Sadık Hidayet

Sadık Hidayet

YazarÇevirmen
8.1/10
4.329 Kişi
·
13.579
Okunma
·
1.039
Beğeni
·
28568
Gösterim
Adı:
Sadık Hidayet
Unvan:
Düzyazı ve kısa hikaye yazarı
Doğum:
Tahran, 17 Şubat 1903
Ölüm:
Paris, 9 Nisan 1951
Sadık Hidayet (Farsça صادق هدایت) ‎ (17 Şubat 1903 Tahran - 9 Nisan 1951 Paris), Modern İran Edebiyatı'nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.
İlk hikâyelerini Paris'teyken yazdı. 1936'da Hindistan'a giderek Sanskritçe öğrendi. Buradayken Budizm'i inceledi ve Buda'nın kimi yazılarını Farsça'ya çevirdi.
Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.
Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun su-i istimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de, çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.
Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur.
Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.
Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür.

Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır.
Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır.
"İnanın biz dünya denilen şu foseptik çukurunda yaşıyor ve kurtlar gibi kıvrılıp duruyoruz. Yöneticilerimizin hepsi hırsız, üçkağıtçı, rüşvetçi."
Sadık Hidayet
Sayfa 80 - YKY 4. Baskı - 2015
"... insanları öteki dünyanın cezalarıyla korkutmazsak, hayatın zorluklarına katlanmaları için yüreklendirmezsek, bu dünyada süngü, yumruk, tepelemekle yıldırmazsak, yarın başımız belada demektir."
Bir eşek kadar bile kafamız çalışmıyor; hep kazığı yiyen biz oluyoruz. Ama kendimizi en akıllı varlık sanıyoruz. Mucizevi bir şekilde ortaya çıkacak ve canımıza okuyacak bir diktatör bekliyoruz hep..."
"Memleketin başı çalıp çırptı mı, milletvekili, bakan, emniyet müdürü, daire müdürü de çalıyor."
Sadık Hidayet
Sayfa 81 - YKY 4. Baskı - 2015
“İlim ve okumak niye hayatta işe yaramaz biliyor musun? Okursan, yine para babalarına uşak olursun da ondan.”
Sadık Hidayet
Sayfa 51 - Yky
"...Ama unutmayın ki görünüşte halka karşı şefkatli olmak, halk için üzülmek gerek. Çünkü bugün moda oldu. Ama perde arkasında canlarına okumalıyız."
Sadık Hidayet
Sayfa 96 - YKY 4. Baskı - 2015
95 syf.
Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Aslında mekan vardır. Ama zamana dağıtır onu. Lime lime eder .Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üzerinden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu (ginseng-MN) kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.
95 syf.
·1 günde·8/10
İLK OKUMA: 29 Ekim 2016
İKİNCİ OKUMA: 3 Mart 2018

Sevgili NigRa 'nın başlattığı Sadık Hidayet etkinliğine ismimi yazdırdığımda kafamda beliren ilk düşünce 'Nasıl olsa Kör Baykuş'u okudum, bu vesileyle başka bir eserini daha okurum' şeklindeydi. Ancak daha sonra Kör Baykuş'un tek bir okumayla rafa kaldırılacak bir kitap olmadığı ve ilk düşüncenin tersine etkinliğin bana asıl faydasının bu kitabı bir kez daha okutmak olacağı fikri çok daha ağır bastı...

İyi ki de böyle bir karar vermişim diyorum ama şu da bir gerçek ki Kör Baykuş, ne kadar okunursa okunsun hiçbir zaman 'tamam ben bu kitabı çözdüm' diyebileceğiniz bir eser değil. Okuduğunuz zamana ve mekana, o anki halet-i ruhiyenize, yaşınıza ve bunun gibi pek çok etkene bağlı olarak her okumanızda size farklı şeyler anlatabilir bu kitap. Türü için tam bir karşılık bulamadım ve biraz düşündükten sonra 'halüsinasyon kurmaca' adını verdim:) Edebi açıdan bana göre bir başyapıt. Zihin dünyasını zenginleştirmek isteyenler için içi ağzına kadar dolu, hiç açılmamış bir kumbara gibi... Aynı zamanda çok nadide karşınıza çıkar bu tür eserler. Çünkü böyle bir hikayeyi böyle bir ustalıkla yazıya dökmek herkesin harcı değil. Kaynağını çok farklı bir zihin dünyasından alan bir nehrin, çok farklı yaşanmışlıkları önüne katarak uçsuz bucaksız bir denize doğru akması gibi... Okuyan içinse, o nehrin akıntısına kapılıp gitmemek neredeyse imkansız...

Dediğim gibi kitap her okuyanda farklı bir iz bırakıyor. O nedenle bundan sonra okuyacaklarınızın da benim kişisel yorum ve tespitlerim olacağının altını tekrar çizmek isterim.

Kitabımızda anlatıcının zihin dünyasında yolculuğa çıkıyoruz. Bu anlatıcı, hem maddi hem de manevi dünya ile ilişkisini tamamen kesip kendini dört duvar arasına hapsetmiş, saplantılı, ucu bucağı olmayan bir boşluk denizinin içinde çırpınan, uyuşturucu bağımlısı, aynı zamanda pedofili sinyaller veren bir şizofren... Eğer bu tip eğilimlere sahip değilseniz, anlatıcı ile ortak bir bağ kurmanız, kendinizi o anlatıcının yerine koymanız, o hikayesini anlatırken sizin de kendinizden bir şeyler bulmanız çok kolay değil. Ben kesinlikle böyle bir bağ kuramadığım için bu zihin yolculuğunda cam kenarından bir bilet alıp, oturup sadece manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Daha doğrusu buna mecbur kaldım.

Gerçek bir kaybeden (loser) olan bu anlatıcının neden kendini böyle bir çukurun içine attığını, hayatının hangi aşamasından sonra 'kaybedenler kulübü'ne girdiğini, ne beklediğini ama neyi bulamadığını ben hikayesinden çıkaramadım. (Bütün bunların nedeni tutkulu bir aşk olamaz, olmamalı) Çünkü onun zihnine girdiğimiz andan itibaren o hep bu ruh halinin içindeydi zaten. Kitaptan çıkarabildiğim ise, onun kendini dahi yok edecek kadar büyük bir öfkeye sahip olmasıydı.

Öyle bir noktaya gelmiş ki, dışarı baktığında hayata dair hiçbir şey göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Ona göre insanlar birbirinden farklı değil. Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar her insan bir öncekinin devamı. Zamanın da hiçbir önemi yok. Kendi ifadesiyle "geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey." (s.41) Kısacası o, insanı teke, zamanı an'a, mekanı ise dört duvar arasına sıkıştırmış. Geçmişten bugüne yaşanan her şey koca bir an'dan ibaret. Yaşayanlar ise farklı bedenlerde de olsa aslında aynı kişi... Kitapta geçen erkek ve kadınların farklı özelliklere sahip olsalar da aynı fiziksel yapıda görünmeleri bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilir.

Tamamıyla soyut bir fonda başlayan bu zihin yolculuğu, 38. sayfada kısa bir mola verdikten sonra içine bir tutam gerçeklik ilave edip rotasına devam ediyor. Annesiyle babasının evliliği, daha bebekken yalnız başına kalması, dadısı ve onun kızıyla olan hikayesi ve bu kızla olan evliliği bana göre bu soyut denizin ortasında bir ada gibi kendini fark ettiren gerçeklikler... Ancak bu gerçekliklerin, anlatıcının içinde bulunduğu durumda ne kadar payı var, orası muamma...

--------------------------------------

Neredeyse taban tabana zıt olduğum bu anlatıcıya karşı bir güzelleme yapacak durumda değilim. Çünkü herhangi bir konuda üzerimde bir etki bırakmadı. O soyut dünyasından alıp sorgulayabileceğim bir argümanı yok. Ona göre dış dünyada sıradan bir hayat yaşayan insanlar birer 'ayaktakımı'... İnançlı insanlar ise, dünyayı yöneten egemenler tarafından kandırılmış saf varlıklar. Tanrı'yı hayatının dışında bırakmış olması bir tercihir ve beni ilgilendirmez ancak Tanrı ve dine karşı getirmiş olduğu; 'Tanrı yok aslında, onu güçlü insanlar sizi daha rahat yönetebilmek için icat etti' şeklinde tek cümleyle özetlenebilecek eleştirisinin bana göre oldukça sığ bir eleştiri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim... Ve tüm bunların yanında hayatının merkezine ölümü koyan, neredeyse ölümle yatıp kalkan, afyona bağlanmadan hayatı sorgulamaktan aciz, gerçek bir kaybedenin, insanlara bu perdeden bakıp değerlendirmesini de oldukça çelişkili buldum.

Tabii bu söylediklerim tamamen anlatıcı özelinde geçerli. Sadık Hidayet'in kendisi bu kitabın ve anlatıcısının ne kadar içinde derseniz, bunu cevaplamak için bu kitabın tek başına yeterli olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Neticede Sadık Hidayet de bu dünyada umduğunu bulamamış ve vedasını kendi eliyle hazırlamış bir yazar. Ancak onu bu noktaya getiren süreç, hayat ve insanlar hakkındaki fikirleri çok daha farklı olabilir... Gerçi hiçbir argüman intiharı meşru kılmaz ama yine de yazarı daha detaylı tanımak, hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, maddi nedenlerden ziyade soyut dünyadaki bir birikimin sonunda böyle bir teşebbüste bulunan birini anlamak açısından mutlaka bir katkı sunacaktır.

Zaten kitaptaki karakterle yazar doğrudan ilişkilendirilmesin diye kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevî tarafından kaleme alınmış bir eklenti mevcut. Bozorg Alevi bu eklentide biraz vicdan rolü oynamış ve yazarı bir nevi korumaya almış. Örneğin; 'kitaptaki anlatıcı gözünü kırpmadan ekmek bıçağıyla kafa kesebilecek bir cani olabilir ama arkadaşım Sadık Hidayet, çocukluğunda tanık olduğu bir kurban kesme sahnesinden sonra bu olaydan çok etkilenip eti hayatından çıkaran ve hayatı boyunca ağzına dahi sürmeyen naif bir insan aslında' minvalinde cümleler mevcut...

Yine bu yazıda, Sadık Hidayet'in intiharını 2. Dünya Savaşı'na, ülkenin içinde bulunduğu duruma falan bağlamaya çalışmış ama intiharın böyle hayatın içinden maddi konularla gerekçelendirilmesi açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Yine de çok ısrarcı değilim bu düşüncede... Sadece kendi hissiyatımı paylaştım sizinle...

----------------------------

İncelemeyi, kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum. Bu alıntı, anlatıcının analizi ve Sadık Hidayet'in anlatıcı ile ilişkisi olmak üzere iki parçada açıklamaya çalıştığım kitabın, her iki parçasına da dokunduğunu düşündüğüm bir alıntı...

"Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." (s.51)

Herkese keyifli okumalar dilerim... Zihninize mukayet olun:) Sevgilerimle...
105 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İRANLI AZİZ NESİN ...

Zaman yetersizliğinden ötürü birbiri ardına yazmak zorunda kaldığım incelemeler kervanından bir kez daha merhabalar pek sevgili kabak çiçekleri ve işsizlik müdavimleri =)) Zamanımız kısıtlı o yüzden hemen girizgah yapalım ..

Konu oldukça hassas .. Pek istemiyorum bunları yazayım ... Bir kısım arkadaşımız belki bana kızacak ve sertçe eleştirecektir .. Kendilerince haklılar mıdır ? Belki evet belki hayır .. Önemli olan doğru düzgün tartışabilmek .Seviyeyi korumak ..

Öncelikle istiyorum ki yazardan başlayayım .. Sadık Hidayet tabiri caizse elit ve kalburüstü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş .. Ebeveynlerimiz gibi doğup büyüyeceğimiz toprakları da seçme hakkına sahip değiliz .. Bu bağlamda kendisi de hayata 5-0 yenik başlayan bir şahıs.. 1903' te İran' da doğmuş olmasına karşın varlıklı ailesi vasıtasıyla eğitimine yurtdışında , Avrupa ' da devam etmiş ..Belçika ve Fransa ' da yaşamış .. Yazım hayatına dair ilk deneyimleri de yanlış hatırlamıyorsam Fransa ' da vuku bulmuş.Ondan öncesinde dişçilik ve mühendisliğe ilgi duymuş ama kesmemiş olacak ki sonrasında yazarlığa yönelmiş .. Anton Çehov (buraya çok dikkat!!) , E.A. Poe ve Kafka ile ilgilenmiş ..İran mitleri ve folkunu araştırmış.. Beethoven ve Çaykovski seviyor ki bu romantik erayı kendine yakın bulduğunun bir göstergesi..Sürekli tekrar eden intihar girişimlerinin altında yatan sebeplere dair bir ipucu olabilir bizlere ..Beethoven da bir dahi olarak yaşamış bir fani gibi ölmüştü.. O da bir dönem intiharı seçti..Pek tabii sebep sonuç ilişkisinde bağdaştırılamaz belki ama niçin seviyor olduğu , kendine niçin bu denli yakın gördüğü bence çok açık ..Anton Çehov ' un Martı' sını da aklınıza getirin .. İntihar olgusu salt kendinden kaynaklı değil ama çevresinde uğraştığı işlerden hep bir iz bırakmış ona .. Afyon bağımlılığını da eklersek sonuç sanırım ki hiçbirinizi şaşırtmaz .. Bu kadar bio verdiğin yeter artık sadede gel kardeşim diyenler ..

Etkinlik kapsamında Sadık Hidayet' in ilk okuduğum kitabıydı Hacı Ağa..İlk 30 - 35 sayfa sonrasında birşeyler oldu ..Kitap resmen şaha kalktı ... Sanırsın bir Aziz Nesin kitabı okuyorum .. O denli zevk aldım ki bitirip 2 kere daha okudum .. Tespitler , çıkarımlar ve verilen örnekler o denli nokta atışı ki anlatamam .. Sanki Aziz Nesin yazmış bu öyküyü de al demiş sen yayınla arkadaş.. O derece ikizi .. Sanırım bu kitabı Avrupa dönüşü memleketindeyken yazmış Sadık Hidayet.. Ve ülkesinin geri kalmasının sebebi olarak gördüğü monarşik düzenle, bu kitaba konu olan HACI AĞALARI yani ruhban sınıfını kıyasıya eleştirmiş .. Niçin ruhban sınıfı diyorum ? Çünkü islamiyette ruhban sınıfı yoktur ..İslam dininde kulun kula üstünlüğü yoktur .. Üstünlük ancak ve ancak TAKVADADIR.. işte burda yine zurna konçertosunun kürdi peşrev allegro resitaline tırmandığı dönemece geliyoruz .. Nasıl kuruluyor bu üstünlük dediğim anda Hacı Ağalar devreye giriyor .. Dedim ya Aziz Nesin okudum sanki diye .. Kimdi onun ustam dediği isim ? ANTON ÇEHOV!! Neyle uğraştı o? En azılı düşmanları , ona en çok saldıranlar kimlerdi ? Onu yakmaya çalışanlar ? Alın o tayfayı koyun bu novellanın içine zerre sırıtırsa gel yanıma .. Bu o kadar öyleki , 2. dünya savaşı sırasında Türkiye' nin almanlardan yana olmasını isteyen sarıklı cübbeli hocalara varıncaya dek aynı yahu!!! Paralel evren desen bu denli benzemez .. Okurken baya güldüm ..Kah acı acı , kah katıla katıla gözümden yaş gelinceye dek ( özellikle basurla yollarının kesiştiği dönemler canımdan can aldı ) .

Bakın Mine Söğüt bir röportajında ne diyor ..

"İnsanların hayatını dini referanslarla düzenlemeyi düşünüyorsanız onlara büyük korkular aşılamanız gerekir. Tabii korku da çok büyük bir güç.. Böylelikle kadınları ve çocukları ve aslında erkekleri de korkutarak çok silik , çok aşşağıya düşmüş bir toplum yaratırsınız ."

Kim bunu yapanlar ? Efendim ? Demek gelmedi aklına .. Peki devam edelim ...Bakın ne diyor Yaşar Nuri Öztürk ...

"Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dini "YOZLAŞTIRIP" küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur."

"Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır."

Yine mi tık yok ? Friedrich Nietzsche ile devam edelim ..

"Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur."



Şu 4 cümleyi bir araya getirdiğinde KARŞISINDA BELİREN kesişim kümesidir işte Hacı Ağalar .. Ne demiş onlar için Mevlana ;

"İslamı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslamdan koruyun."

Biz yakından tanıyor muyuz onları bilemem =) Cevabı size bırakıyorum ! Etkinliğe beni de dahil eden sevgili NigRa ' a ve https://1000kitap.com/mahmutcayir ' a da bu vesileyle teşekkürlerimi iletiyorum ..

Hacı Ağalar için gelsin : İsveç' te var 4 ÇİYAN !!

https://www.youtube.com/watch?v=Z3bWi6CmziM
95 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bir saattir kitap seçmeye çalışıyorum. Elime bir kitap alıyorum, okumaya niyetleniyorum geriye bırakıyorum. Anlatı okuyacağım diyorum, bir anlatı seçip okumak için gidiyorum, başlayamıyorum. Hikaye okuyayım diyorum, onu da bırakıyorum. Kitap seçme problemim her zaman vardı ama bu defa farklı bir şey de var bunun yanında. İçimde bir sıkıntı var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu sıkıntı bu sabahtır hatta ne sabahı dün gecedir var. Aklım Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’un da. Bu onun sıkıntısı. Daha önceden bir çok kitap da olmuştu oradan tanıyorum, üzerine yeni kitaplar okuyamıyordum. Huzursuzluğun Kitabında da olmuştu aynı durum. Yalnız onda içim daralmıyordu. Göğsüm sıkışmıyordu.

Dün geceyi hatırlıyorum, aklım kitabı okurken ki düşüncelerimde. Baştan normal bir roman, hikaye gibi başlamıştı. İlk başları da çok güzeldi, sitemler, aforizmalar. Sonra işler karıştı. Neredeydi bu Sadık Hidayet ne yapıyordu. Amcası mı gelmişti, gitmiş miydi? Kalendere o zihninden atamadığı resmimi çiziyordu yoksa Afyon mu çekiyordu. Ya da hiçbirisiydi. Masanın başına oturmuş vasiyetnamesini mi yazıyordu. O da mı değildi yoksa bir düş mü görüyordu. Birisi mi ölüyordu. Birilerini mi öldürmek istiyordu, öldürüyordu, polisler mi geliyordu. Güzel gözlü bir kadın vardı adeta hayat ışığı, onu niye öldürdük bu yaşlı adam da nerden çıktı, ya ya diye konuşan. Bunlar neyin simgesi bu imgelemleri zihni nasıl yarattı. Yoksa vasiyetnameyi yazarken anlattığı anılardan mı geliyorlardı. O kahpe kadını öldürdük mü yoksa kabustan mı uyandık. Her şey çok karışıktı. Aynı geceler boyu gördüğüm kabuslar gibi. İç içe iç içe bir sürü karışık görüntüler. Acı gerçek acı. Sarsılarak uyandığın kabuslardaki acılar elbette ki gerçekten daha gerçektir. Kan ter içinde uyanıp geriye uyuyamazsın. Hatta o kadar gerçektir ki uyandığında 5 dakika kendine gelemez, şok etkisinden çıkamazsın. Boş boş etrafına bakarsın. Bu adam bunu mu anlatmıştı, anlattığı buysa nasıl anlatmıştı. Yoksa Afyon çekerken gerçekle düşü mü karıştırmıştı. Gerçekten kemik saplı bıçakla birilerini öldürüp düşteyim mi sanmıştı.

Sen ne biçim yazarsın bana bunları niye yapıyorsun? Böyle kitap mı yazılır. Acı bu kadar mı gerçek anlatılır. Okuyucunun içine böyle mi işlenir. Yazarsam geçer diye yazıyorum ama geçmiyor. İçimdeki sıkıntıyı atmak istiyorum ama yüreğime oturdu çıkmıyor. Belki de o raftaki zehirli şarabı ben içmeliyim yoksa o da mı rüyaydı. Hangisi gerçekti hangisi rüyaydı. Yoksa gerçek olmayan bu hikayeyi okuyan ve bunları yazan ben miyim? Ya da hiçbirimiz gerçek değil birer zihin ürünü müyüz?

Herkese kabussuz geceler dilerim..
95 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Hasan Ali Toptaş’tan Gölgesizler ‘ i okuduktan sonra bir inceleme yazamayacağımı düşünmüştüm. Öyle kaybolmuştum ki nasıl dönüp gelip kendime yerleşeceğimi bir türlü bulamamıştım. Sonra kendimi buluşumun hikayesini yazmıştım. Şimdi ise öyle boğuluyorum ki karanlıkta, nasıl çıkacağım aydınlığa? Bilemiyorum.. Bu defa yazıyorsam da sırf kendimi kendi gölgeme anlatabilmek için yazıyorum. Camı açıp çığlık çığlığa bağırsam mı, ışığı kapatıp soluksuz ağlasam mı kararsız kaldım çünkü. Bu sebeple yazıyorum. Siz duyuyor musunuz bağır/ama/dıklarımı?

Peki ya anlatıcının bağırdıklarını? Duydunuz mu hiç? Duyulabilir mi dersiniz? Kaç tanesini duyabileceğiz peki? Bir insan, başka bir insanın acılarının ne kadarını duyabilir içinde? Hiç mi? Hiç… O bağırsa bile biz sağırız; kendimizden başka herkese. Hiç kimse bu kadar acı çekmemeli yeryüzünde diyorum. Sonra diyorum ki kaçını gördün ki Meltem? Kaç tanesini duydun? Duyduklarının, gördüklerinin kaç tanesini hatırlıyorsun peki? Ağlamak istiyorum; bugüne kadar bunca acı çekmiş bütün ruhlar için dünyayı sele boğacak kadar çok ağlamak istiyorum. Ya da gülmek; omuzlarımı titrete titrete, tiz çığlıkları andıran bir sesle gülmek…

Öyle alt üst oldum ki, kelimeler bunu ne kadar karşılayabilir, bilemiyorum. Sanki başsız bir gölge gibiyim. Ya da biri dokununca düşüp yuvarlanıverecek kafamı taşıyorum şimdilik; fakat donmuş kalmışım. Öyle bir ölüm… Sahi ölüm demişken; insan ölürken neler düşünür acaba? Ya da öldükten sonra neler hisseder? Ölüm gibiydi der dururuz ama bilemeyiz ki hiç, ölüm ne menem bir şeydir. Huzur mu getirir acaba sahiden? Ah, ne yaptın bana böyle? Bunca keyifli bir zamanımda okuduğum şu satırlar bunca kasveti nasıl getirip soktu ruhuma? Ruhum; hep mi bu anı bekliyordu dalabilmek için bunca karanlığa?

Anlatmalıyım. Daha çok anlatmalıyım… Ah Zeze, şimdi seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşabilirdim, biliyor musun, benzini düşünmeden.

Okumalıyım. Daha çok okumalıyım… Daha çok hayat öğrenmeliyim. Her defasında paramparça olacağını bildiğim halde ruhumun, bir umut yapıştırabilirim ruhumu diye, başka kitaplara sarılmalıyım. Ama önce bir kendimi okumalıyım elbette. Kim bilir, yarın olmaz belki. Kendimi tanımalıyım; bu gece.
95 syf.
·Beğendi
Goethe: "Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir" derken kendinden belki 150 yıl sonra yaşayacak Sadık Hidayet'i de kast ettiğini bilebilir miydi?

Hidayet, zengin bir aileden gelmesine rağmen çalışmaya hatta farklı farklı konularda çalışmaya meraklı, maymun iştahlı bir adam olmasının yanında (ki bunu ruhundaki onulmaz boşluğu doldurmaya çalışması olarak yorumlayabiliriz) edebiyatın uçsuz bucaksız dünyası bile onun kendi zihin labirentinden çıkış kapısı olamamış, en sonunda hiçliğin mutlu sessizliğinin tek kaçış yolu olduğunda karar kılmış bir çeşit ruh hastası.

Kör Baykuş'u okurken özellikle aklıma gelen birkaç şey;
Yazar, yaratmak için acı çekmek zorunda mıdır? Koyun kesmekle karısını doğramayı aynı derecede dayanılmaz bulmasının vejetaryenliğiyle ilgisi olabilir mi?
Ve yazarı "Hepinizden tiksiniyorum" kıvamına getiren olaylar silsilesi neler olabilir? idi.
Tüm yaratım(sanat) dünyasına bakıldığında en büyük sanatçıların çoğunun en çok acı çekenlerden, en hisli ruhlardan çıkması bir rastlantı tabiki değildi. Ama bunun bir lanet mi, yoksa lütuf mu olduğu tartışmasını size bırakıyorum. Ya da Sadık Hidayet'e Prozac 20mg kapsül yazan bir hekim bu kitabın yazılmasını önleseydi, bu sizce iyi mi kötü mü olurdu? Mesele Hidayet olunca sorular soruları doğuruyor değil mi.

Biraz psikolojiden girelim.
Aşağılık kompleksi en sonunda neredeyse her zaman üstünlük kompleksine dönüşür prensibi SH'de açıkça hayata bürünüyor.
Acınası bir loser olmasının yarattığı öfkeyi, "kavun şeklindeki kafası", tam zıttı bir tepkiyle, başkalarından üstün olduğu yanılgısına dönüştürüyor. Diğer herkesten
"aşağılıklar" "soytarılar" diye bahsetmesini aslında kendine olan nefretinin dışa vurumu olarak nitelendirmek herhalde isabetli olur.

Bu kitabı okurken yorulduğumu da itiraf etmeliyim. En son Kinyas ve Kayra'da bu kadar bunalımlı bir havayı solumuştum. Sadık Hidayet'in ruhunu ezen karanlık, taa ilkokulda din hocasının her ders okuyup beynimize çivilediği ilahide mi gizliydi hissettiği bunalmışlığın sebebi:

"Gönül kuşunu eyleyemedim x2
Dünyaya mesken bağlayamadım x2
Yandı yüreğim ağlayamadım. "

Yoksa hayatında en çok etkilendiği, beni yaratan adam dediği Ömer Hayyam üstadın mısralarında mı:

"Hep bir çember, dolanıp durduğumuz,
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen çıksın söylesin
Nerden geldik, nereye gidiyoruz."

Belki de Kör Baykuşta dünyaya bakış açısını açıkça kendisi de açığa vurmuştur:

"Gözlerim kapanır kapanmaz karşımda sisli bir dünya belirdi. Kendi yarattığım ve düşüncelerime hayallerime uygun bir dünya. Her halde uyanıkkenki dünyamdan çok daha gerçek, daha doğal bir dünya. Sanki düşünce ve hayallerim için bir engel, bir bağ kalmıyor, o zaman ve mekân baskısı kalkıyordu. Gizli ihtiyaçlarımın doğurduğu birikmiş, yığılmış bir şehvet duygusu, uykuda özgürlüğüne kavuşuyordu. Biçimler, durumlar inanılmaz fakat doğal çizgileriyle canlanıyorlardı. Uyanınca da varlığımdan şüphe ediyor, çünkü zaman ve mekân kavramını yitirmiş oluyordum."
Her ne olursa olsun bir şeyler söylemeye çalıştığı kesin. Hem de haykırırcasına. Görüyorsunuuz! Anlatmaya gerek yook!

Kör baykuş'un ilk yarısında önümüze kocaman bir kapı çıkıyor. İkinci yarısında ise anahtarı buluyoruz. Ama ilk kısım bu anahtar olmadan açılmayan bir kapı olduğu için tekrar okunmadan kapıyı geçip Hidayet'in ruh labirentine hoşgeldiniz yazısını göremiyoruz. Hele ki kişiliği hakkında küçük çaplı da olsa araştırma yapmadıysak daha da zor. Ama birkaç kez okunduğunda bu labirente kuş bakışı bakılıp çıkış olmadığını, çıkışın illüzyondan ibaret olduğunu görürüz.

Bu kitaptan sonra bir de Camus'un Sisifos Söylenisini okumayı planlıyorum, ki hayatın absürd doğasına ve acılarına karşın Camus'un intihar değil 'Absürdü yaşamak' tepkisini, Hidayet'in intiharı bağlamında rahmetli Hegel efendinin diyalektik anlayışıyla sentez edebileyim.

Ve unutmadan söyleyeyim; Sadık Hidayet'in hayatına hükmeden depresif bakış açısı, gerçeği olduğu gibi değil çarpıtarak algılamasına sebep olmuştur. Yani bizi hayalle gerçeğin ağından örülü bir labirente sokan Hidayet, aslında neredeyse hiçbir zaman kendi çarpıtılmış gerçekliğinden dışarı çıkamayan, hayal aleminde yaşayan zavallı bir kör baykuş, bir yeraltı adamıdır. Kör olmayan ama akut görme bozukluğu olan, karanlıkta iyiyi arayan değerli okurlara selam olsun. Buhranlı okumalar.
105 syf.
Okumaya başladığım andan itibaren gözümde sürekli canlanan okur Tuco Herrera oldu. Ne alaka mı diyeceksin Tuco Herrera? Hani senin şu Yozgatlılar karakterleri ile dolu incelemelerin yok mu? Hepimizi derinden etkileyen, tebessüm ettiren hatta çoğunda kahkahalar attığımız ama en çok da düşündüren, kitabı şiddetle okumaya yönlendiren.
Okudukça tebessümle hatırladım hep:)
Bir de Nadir amcayı :)
Bir komşumuz vardı 60 lı yaşlarını geçmiş ama sürekli alkol alan torun tombalak sahibi Nadir amca. Hakikatten de adına münhasır nadir bulunan türden idi Allah uzun ömürler versin. Eşi Nesrin teyze ise evinde, hizmetinde , aklı selim dini bütün bir kadıncağız. Tek amacı eşi alkolü bıraksın birlikte hac vazifesini yerine getirsinler , huzur içinde yaşasınlar yeterli ama Nadir amcanın pek umurunda değil tüm bu beklentiler.
Bir ara alkolün dozunu fazla kaçırıp evin yolunu unutunca Nadir amca, Nesrin teyze tarafından eve girme yasağı uygulandı hatta iş o kadar inada bindi ki boşanma davası açmaya kadar vardı.
Araya eş dost girdi, yok Nesrin teyze nuh diyor peygamberi getirmiyor dilinde. Biraz yumuşama gösterince de şartını sürdü öne. ‘’ İçki bırakılacak, birlikte hacca gidilecek ancak bu evlilik devamı bu şartla olur’’
Nadir amca çaresiz, ne alkolden vazgeçebiliyor ne de evinden (eşini sever miydi bilmiyorum) ne de hacca gittikten sonra dini vecibeleri yerine getirebileceğinden. Dostları, Nadir amcayı ve Nesrin teyzeyi ikna etmenin orta yolunu buldular. Nadir amcaya ''hac kurasına yazıl, o kadar müracaat varken sana mı çıkacak? Yapmış olursun karının gönlünü '' diyerek, Nesrin teyzeye de ''bak adam dediklerine razı hac için kuraya yazılacak hadi kır şu inadını'' dediler ve ikisini de ikna ettiler. Hac kuraları çekildi ve Nadir amca ile Nesrin teyze ilk sıralamada haca gitmeyi hak kazandılar , birlikte gidip geldiler ve halen de evliler. Nadir amcayı bir daha içerken gören oldu mu? Hakikatten dini vazifelerini yerine getiriyor mu bilinmez. İnşallah ikisi de ortak hayatlarında birbirlerine saygılı hoşgörü ile yaşamaya devam ediyorlardır.
Gelelim Hacı Aga’ya. Neden okunmalıdır?
Uzun yıllar gerek beyaz perdede , gerekse televizyon ekranlarında ve kitaplarda hacı ağa konu başlığı altında yaratılan karakterler ya da senaryolar yükselişini sürdürdü. Evet, Hacı Ağa başlı başına konu merkezine alan bir dizi ya da film olmayabilir ama Hacı Ağa,karakteri bir adamın tek başına var olabileceğini ve her şeyden önemlisi iki yüzlülüğün, yalakalığın , para gözlüğün gücünü iliklerinize kadar hissettirebilecek bir karakter. Hacı Aga, özellikle tüm bencilliklerini kılıfına uydurabilen, yemeyi sevip yedirmekten haz etmeyen, nerede beleş oraya yerleş durumundan ödün vermeyen hatta ilerleyen sayfalarda alkoliklik derecesinde şaraba olan tutkusuna tanık oluyoruz.
Kitabın okunmadaki tek başarısı sadece karakterinden kaynaklı değil. Kitabın konusundaki en sevdiğim şeylerden birisi de mutlak bir kötünün ve iyinin olmaması. Hacı Aga’nın ziyaretine gelenler ile yaşadıkları diyaloglar da bunun bir kanıtı. Alan razı veren razı sisteminin vazgeçilmez insanları.
Abdestsiz namaz kılan, sayısız bahaneler ile ramazanda oruç tutmamanın yolunu bulan Hacı Aga ‘ya dayanmak zorunda kalan karıları, sekiz kız ve bir erkek çocuğu , sürekli ter kokulu taşlık , ziyaretçiler ve olaylar, okurları ara ara belli çıkmazlara sürüklüyor. Bunun sonucunda da çevrenizdeki Hacı Agaları sorgulatıyor.
Bazı insanların bu tarz yaşamlarda olmaları sadece kendi tercihleri. Dürüst, samimi olmayı başarabileni de var, başaramayanı da.
Okumaya karar verirseniz bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Menfaat için birbirine bağlı insanlar , doğruluğu seçmek yerine , her sayfasında hadi be dedirten bir roman örgüsü ve herkesin sustuğu, üstünü kapamaya çalıştığı olaylar. Yani anlayacağınız, Hacı Aga ve çevresi bu dünyadaki yalan dolan, dalavere ve aklınıza gelebilecek tüm üç kağıtçılığın bire bir kalıbının şekil bulmuş hali dememiz çok doğru olacaktır.
İncelemeyi okuduktan sonra kitaba bir şans verip okumak isteyenler için aşağı son sayfa satırlarını bırakıyorum. Şimdiden, keyifli okumalar.
‘’ Okuyandan bir dua umarım;
Çünkü ben kulunuz günahkarım.''
105 syf.
·3 günde·9/10
Sadık Hidayet; "Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum." diyerek Paris'te günlerce hava gazlı bir apartman aramış ve 9 Nisan 1951'de dairesine kapanıp bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açıp intihar etmiştir. Aslen İranlıdır; fakat kitapları İran'da yasaklıdır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen alçak gönüllü bir yaşamı tercih etmiş ve melankolik yazılar yazmaktan hiçbir zaman uzak duramamış. Kendisini Kör Baykuş isimli şahane eseriyle tanımıştım. Şimdi ise ikinci kitabını okudum ve bu kitabını da oldukça beğendim.

Hacı Aga isimli bu öykü kitabı, yazarın topluma bir eleştirisi olarak görülebilir. Yazar, birçok toplumsal konuda fikirlerini ortaya koymuş ve eleştirilerini korkusuzca dile getirmiş. Benim Sadık Hidayet'te en sevdiğim özellik korkusuz olması oldu. Çünkü İran gibi baskı rejimlerinin sıkça görüldüğü ve toplum baskısının bir hayli fazla olduğu bir coğrafya içerisinde doğru bildiklerini söylemekten asla kaçınmamış ve doğru bildikleri doğrultusunda hayata gözlerini yummuştur. Kendisini severiz sevmeyiz; ama saygı göstermek zorundayız.

Hacı Aga ise, 1945 yılında yazılmış; ama hala günümüze ışık tutmakta. Keşke Hacı Aga'lar Sadık Hidayet'in öyküsünde kalsaydı ve 1946 senesine geçemeselerdi. Ancak ne yazık ki, Hacı Aga'lar her devirde vardı ve korkarım halk boyun eğdikçe var olmaya da devam edecekler. Bildiğim bir şey var ki, biz onlara dur demediğimiz sürece onlar bize çobanlık yapmaktan asla vazgeçmeyecekler.

Peki ama kimdir bu Hacı Aga? Doğru dürüst okuma yazması bile olmamasına rağmen etrafındakilere nutuk atmaktan çekinmeyen; "uçkur" derdiyle yanıp tutuşan ama etrafa dünyanın en ahlaklı insanı gibi kendisini anlatan; sırf para harcamamak için hamama bile gitmeyip leş gibi ter kokan; para içinde yüzmesine rağmen kapısına gelip borç para isteyenlere binbir ah vah içerisinde borç para vermeyen; şarabı, kumarı ve zinayı çok seven ama etrafına oruç tuttuğunu ve namaz kıldığını söyleyen; namussuzluğun ve düzenbazlığın en alasını yapmasına rağmen dünyanın en dürüst insanıymış gibi ortamlarda kendisini sunan bir adam...

Çevremize bakıp kendimize bir soralım şimdi. Acaba etrafımızda Hacı Aga'lar var mı? Elbette var. Cuma namazına dahi gitmeyen ama her cuma telefonlarımıza dini mesaj atanlar; bakara makara diyerek halkın inancıyla dalga geçenler; oruç tuttuğunu söyleyip gizli gizli orucunu yiyenler; dünyanın en vatansever insanı gibi görünüp gizliden gizliye vatanı milleti satanlar; milliyetçilik naraları atıp bedelli askerliğin çıkmasını dört gözle bekleyenler; komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar... İşte bunların hepsi birer Hacı Aga.

Hacı Aga'ları daha iyi tanımanız için İtirazım Var isimli filmin çok güzel bir sahnesini sizlerle paylaşmam gerekir. Bu kısa videoyu izleyince artık Hacı Aga'ları tam olarak tanıyacaksınız. https://www.youtube.com/watch?v=o0sRGOohaB4

Netice itibarıyla Sadık Hidayet'in verdiği mesajlar son derece yerinde ve temiz mesajlar. Hala bu mesajları almak istemezseniz o sizin bileceğiniz iş. Ben bu kitabını da çok beğendim ve tavsiye ediyorum.

Son olarak, kitabın en sonunda Sadık Hidayet'in adeta Zeki Müren cümlelerini andıran dizelerini de incelememe ekleyerek sizlere veda ediyorum. Sizce de tam Zeki Müren cümleleri değil mi?

"Okuyandan bir dua umarım;
Çünkü ben kulunuz günahkarım."
95 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Sadık Hidayet, uzun zamandır sessizliğini bozmayan İran Edebiyatına can suyu vermiş, büyük ses getirmiştir; modern İran Edebiyatının en zengin yazarlarından biridir. Türkiye’de ise İran Edebiyatı, Sadık Hidayet’ten önce sanki bir boşluktaymış ve Sadık Hidayet, eserleriyle ülkemize bir edebiyat köprüsü kurmuş resmen.

İran’da Fransız koleji mezunu olan Sadık Hidayet eğitimi için Paris’e gider. Soylu ve güçlü bir ailenin çocuğudur; ama basit bir katiplikle işe başlar. İran’da baskının artmasıyla Hindistan’a gider. Şimdi bunları neden anlattığımı merak edebilirsiniz; maalesef yazar Kör Baykuş adlı eserini Hindistan’da yayınlamış ve bu romanın satışı da İran’da yasaklanmış.

Sadık Hidayet’in hayatı sıkıntı, baskı, kovuşturmalar ve bunalımlarla doludur. Eniştesi Başbakan iken yobaz bir müslüman tarafından katledilmiştir. Yaşadıkları ve okudukları yazarı din karşıtlığına ve Ömer Hayyam hayranlığına
sevketmiştir; ve maalesef içki ve afyon kullanımı da cabası olmuştur. Bir Başbakan olan eniştesinin katledilmesi, zaten sorgulamaları ve bunalımları bir türlü bitmeyen yazarı, en sonunda çaresiz, intihara sevketmiştir.

Kör Baykuş, yazarın bir türlü bitmeyen bu bunalımlarında yazmış olduğu, içsel, derin ve yoğun hislerini yazıya dökmüş olduğu bir eseridir. Güçlü bir haykırış içeren bu eser, aslında sessizce katlanılan bir acının yazıya dökülmesinden ibarettir.

Kör Baykuş, daha önce hiç görmediğim bir yazım tekniğiyle yazılmış; yazarları dahi derinden etkilemiş, herkese kendinden söz ettirmiştir. Karakterlerin isimleri, olayların geçtiği mekanlar hatta zaman kavramları bile kullanılmamış eserde. Kahraman, afyon bağımlısı bir ruh hastasıdır; güzellik ve dürüstlüğü aramak için yaşar ama kendini bir türlü kurtaramadığı kötülüğe bırakmıştır artık. Zaman ve makam kavramlarından bağımsız bir şekilde yazılan bu eser, geçmiş ve gelecek tüm zamanları iç içe kenetlemiştir; okuyucu olarak, kesinlikle hikayenin başını veya sonunu ( en son sayfalar hariç ) anlamanız çok zor. Eser, hayat ve ölüm aralığına gölgeler, semboller, alegori ve gizli mesajlarla ve baştan sona göndermelerle dolu. Tabi bunda, İran’da yaşanan baskının etkisi de vardır; çünkü hedefi açık açık belli olmadan yapılan eleştiri ve mesajlarla doludur kitap.

Psikoloji tekniklerini kendine has yöntemiyle kaleme almış yazar. Aslında yazar, belki de bir imkansıza okuyucuyu ikna etmeyi başarmıştır. Çok etkiledi beni, çok tuhaf oldum bir anda, kitap bittiğinde; “Inception” filmini hatırladım; aynı olaya farklı açılardan baktım sanki; “Identity” filmini ise sanki bu romandan çalmışlar resmen. Aynı kişiye farklı kimlikler vermiş yazar; kahraman aslında baba,amca,arabacı,mezarcı ve ihtiyar hurdacıydı aynı zamanda ve ben şok!.. İnanın gerçekten şok oldum ve kitap bitti; dedim ki, bu yazar bir çılgın olmalı, nasıl da başarmış. Hatta bu başarısı beni kısmen de tedirgin etti ( çünkü konu ve amaç çok bunalımdı, tuhaftı ); kimliğimi kaybetmiştim bir an sanırım, beni uzunca bir süre düşündürdü, en sonunda içimden uzun uzun alkışladım, tebrik ettim yazarı.

Kör Baykuş’ta bir reçete, bir tedavi yoktur, sadece içini dökme vardır; güzellik ve hakikati aramaktan mahvolmuş, yılmış bir adamın şeytanlaşması vardır. Güzelliği ve içindeki hislerin kaynağını arayan erkek bunu boşuna arar; çünkü bulacak olsa bile karşısına çıkacak olan kire bulanmış ve ölümlü bir kahpedir ve bu da erkeğe fitne ve suç bulaştırır. İstenilense imkansızdır sadece.

Kitap bunalım, acı, ümitsizlikle dolu; tek kurtuluş vardır, o da sadece ölümdür.
“Yalnız ölüm yalan söylemez.”(sayfa 64 )
“Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder.”( sayfa 64 )

Arkadaşlar mutlaka okuyun ve bir yazarın sanatı nasıl cisimleştirdiğine ve zirveye çıkardığına şahit olun!..
95 syf.
·Beğendi·9/10
“Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem”

Sezai Karakoç

HERKES KENDİNE AĞIRKEN HAFİF KALIYOR BAŞKASINA AĞLAMAK

Kör Baykuş.. Henüz birinci sayfadaki şu ifade bize bu kitabın anlatılmasının ve anlaşılmasının ne kadar güç olduğunu açıklamaya yetmiyor mu?

“Acaba bir gün bu metafizik olguların ,ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?”

Ne diyor Sadık Hidayet? Al bu benim çocukluğum,ergenliğim,gençliğim. Al bu benim yalnızlığım, hayallerim,düşlerim,melankolim. Al bu benim sevgim,aşkım,cinselliğim. Al bu benim bedenim, ruhum. Al bu benim başladığım yere döndüğüm çemberim.

Dücane Cündioğlu zaman zaman bir soru sorar. “Kendini hiç özlemiyor musun?”

Kendimizle aramızdaki mesafe ne haldedir farkında mıyız?Biz ne ara başka biri olduk ya da tam olarak kendimiz olamadık. Kendimizi dışarıdan izleyebilsek ne düşünürdük? Belki de bazıları bunu başarıyordur. “Kendimi kendimden çıkarsam sıfır kalmaz” diyen şarkıcı da bu yolun yolcusu değil mi?

Kadınlar.. Hidayet’i ve yeryüzündeki istisnasız bütün erkekleri avucuna alanlar. Bir muhtaçlık hikayesi bu, kınamayın kimseyi. Kadınlarla örülü saltanatı yıkılan erkeklerin dünyası bu. Yine de kadınlara koşup, çırpınıp ,ulaşıp tamamlanmaya çalıştıkları bir insanlık hikayesi bu.

Aşk.. Gençlikte ve belki bir de genç kalanlarda görülen iflah olmaz saplantılı duygu. Erkek açısından bakarsak Leyla’yı gördükten sonra Mecnun olan kişi artık bir başkasıdır. Erkeğin bir kadında aradığı aslında her kadında aradığıdır. Her kadında aradığı da o bir kadını bulma çabasıdır. Bir şefkat arayışıdır bu, kınamayın.

Zeki Demirkubuz’un birbirinin devamı niteğilindeki iki filmi “Kader” ve “Masumiyet” ne çok şey anlatır. İzlemenizi tavsiye ederim. Bir anlık yakınlık uğruna ömrünü feda etmek. Dostoyevski ,” beyaz geceler” kitabının girişine Turgenyev’in sözünü iliştirmiştir, “Yoksa o bir anlık da olsa senin gönlüne yakın olsun diye mi yaratıldı?”

Ölüm. İnsan ölümden gelip ölüme giden varlık. Gülmek ve ağlamak ne kadar iç içe ve aynı bütünün parçalarıysa , hayat ve ölüm de öyle. Aynı zamanda bir o kadar da zıtlıklarla dolu.Ölümün çokça anlatıldığı,nerdeyse ölüm üzerine inşa edilen bir kitap.

Kitap herkes için başka şeyler görüp başka şekilde yorumlayacağı bir metine sahip. Metaforlar,imgeler,hayaller. Belki de gerçeğin ta kendisi de biz bilmiyoruz. Her şeyin zıttıyla bilinebildiği bir kainattayız. Tanımlamak için zıtlıklara ihtiyacımız var. İsmet Özel, “küfre yaklaştıkça inancım artıyor “ diyor şiirinde.Kitabı da belki bir bakıma özetlemeye yeter bu şiir. Böylece noktalayalım, ya da aralık bırakalım kapıyı..

Kanla Kirlenmiş Evrak

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
ve rüzgar buruşturuyor polis raporlarını
kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar
bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden
çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar
denizin satırları arasında
gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sadık Hidayet
Unvan:
Düzyazı ve kısa hikaye yazarı
Doğum:
Tahran, 17 Şubat 1903
Ölüm:
Paris, 9 Nisan 1951
Sadık Hidayet (Farsça صادق هدایت) ‎ (17 Şubat 1903 Tahran - 9 Nisan 1951 Paris), Modern İran Edebiyatı'nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.
İlk hikâyelerini Paris'teyken yazdı. 1936'da Hindistan'a giderek Sanskritçe öğrendi. Buradayken Budizm'i inceledi ve Buda'nın kimi yazılarını Farsça'ya çevirdi.
Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.
Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun su-i istimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de, çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.
Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur.
Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.
Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür.

Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır.
Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır.

Yazar istatistikleri

  • 1.039 okur beğendi.
  • 13.579 okur okudu.
  • 252 okur okuyor.
  • 6.141 okur okuyacak.
  • 175 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları