Neil Postman

Neil Postman

Yazar
8.6/10
69 Kişi
·
186
Okunma
·
32
Beğeni
·
1.551
Gösterim
Adı:
Neil Postman
Unvan:
Abd'li Yazar
Doğum:
Abd, 1931
Ölüm:
Abd, 2003
"Televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer."
Neil Postman
Sayfa 173 - Ayrıntı yayınları
Çocukların dövüldüklerini, çünkü onların küçük olduklarını söylemek, açıklamanın sadece yarısıdır. Diğer yarısı; onlar dövülmektedir, çünkü onlar çocuk olarak algılanmamaktadırlar.
Çocuklar; anlaşılmayan, kırılgan, tam bir entelektüel ve duygusal kontrol önlemine sahip biçimde görüldükleri sürece, normal yetişkinler onları, çatışmaya bir yanıt olarak dövmektedirler.
Neil Postman
İmge Kitabevi Yayınları: ISBN 975-533-093-3 1. Baskı: Nisan 1995 [EPUB]
Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği,ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır.
Bir kültür sözlü iletişimden yazıya, basılı yayınlardan televizyon yayınlarına kaydıkça, hakikatle ilgili fikirleri de değişir.
Hiç kimse kendinden emin bir şekilde, bu teknolojik değişim sayesinde kazanç sağlayacağım diyemez. Mesela, mekanik saatin icadının kimin çıkarlarına ve dünya görüşüne fayda sağlayacağını kim bilebilirdi? Saatin kökeni 12. ve 13. yüzyıl Benedictine manastırlarına dayanır. Saatin icadına yol açan saik, manastırın alışılagelmiş işlerine (örneğin bir günde yedi vakit ibadet edilirdi) az çok dakik düzenlemeler getirmek isteğiydi. Manastırın çanları ibadet zamanlarını haber vermek için çalardı. Mekanik saat dini ritüelleri tam zamanında yerine getirmeyi sağlayacaktı. Doğrusu bunu başardı da. Fakat keşişler, saatin sadece zamanı belirlemeye yarayan bir araç değil de, aynı zamanda insanların eylemlerini eş zamanlı hale getiren ve kontrol eden bir alet olacağını öngöremediler. Bu yüzden 14. yüzyılın ortalarında saat, manastırın duvarlarını aştı ve işçilerin ve tüccarların hayatına dakik düzenlemeler getirdi. Lewis Mumford'un da dediği gibi: "Mekanik saat, düzenli üretim, düzenli çalışma saatleri ve standart ürün fikirlerini mümkün kıldı." Kısaca, saat olmasaydı kapitalizm mümkün olmayacaktı. Paradoksal ve hayret verici olan ise, kendilerini çok katı bir şekilde Tanrıya adamak isteyen insanlar tarafından icat edilen saatin en çok, kendilerini para kazanmaya adayan insanlara yaramış olması. Uhrevilik ve dünyevilik arasındaki kadim mücadelede saat ikincisinin tarafını tutmuştu.
Neil Postman
Sayfa 25 - undefined
Tarih, "yüksek düzeyde bilinçlilik" elde etmede en etkin entellektüel araçtır. Fakat tarihle ve tarih öğretimi ile ilgili olarak vurgulanması gereken birkaç nokta mevcuttur zira bu noktalar çoğu zaman okullarda ihmal edilmektedir. Öncelikle tarih sadece okuldaki derslerden biri değildir; biyoloji, fizik, matematik, edebiyat, müzik ve sanat dahil her dersin bir tarihi vardır. Bu noktada her öğretmenin bir tarih öğretmeni olması gerektiğini söylüyorum. Örneğin biyoloji hakkındaki mevcut bilgilerimizi, biyoloji hakkında bir zamanlar bildiğimiz veya bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri anlatmadan öğretmek, bilgiyi yalnızca bir tüketim ürünü haline getirmektir. Demokritos'u öğretmeden atomu öğretmek, Faraday'ı öğretmeden elektriği öğretmek, Aristo'yu veya Machiavelli'yi öğretmeden siyaset bilimini öğretmek, Hayd'ı öğretmeden müzik öğretmek öğrencilerin Büyük Sohbete katılmalarına engel olmaktadır. Bu öğrencileri bilginin köklerinden yoksun bırakmaktır ki şimdilerde başka hiçbir sosyal kurum bu konuda endişe duymamaktadır. Zira kendi kökenlerinizi bilmek sadece dedenizin nereden geldiğini ve başından neler geçtiğini bilmek değildir. Ayrıca düşüncelerinizin nereden geldiğini ve neden bu düşüncelere inandığınızı bilmektir; ahlaki ve estetik duyarlılıklarınızın nereden geldiğini bilmektir. Yalnızca ailenizin değil aynı zamanda sizin dünyanızın nereden geldiğini bilmektir...
Neil Postman
Sayfa 213 - Paradigma Yayıncılık
208 syf.
·Beğendi
'' Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum. '' Groucho Marx

Kitabın önsözünde günümüzü ayna tutarcasına net anlatan Orwell- Huxley karşılaştırmasını görür görmez anladım çok iyi bir kitap okuyacağımı. Televizyon ve hayatımıza yaptığı etkiler üzerine yaptığım okumaların birçoğu birbirini tekrar eden, belli bir yerden sonra klişeye bağlayan taklit tespitlerle doluydu. Bu sefer de mi öyle olacak korkusu ile biraz da çekinerek başlasam da kitap çok çabuk yıktı bu yargımı. İlk sayfasından son sayfasına kadar okuyucunun ilgisini bu kadar canlı tutabilen ve aynı zamanda da bu kadar şahane tespitlerde bulunabilen kitaplara nadiren rastlanır. Rastlamak diyorum çünkü bu kitabı herhangi bir öneriden yola çıkarak değil gerçekten rastlayarak okudum. Bir teoriye göre insan gerçekte yeni hiçbir şey öğrenmez. Sadece hatırlar. Öğrendiğimiz her bilgi bizim için yeni değil hatırlanmış bilgidir. Bu teoriyi ilk duyduğumda heyecandan gözüm dolmuştu. Hissettiğim şeyin salt bir düşünce değil de bir gerçeklik olduğunu, '' demek bu manyakça hissi bir tek ben yaşamıyormuşum '' ışığını görmek heyecan vericiydi. Demek insanın maddiyattan yana nasıl rızkı var ise, öğrenmekten yana da öyle nasibi var. Tabi maddi rızık nasıl ki insanın çabasına tabi ise, yine öğrenme rızkı da insanın anlam arayışına, bilme arzusuna ve araştırma çabasına bağlı. İşte böyle bir arayıştayken rastladım bu kitaba. ( ya da rastlattırıldım )

Neil Postman kitabın önsözünde kitabı yazma nedenini '' Bu kitap, Orwell 'in değil, Huxley'in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır. '' cümlesiyle anlatıyor. Orwell ve Huxley, yazdıkları distopya kitapları sayesinde haklı bir üne sahip iki yazar. Peki nedir aynı zamanda günümüzü anlatan Orwell ve Huxley arasındaki bu fark? Orwell dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceğinden korkarken, Huxley ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader'e gerek olmadığı inancındaydı. Huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ip le asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Kısaca Orwell insanlığı nefret ettiği şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley insanları sevdiği şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, epistemolojik olarak televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreleri, yaşanılan yenilikleri, bu yeniliklerin günlük yaşam ve kültürel dünya üzerindeki etkisini irdeliyor. Basılı yayının, matbaanın, telgrafın, fotografinin ve son olarak da televizyonun ürettiği sosyolojik yapının nedenleri ve örnekleri ile beraber anlatıldığı kısımda, bir iletişim çağı insanı olarak gözlerim istemsizce sosyal medyanın da anlatıldığı analizler aradı. Yaşasaydı şayet sosyal medyanın ürettiği insan tipi ile etik açıdan ölümcül darbeler indirdiği toplumun yapısını yine çok iyi anlattığı bir bölümü kitaba ekleyeceğinden eminim.

Postman birinci bölümde insanları televizyon öncesi ve sonrası olarak ayırırken, tv öncesi dönemi 'Yorum Çağı' , tv sonrası dönemi ise 'Gösteri Çağı' olarak adlandırıyor. Yorum Çağı; kitapların insanların hayatında etkin rol oynadığı, nitelikli ve derin düşüncenin hakim olduğu, kamusal hitaplarda politik söylemlerde dahi kitaplardaki ciddi ve özgün dilin kullanıldığı, düşüncenin derinleştirdiği, bütünselliğin ve tutarlılığın genel havayı kuşattığı Postman'a göre de daha hakiki olan bir çağdır. ' ' Gösteri Çağı ' ise ideolojinin ve fikirlerin yerini kozmetiğin ve görselliğin aldığı, ( hatta bu kısımda bir amerikan başkan adayının seçimi kaybetmesinin suçunu makyajcısına yıktığı komik bir örnek vardı) gerçeğin imaja yenik düştüğü, hayatımızdaki hemen her şeyin eğlenceye malzeme olduğu, duyguların ve acıların içeriğinin boşaltıldığı, insanlıkla doğrudan alakalı veya alakasız her türlü bilgi ile enformasyon kirliliğinin oluşturulup insanlarının zihnen parçalara ayrıldığı ve kıyamet kopsa dahi tepkisiz kalacak mankurtlar haline getirildiği, hafızanın yitirildiği, insanlığın algı ve muhakeme yeteneğini kaybettiği ifritten bir çağdır.

Televizyon kültürleri yozlaştırır, hatta bunu da aşarak bayağılığı bir kültür haline getirir. Eleştirel ve özgün düşünceyi dışlar, bununla da yetinmez bu dışlamayı dahi bir gösteri haline getirip kendisine yöneltilen eleştirileri alay konusu etmeye çalışır. Yani pratikte televizyona karşı başlatılan bir savaşın Don Kişotun yel değirmenlerine karşı başlattığı savaştan pek bir farkı yoktur. Bu durumda komik duruma düşüp ötekileştirilmek istemeyen kitleler eleştirel düşünceden uzak durur. ' Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ' bir deyim olmaktan çıkıp kitleler için bir yaşam düsturu haline gelince de düşünceler aynılaşır, kültür pazarlanıp kalıplaşmış bir put haline gelir. O putu her yere sermek istediğinizde karşınıza günün latları, menatları ve uzzalarının yılmaz savunucuları çıkar. İbrahim'in ateşine benzer ateşler bekler sizi. Çünkü siz aynılaşmayı, sömürülmeyi, kültür pazarına esir olmayı reddetmişsinizdir. Onların tapınırcasına peşinden koştuğu değerleri küçük görmekle onlara hakaret etmişsiniz gibi addeder ve size ait olan her şeye karşı cephe alırlar. Siz onların kendileri için yarattığı küçük basit dünyayı onlar gibi olmayı reddetmekle yıkma günahına girmişsinizdir. Bir televizyon izlemekle ya da izlemeyi reddetmekle mi oluyor bütün bunlar diyorsunuz biliyorum. Evet gerçekten sadece tek gözlü çirkin devle oluyor bütün bunlar. Şimdi gidip evinizin salonuna bakmanızı istesem kaç kişinin evinin baş köşesinde tek gözlü dev yoktur ki! Kaldı ki Neil Postman kitapta yaptığı bütün analizlerde Amerikan medya sektörünü baz alıyor. Türkiye ise günlük 330 dakika televizyon izleme ile dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Eyyy Amerikaaa sen kimsin yha!!

Daha yazılacak çok şey var ama bu kadarı kafi. Arif olana 330 dakika izlenmeyi bilmek yeterli olur sanırım. Kitaba geri dönecek olursam kesinlikle şahane bir eser. Özgün, iddialı, akıcı ve başından sonuna haklılık payı yüksek tutarlı tespitlerle dolu bir başucu kitabı. Gönül rahatlığı ile herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar, sancılı uyanmalar dilerim :/
216 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Muazzam bir fikir fırtınası. 'Televizyon Öldüren Eğlence' kitabıyla hayranı olduğum Prof. Neil Postman, Teknopoli ile de büyüledi. Olayların, olguların tek ve sabit bir noktadan değil çevrelerinde dolanarak her noktasından pozlanarak anlaşılabileceğini hatırlatan, bakışaçınıza yürümeyi öğretecek eserlerden biri Teknopoli. Büyük keyifle okudum. Öğrendim. Bazı savlarına yüksek sesle itiraz da bulundum okurken. Keşke hayatta olsa son on yılı da yorumlayan, ters yüz eden bir eser daha sunabilse diye dertlendim. Teknoloji nedir? sorusuyla tavşan deliğinden içeri girilen ve çok şaşırtıp çok düşündüren bir kitap.
208 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Kitabın medya ve iletişim alanında bu kadar etkin bir kitap olmasının sebebi, tahmin edileceği gibi meseleyi bir aygıt olarak televizyon üzerinden değil de, yeni bir iletişim şekli olarak televizyon üzerinden ele almasıdır. Yazar her aracın ya da tekniğin, kendi düşünce biçimini üretmesi, kendi kurumlarını var etmesi gerçeğinden hareketle, televizyonun yani görsellerle bezenmiş şov dünyasının siyaset, ahlak, eğitim gibi alanları nasıl yeniden biçimlendirdiğini gayet akıcı bir üslup ve zekice bir yaklaşımla ele alıyor. Gerçekten ufuk açıcı bir kitap, tavsiye edilir.
208 syf.
Öncelikle şunu belirtmek gerek ki, yazarın dili çok çetrefil. Cümleler uzun ve anlaşılması zor. Bazı cümleler birkaç kez okunmadan anlaşılmıyor. Bu da, zaten okunması zor ve keyif vermeyen bir tarzı, iyice güçleştiriyor. Hiç keyif almadım.

Buraya kadar yazdıklarım, içinde kitaba dair fikirlerimi de içermekle birlikte size, kitapla alakalı fikirler de verecektir. Başlayalım.
İlk paragrafta dikkat ettiyseniz kısa cümleler kurdum ve ilginizi kaybetmemeye çalıştım. Anlatacağım şeyi size, basit bir şekilde ve zamanınızı almayacak ölçüde (zaman önemli çünkü) aktarmaya gayret ettim. Eğer bu serzenişi dallandırıp budaklandırsam, mesela saatlerce anlatılabilecek bir hale getirsem, hepiniz ilk fırsatta bırakıp kaçacaktınız. Muhtemeldir ki bu kadar uzaması bile, bu incelemeyi, kendisinden kaçılacak hale getirmiştir =P Fakat zamanında, sözün ve yazının egemen olduğu toplumlarda, insanların tartışmaları saatlerce ve sıkılmadan dinlediklerini biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ve saatleri duyduğumda içten bir "çüş" dedim yani. Ayrıca o dönemin, ele alınan toplumundaki kültürel birikimi de öğrendiğimde şaşırdım doğrusu. Yalnız o dönemin okumalarının da, insanların, kendi yaşam şartlarına ve iş-güçlerine fayda sağlayacak doğrultuda olduğunu unutmamak gerekir. Bu devirde bir çoğumuz, eğlence amaçlı okurlarız, bunu kendimize pek itiraf edemesek de...
Başka yönden yaklaşalım şimdi de. Bu serzenişi sözlü anlatımla yapmış olsaydım, mesela bir arkadaş ortamında falan, sadece belli bir kesime hitap etmiş olacaktım ve muhtemelen konuşmam, o ortamın dışına çıkabilecek kudrette olamayacaktı. Ola ki dışarı yayılacak bir güce erişti, bu sefer de anlatım, benim tarafımdan yapılmadığı müddetçe değişime uğrayacak (ben anlatsam dahi bir nebze değişime uğrama ihtimali olacaktır) ve belki de olduğundan daha farklı bir hale bürünecekti. Burada da sözlü anlatımın yazıya ve sonrasında matbaaya evrilmesinin avantajları ortaya çıkıyor. Zira, anlatımım yazıyla aktarılmış ve daha sonra da bir el ilanı vs. gibi bir şekilde insanlara ulaşmış olsaydı, hem topluluklara ulaşma gücü yüksek olacaktı hem de anlatımdaki bütünlük sağlanmış olacaktı. Ben ne demişsem, o aktarılmış olacaktı. İşte yazı ve matbaa da bunu sağladı ve toplumlar bilgiye daha kolay ve net bir şekilde ulaşmaya başladı.
Sonrası ise optimal seviyeden sonra gelmesi kaçınılmaz olan, bir nevi düşüş hali. Tersine evrim gibi bir şey. Telgraf ve fotoğrafın icadı, bunların iletişimde ve bilgi aktarımında kullanımı, sonrasında ise "radyasyon topu gibi" yavruları televizyonun hayatlarımıza girişi... Bizi, ilk paragraftaki gibi kısa cümlelere mahkum eden, uzun açıklamalara tahammülü azaltan, dikkat unsurunu bir reklam süresi veya televizyondaki kötü bir habere verdiğimiz değere indirgeyen ve en önemlisi de, içinde eğlence olmayan her türlü veriyi kulak ardı etmeye hazır zihinler haline getiren işte bu süreç. Orwell'ın değindiği gibi baskıyla değil, Huxley'nin belirttiği gibi eğlenceyle kabullenme ve uyuşma hali.
Televizyon ve eğlence çağı insanları olduğumuzu unutup fazla uzattım sözü, farkındayım. Son bir şey söyleyip bitireyim. Her ne kadar kitap, 85 yılında yayımlanmış ve henüz günümüzün 140 karakter (gerçi şimdi onu da artırdılar herhalde, söyleyecek çok mu şeyimiz var ne =) ) kültürünü görememiş olsa da, ben internetin, televizyondan daha verimli kullanılabileceğini varsayıyorum. Hiç olmazsa kendine ait bir hafızaya sahip ve televizyondaki "yut ve unut" faktörünü devreden çıkarmaya müsait.
208 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Başından sonuna kadar ilgiyle okuduğum televizyona olan bakış açınızı değiştirecek mükemmel bir farkındalık kitabı.

Çağımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan sözde mutluluk kutusunun farkında olmadan bizler üzerinde bıraktığı etkiler...

Kitabın ilk kısmı konu odaklı ısınma turlarıydı. Telgraf ve fotoğrafın devamı addedilen televizyona geçiş ise ikinci kısımda ayrıntılı olarak aktarılmış. Özellikle televizyonun faydalarından bahsederken yer yer gülümsetmedi de değil hani... Ama takdire şayan olan ise kitaplara ilginin yoğunlaştırılıp okumanın önemine dikkat çekilmesi. Hemen her sayfasında kitapların bahsinin geçmesi de okumaya bir çağrı niteliğindeydi.

O halde televizyonun hayatımızın ve kitaplarımızın önüne geçmesine izin verip vermemek tamamen bizim elimizde. Okuyalım dostlarım, kitaplarımız ışığımız olsun!
208 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kesinlikle eşsiz bir anlatım... Örneklemeler ile zenginleştirilmiş kurgusuyla, televizyonu merkezine almasına rağmen günümüz insanının teknolojik araçlarla arasındaki sosyolojik problemlere uyarlanabilecek benzersiz bir kitap.
208 syf.
·Beğendi·10/10
Bir hasta, hastalığı ile yüzleşip kabul etmedikçe; bir tabipten şifa dilemedikçe nasıl iyileşebilir? Bir doktor ona nasıl teşhis koyup, detaylı tetkikleri yapıp, onu sağlığına nasıl kavuşturabilir?

Cehalet de tıpkı böyle değil midir? Bir insan bilgisizliğini, eksikliğini kabul edip yüzleşmedikçe, sorgulamadıkça nasıl kendini geliştirmeye yönelebilir?
Bu yüzden kişinin öncelikle kendini sorgulayıp, analiz edip, ona göre bilgiyi talep etmesi gerekmez midir? Talebe sözcüğünün anlamının "talep eden" olması da buna dayanmakta değil midir?

İnsan, ömrünün her anında talebe olmalıdır. Bilgiyi arayan, sorgulayan ve haz alan, "bizden geçti" klişelerini bırakıp eksikliğinin farkına varmalıdır.

Neil Postman'ın da dediği gibi: "Cehalet daima düzeltilebilir bir durumdur. Ancak cehaleti bilgi olarak kabul ettiğimiz zaman ne yapabiliriz?"

Bununla birlikte, bilgiye ilgi duymayan ve öğrenmeyi sevmeyen, buna karşın en iyi mesleklere, sırf "yüksek kazanç getirisi" ya da "yüksek prestij" düşüncesiyle imrenerek bakan gençlerle dolu artık etrafımız...

İcra edeceği mesleğe katabileceği hiçbir şey bulunmayan, bunun için bir çaba sarfetmeyen, sadece konfor ve kazanç elde etmek isteyen bir kitle oluştu.

Ailelerin de bu durumun oluşmasında payı yok değil: "Hayatı kurtulur; ömür boyu rahat eder; nereden baksan şu kadar maaşı var; oturduğu yerden para kazanacak; garanti meslek..." gibi konfora ve rahatlığa yaptıkları vurgular, "çalışmak" olgusunun özsel amacının aslında, bir yolunu bulup "çalışmadan kazanmak" mış gibi görünmesine sebep olmaktadır. "Oysa ki mesleğine değer katmak","Yeni bir soluk ve bakış açısı getirmek","kendi özgünlüğü ve gayretiyle rol model olmak" gibi yüce sebepleri gençlere aşılamıyoruz.

İki satır kitap okumaktan kıyım kıyım kaçan, hiçbir şey okumadan, araştırmadan, çok şey bilebilme arzusu duyan, sayfalarca ansiklopedik bilgiyi başka türlü nasıl öğrenebileceğine dair fikri bulunmayan tuhaf bir nesille karşı karşıya kaldık.

Şimdi artık gerçekten şunları ve daha nicelerini sormamız gerekiyor:
"Başarıyı mı istiyoruz, başarının getirdiği yüksek saygınlığı mı?"
"Meslek mı istiyoruz, mesleğin getirdiği yüksek kazancı mı?"
"Üst düzey bir kişilik mi istiyoruz, yoksa üst düzey bir konfor mu?"
208 syf.
·Beğendi·9/10
Neil Postman bu inceleme eserinde temel olarak; medyanın insanlar üzerindeki tahakkümü, televizyonların çocukların eğitimi üzerindeki olumsuz etkilerini, siyasetin medya kanallarıyla insanları nasıl etkilediğini bilakis şirketlerin, televizyon izleyicilerine tesirini işlemiştir. Bu temaları tarihte meydana gelen teknolojik gelişmelerle ilişkili olduğunu çeşitli örneklerle irdelemiş. Teknolojik gelişmeler sırasıyla, matbaanın yarattığı tipografik, okuduğunu yorumlayan, analitik düşünebilen, karmaşık ve uzun soluklu cümlelerle iletişen insan tipi, daha sonra telgrafla beraber kısa kelimelerle iletişen ve yavaş yavaş evrilen daha sonra evrimini televizyonla bütünleştiren insan tipi, gösteri toplumu olarak adlandırılmış. Bu süreçlerin nasıl yaşandığı bölümlere ayrılarak anlatılmış. Her teknolojik değişimin yarattığı krizlerle toplum şekillenmiş, evrilmiştir. Platonun görüşleri, John Locke fikirleri ve son dönemin eleştirmeni Marshall Mcluhan’ın teklonojik krizleri nasıl aydınlattığı anlatılmış.
Orwell ve Huxleyin yarattığı kara ütopyolara yani distopik dünyalarına yapılan atıflar çok yerinde ve şaşkınlık verici. Üst düzey bir inceleme kitabı
Sadece televizyona özgü olmayan eğlenmek ve esasında asıl meselelelerimizden uzaklaşıp dikkatimizi dağıtmak (gavurun distraction dediği) üzerine kurulu kültür, düşünme(me) alışkanlığı ve iletişim üzerine, hızlıca okunabilecek kompakt bir kitap.

Postman'ın facebook, snapchat, instagram ve twitter için neler diyebileceğini ise tahmin etmek zor değil. ama yazar, günümüzde Netflix ve benzeri medyalardan izlediğimiz diziler ile izlediğimiz sinema filmleri hakkında ne derdi diye merak ediyor insan.

Hadi acun yarışması, fon müzikli haber programı veya magazin programı izlemiyoruz, tv'yi monitör olarak kullanıyoruz ama yaptığımızın kendimizi ölümüne eğlendirmekten öte bir şey olmadığı savunulabilir. Hatta okuduğumuz kitaplara bakışımız da aslında eğlenmek ve -temel meselelerimizden ayrılıp- zaman geçirmek üzerine kurulu iken okumanın bile benzer minvalde ele alınması muhtemel.

Kurgu roman okurken hala ön planımızda eğlenmek varken kendimizi iyi hissetmek hayli zor.
208 syf.
·Beğendi·7/10
Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak televizyonun evlere yayılmasıyla birlikte eski tipografik toplumun yerine geçen bu mutluluk kutusunun (!) toplum üzerinde ki etkileri birçok boyutta ele alınıyor ve Neil Postman, üç kültürel devrimin sonuncusuna televizyonu koyuyor. Diğerleri, alfabenin bulunuşu ve matbaanın icadı. Eğitim, düşünce, okuryazarlık alanında daha çok televizyonla kamunun ilişkisi incelenmiş fakat günümüzde televizyonun popülerliği azalırken, yazarın vurguladığı Huxleyci yol, Orwellci yoldan ziyade hat safhada meydana geliyor. İnsanlar, neye güldüklerini, neyi niye izlediklerini dahi bilmeden düşünmeye fırsat bulamayacak bir hale geliyorlar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Neil Postman
Unvan:
Abd'li Yazar
Doğum:
Abd, 1931
Ölüm:
Abd, 2003

Yazar istatistikleri

  • 32 okur beğendi.
  • 186 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 281 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.