar, sevgiler, saygılar...
536 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Herkese merhaba.
İlk incelememi bir aşk romanına yazmış oluyorum böylece. Kitabın neredeyse tamamını alıntıladığım için boynumun borcuymuş gibi hissettim :)
İlk Nazan Bekiroğlu kitabım bu benim. Son da olmayacak sanırım.

Kitapta Tebriz'li bir tacir olan Setterhan ile Trabzon'lu Zehra'nin kavuşma hikayesini öğrenmek üzere Trabzon, Bakü, Tiflis, Batum, Tebriz, İstanbul arasında uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Dedesi Settarhan'ın geçmişini öğrenmek isteyen kadın bir gölge gibi geçmişe dönerek olayların gelişimine tanık oluyor. Yaşıyor ve bize de yaşatıyor aslında bütün hikayeyi. Kitap boyunca Zehra ve Settarhan'ın kavuşmasını sabırsızlanarak bekliyoruz. Gerçi ben Sofya'yayla kavuşsun istedim bir ara:) Sofya kim okuyup görmenizi isterim :))

(Biraz konsantre okumakta fayda var bu arada, geçmişe dönme meselesi bazen kafa karıştırabiliyor çünkü:)) )

Sadece bir aşk romanı okuyacağımı düşünmüştüm. Ama öyle olmadı.

Yazar gezdikçe ben de gezdim. Romanın içinde hissettim kendimi. Bu kadar güzel anlatılabilirdi o şehirler, kasabalar ve karadeniz ...

Kendimi bir anda savaş yıllarında buldum. Muhacirlik, gurbet, yaşananlar acı olaylar, terkedilen evler, yıkılan hayaller, başlamadan biten aşklar...

Aynı gökyüzü altında bir yanda savaşın canavarlaştırdığı insanlar, diğer yanda saf sevgi, aşk. Ve aşk ... o kadar güzel anlatılmış ki. Insanın aşık olası geliyor ♡♡ :)
Gitmek, kalmak, bazen gittiğimizi zannederken aslında kalmış olmak ...
Unutmak, affetmek, yola devam edebilmek ..
O kadar çok duygu yaşatıyor ki satırlar.

Herkes aynı kitabı okur ama herkes başka şeyler hisseder. Hepimize başka şeyler katar kitaplar. Kimilerini hiç etkilemeyen satırlar kimilerinin hayatını değiştirir.

Aşk romanı çok sevmememe rağmen etkiledi bu kitap beni. Tıpkı o gölge gibi bazen dışardan bakmamız gerektiğini düşündüm hayatlarımıza.
Bakip da göremediklerimizi o zaman görebilir, anlayamadıklarımızı anlayabiliriz ... Herkesin kendinden bir şeyler bulacağını biliyorum bu kitapta.
Kesinlikle şans verin
Hepimize keyifli okumalar dilerim.
Umarım beğenirsiniz :)
536 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ilk ve tek kitabı. Böyle nazenin bir insanın kitaplarını okumak gerçekten çok farklıymış.

Kendisi bize en sıradan gelen olaylara, duygulara, nesnelere betimlemeleriyle öyle bir renk çalıyor ki , zerafetinden gözlerimiz kamaşıyor. Güzelliğe dair tasvirleri okudukça kalbinizde bir sıcaklık, ruhunuzda bir hafifleme hissediyorsunuz.
Ve o anda insan ister istemez kendine soruyor: 'Sahi herşey bu kadar güzelken benim gözlerim o incelikle bakmaktan neden mahrum!?.'

Okudukça kalbinizdeki ve gözlerinizdeki pas temizleniyor gibi oluyor.Güzel bakmayı, güzel görmeyi öğreniyorsunuz ve anlıyorsunuz ki insan ruhu güzelliğe meftun.

Betimlemeler gözünüzü korkutmasın çünkü hepsi güzelliğe dair. Edebiyat yaparken edeb sınırı hiç aşılmıyor, atmosferin bozulmaması için çirkinlikler betimlenmiyor ,o anda yazmayı bırakıyor yazar.
O yüzden bu kitap tam anlamıyla cok "Güzel".

Hikayeye gelince...

Sebeplerin kader planında ilmek ilmek dokunarak farklı coğrafyalarda yaşayan iki insanın bir araya gelmesi anlatılıyor. Kitabın kapağında yazan "Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim" cümlesi aslinda kitabın özeti.

Hikaye işlenirken bir yandan da divan edebiyatından beyitler geliyor:

"Dünya bir ırmaktır, biz dışındaydık bu ırmağın aslında ve ırmağa düşen sadece gölgelerimizdi".

"Hayat perdesinin üzerinde konuşan, edip eyleyen, didişen ,sevip ,kavga edip barışan onlarca suretin hepsi birer gölgedir. Şu an cehennem gibi bir hayatın içerisinde olabilirsin ama cennetteki yanın bir perde üzerinde seyreder gibi seni seyrediyor. Bu da sen .O da sen. Sen ondan habersizsin ama o senden haberdar. Cennetteki yarın bütün bunların geçici birer gölge olduğunu biliyor ama dünyadaki yarın bilmiyor."

Bu beyitin tüm kitaba yayılmış açıklamasını örnekleriyle okuyup iyice anladıktan sonra bizlere kendi hayat ırmağımızın üzerine düşmüş gölgeleri seçmek ve üzerinde düşünmek kalıyor. Bu gölge metaforuyla acıların dinmesini beklemeden onlari hükümsüzleştirmeyi ve herşeye rağmen şükretmeyi öğreniyoruz.

Ve son olarak..
Bu kitabın içinde dünyanın en güzel, en naif aşk mektuplarından birinin bulunduğundan haberdar etmek istiyorum sizi.

"Hayallerimde bile sana söyleyemediğim şeyleri yazacağım simdi.Siz yerine sen demek gibi..."diye başlayan.

Yazmak istediğim her şeyi yazamamış olsam da, biraz da olsa ilginizi çektiyse bu bahsettiklerim , bu güzel kitabı okumanızı tavsiye ederim.
İyi okumalar...
344 syf.
Az bir zaman oldu bu kitabı okuyalı ama nedense inceleme yazmadığımı fark ettim. Neden diye sorguladım da adının verildiği kitap kahramanının bir kadın olarak bende oluşturduğu silik sıradan tipi miydi acaba demekten kendimi alıkoyamadım.
Sıradan silik desem de okumakta tereddüt etmeyin aman sakın! Sıkıcı sıradan bir yaşamdan sıradan bir ölüm ile hayata veda edişine kadar neler yok ki Mücella’da.
Efendim neler mi var? Öncelikle şöyle maddelemek istiyorum ki biraz daha anlaşılması kolay olsun.
Yaşadığınız muhite, yıla ve aile eşrafına göre insan olarak değeriniz bir yana kadına bakış açısı yüzlerce farklı çeşitlilik sergiletiyor.
Eğer herhangi bir eğitiminiz , bundan kaynaklı başarınız geliriniz sıfırın da altında eksilerde ise , sadece mahallede işsiz güçsüz oğullarına kız arayan kayınvalide adaylarının gözünde hamarat gelin olarak değerinizi artıran bir şey ama cıvıl cıvıl kız arayan çocuk da yaparım kariyer de diyen hemcinsleriniz arasında cinsel olarak değerlendirme yapabilen erkeklerin yanında hiç de artısı olan bir şey değil.
Eee işte böyle bir halde iken olursunuz Mücella. Hatta kaç yaşına gelirseniz gelin anneniz evden çıkarken ‘’ sakın ha gecikme ‘’ diye seslenerek kendinizi daha da değersiz hissetmenize katkı sağlar. Sonrasında da bir gün gelin olmak hayali ile yaptığınız tüm çehizleri sağa sola dağıtırken buluverirsiniz kendinizi:(
Babasız büyümek kaderiyle dünyaya gelen, annesinin her dediğine itaat eden, evin tek erkeği abisi Fahir’in gölgesinde sadece nefes alan Mücella.
Yılların getirdiği değişimlere rağmen kendi gelişimini bir türlü sağlayamayan, elektrik kullanılmaya başlanılmış olsa da kendi karanlığından çıkamayarak , umutlarından vazgeçmiş , hayatını yaşamadığını yıllar sonra başkası tarafından fark edilerek hikayesi anlatılan Mücella.
Hayat kısa, çok kısa. Ne güzel yazmış Aysel Gürel
''Bir gün dönüp bakınca düşler
İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını
Ağla, ağla Firuze ağla
Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu ''
https://www.youtube.com/watch?v=3vNtVJ7dGxg
Bir fincan türk kahvesi eşliğinde keyifli okumalar efendim. (Niye mi türk kahvesi? Eee o da sizin tercihinize göre değişir isteyene nescafe:) )
536 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Nazan Bekiroğlu’nun en beğenilen ve okunan romanı olan Nar Ağacı Trabzon,Tebriz,Batum,Tiflis,İstanbul arasında geçen şahane olayların anlatıldığı bir romandır.
Olaylar Balkan harbinde başlayıp Dünya harbine uzanan bir eserdir.Kitabın başkahramanları olan Zehra ve Setterhan arasında geçen aşk anlatılmaktadır.Eserde yer alan diğer kahramanlar ; Sophia,İsmail,Azam,Hacıbey ve Büyükhanım yer almaktadır.İki savaş arasında savrulan hayatlar ve yeniden şekillen hayatlar mücadeleler kader ve inanç gibi konulara yer verilmiştir.Nar ağacı eseri hayal kadar zengin gerçek hayat kadar gerçekçi bir eser.Kitapta beğendiğim bir çok alıntı oldu ancak en beğendiğim ; “Ben kalbiyle yaşayan zümredenim.”
Kesinlikle Okumalısınız...
536 syf.
Bitti işte koca bir kitap, bazen oku oku bitmeyecekmiş gibi gelmişti oysaki.
Nereden başladım, nereleri dolaştım yazarın hayal dünyası ile gerçek arasında.
Kocaman bir hikayenin bende peşine düştüm yazar ile birlikte. Tebrizi dolaştım, Tahtı Süleyman'a vardım. Yeşil, Nefti yeşil suyuna dokundum gölün. Sonra Tebriz çarşılarını gezip dolaştım. Birinci Dünya Savaşı'nın arefesinde Gürcistan, Azerbaycan'ı gezdim. 93 harbini, Balkan harbini gördüm. Çatalca ya kadar gelen Bulgar ordusunun geri çekilişini ve Koca bir imparatorluğun son nefeslerini duydum, seyrettim askerlerin yüzünde.
Cümle kapılarından geçtim nice misafir perverin evine girerken. Sonunda büyük bir coğrafyayı gezdim dolaştım. Yorgundum Zehra kadar, yorgundum Settarhan kadar.
Hayal dünyanızı zenginleştirecek kadar güzel bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nazan Bekiroğlu
Tam adı:
Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu
Unvan:
Türk Yazar ve Akademisyen
Doğum:
Trabzon, Türkiye, 3 Mayıs 1957
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.

Yazar istatistikleri

  • 4.510 okur beğendi.
  • 37.733 okur okudu.
  • 1.155 okur okuyor.
  • 14.769 okur okuyacak.
  • 1.273 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları