Sadık Hidayet

Sadık Hidayet

Yazar
8.3/10
1.663 Kişi
·
4.093
Okunma
·
406
Beğeni
·
14.784
Gösterim
Adı:
Sadık Hidayet
Unvan:
Düzyazı ve kısa hikaye yazarı
Doğum:
Tahran, 17 Şubat 1903
Ölüm:
Paris, 9 Nisan 1951
Sadık Hidayet (Farsça صادق هدایت) ‎ (17 Şubat 1903 Tahran - 9 Nisan 1951 Paris), Modern İran Edebiyatı'nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.
İlk hikâyelerini Paris'teyken yazdı. 1936'da Hindistan'a giderek Sanskritçe öğrendi. Buradayken Budizm'i inceledi ve Buda'nın kimi yazılarını Farsça'ya çevirdi.
Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.
Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun su-i istimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de, çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.
Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur.
Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.
Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür.

Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır.
Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır.
“İlim ve okumak niye hayatta işe yaramaz biliyor musun? Okursan, yine para babalarına uşak olursun da ondan.”
Sadık Hidayet
Sayfa 51 - Yky
"Demek ki insanların bize itaat etmeleri için aç, muhtaç cahil ve batıl inançlı kalması lazım."
Sadık Hidayet
Sayfa 95 - YKY 4. Baskı - 2015
"Vazifemiz halkı ahmak bırakmak. Böylece başları önde olur ve birbirleriyle didişir dururlar."
Sadık Hidayet
Sayfa 96 - YKY 4. Baskı - 2015
"Biliyor musunuz, bizim daha çok dilenciye ihtiyacımız var; dilencinin de bize. Sadaka vermeli, yardım toplamalı, üzüntü duymalıyız ki hem gösteriş yapmış oluruz hem vicdanımız rahatlar. yoksa sokaktaki köpekle dilenci benim gözümde birdir."
Sadık Hidayet
Sayfa 97 - YKY 4. Baskı - 2015
Bak, nasıl bir devirde yaşıyoruz. Aşk, dostluk, alaka, hepsi yok olmuş, sözcükler anlamsızlaşmış. Bu hareketsiz suratları ve tahtadan yontulmuş şekilleri göremiyorum. İnsanoğlu gerçekten de çıldırmış.
Kör Baykuş şimdiye kadar okuduğum romanlar arasında en olağandışı olanlardan biridir. Anlamak, dolayısıyla da anlatmak çok zordur bu romanı. Her okumadan sonra, bu anlayamamaktan kaynaklanan anlatamamazlık öylesine çarpıcıdır ki, “sen anlamazsan, senin dediğin de anlaşılmaz,” diye bir not düşme gereği duyarsınız. Ama, kesinlikle oldukça doyurucu bir eser. Etkisinden uzun zaman kurtulamayacağınızı garanti veririm.

Çünkü, imgeler ve gerçeküstü simgeler bakımından çok zengindir. Okur Kafka üslubunu sayfalar arasında kesinlikle hisseder. Okur, Kafka’nın imgelerle yarattığı Kafkaesk labirentinde ağır ağır aynı yönde ilerlerken, Hidayet’in labirentinin bir döngü olduğunu fark eder. Aslında fark etmez, hisseder. Ama bilir ki, her İkisinin de yarattığı, kayıp oldukları labirentlerden çıkmayı başaramayacaktır. Aralarında bir algılama farkı vardır. Kafka ağır bürokratik cehennemde bir hiçliğin içine hapsolurken, Hidayet kendi içinde kaybolur.

Eserin temi, her bir bireyin kendi dışında var olan, kendisini çevreleyen dünyanın-dünyasının bilincine varma konusunda, hayatının merkezine aldığı bir var olma mücadelesidir. Ailesi, karşı cinsi, hemcinsi ve genel olarak şer şey. Bu temi dillendiren anlatıcıdan duyduğunuz her şey, sanki normal bir anlatıcının değil, sarhoş bir uyuşturucu bağımlısı zihnin hayallerinden, algılamalarından süzülür. Kocaman bir SANKİ'yi atlamamak gerek.

Neden böyle düşünürüz? Çünkü anlatıcı, metinde, gerçek anlamda ne bir zaman ne de bir mekan hissi verir okura. Hatta aktardığı olayların herhangi birinin cereyan edip etmediğini de anlayamaz okur. Aynı olaylar habire tekrarlanıp durur. Dönüşler, işte yukarıda değindiğimiz labirentin, kısır döngünün içine hapsolur. Anlatıcının sürekli yeniden üreterek oluşturduğu labirentin yeni halinin içinde anlatıcıyla beraber okur da kaybolur. Dairesel labirentin içinde gezinirken fark ettiğimiz geri dönüşlerde, aslında biraz önce geçtiğimiz yeri fark ederek kapıldığımız umut, karşılaştığımızın bir zaman ya da mekan değil, sadece hayali bir an olduğunu fark ettiğimiz an-ki bunu hep fark ettirir anlatıcı- karamsarlığımız büyür. Beynimiz deli gibi bir matematik üretip çalışmaya başlar. Huzurumuz kaçar. Aslında tüm metin boyunca çatlaklarla dolu duvarlarıyla, penceresiz odadan hiç çıkmadığınızı düşünürsünüz.

<<<<<Hayatım odamın dört duvarı içinde geçti ve geçiyor. Baştan sona hayatım dört duvar arasında geçti. Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar, kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hind fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasından. Ben bu sahneyi daha önce görmüş müydüm, yoksa rüyamda mı almıştım ilhamı? Bilmiyorum, bildiğim: çizdiğimin hep bu meclis, hep bu konu olduğuydu.>>>>>

Çünkü mekan, bir oda olmaktan çıkar, anlatıcının, ne zaman girilip ne zaman çıkıldığını muğlaklaştırdığı, bir mezarın sessizliğini, bir zihnin içini tanımlamak için kullandığı bir metafor haline gelir. SH’in yaptığı şey sizi deli birinin kafasına sokmak ve anlatıyı bu güvenilmez zihnin bakış açısıyla aktarmaktır.

Yanakları kızaran kadın, sadece bu yanak kızarıklığıyla hayatta değil, arada bir güzel gözlerini açıp, anlatıcının kağıdına resmedilirken aslında bir ölüdür de. Uzaktan hissedilen yaşam, yakınına varıldığında toprak-hayat-ölüm-toprak-hayat döngülü bir metamorfoza (Kafka) kaynaklık eder.

<<<<< Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?>>>>>


Sanki sorgulanan normal bir bireyin değil, zihinsel, dolayısıyla duygusal deformasyona uğramış bir bireyin dünyayı nasıl algıladığıdır. Bu zihnin uğradığı deformasyon o kadar anormaldir ki, kendi içinde, sanki bu “iç” -ya da mekan gerçekmiş gibi, bu sefer de zamanla oynar. Okuru, metnin içinde götürdüğü bütün İran medeniyetlerinin anılarına taşır. Bu aslında toplumsal hafızaya bir yolculuktur. Bulunan testi işte bu gerçek ve aynı zamanda yaşanmış gibi hissedilen efsanelerin, birbirinin içinde erimiş toplumsal hafızanın metaforudur.

<<<<< O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki.>>>>>

Bazen daha somutlaştırır.

<<<<< Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!>>>>>

Yaşadığı kısa hayatta bitkilere gönül vermiş SH, cinselliğin doğallığına doğa üzerinden bir gönderme yapmayı da unutmaz.

<<<<<Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanma uzandım. Adamotu (ginseng-MN) kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici.>>>>>

Resimle de uğraşan SH, Edvard Munch'un Çığlık'ını kendi içinde tekrar tekrar üretip labirentine haykırır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışan okur, işte bu Çığlık'ın yankısında ilerler.

Gariptir. Batıyla İran’ın arasında Türkler vardır. Türklerle doğunun arasında ise İranlılar. Her iki ulus modernleşme yıllarında yüzlerini batıya çevirdiklerini sandılar hep. Oysa bu bir yanılsamaydı. Onlar batıya değil, birbirlerine bakıyorlardı. Anlamadılar bunu ama. Bunu hala fark etmediklerini düşünüyorum. Kaan Murat Yanık, Butimar, Sessizliğin Kanatları’nı yazarken, SH’tin “Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına,” dediğini elbette okumuştu.

Sitenin formatına uymak için incelememi burada kesiyorum. Amacım genel bir kavrayışa işaret etmekti. Kendi okumama yani. Belki de hiç olmamış mistik sevgisini/sevgilisin kaybettikten sonra büründüğü kapkara ruh haliyle sürrealist bir anlatıcı portre vardı romanda. Sizi temin ederim ki, bu küçücük romanda yazdıklarımdan çok daha fazlası var. Ölüm ve gençlik, dolayısıyla cinsellik, önemli motiflerdir. Ama çok daha motif bulabilirsiniz. Tekrar tekrar okuma yapılacak büyük romanlardan biridir. Ve sakın anlayamam diye çekinmeyin. Zor metin ama inanılmaz doyurucu. Asla pişman olmazsınız.

İyi okumalar dilerim.
İLK OKUMA: 29 Ekim 2016
İKİNCİ OKUMA: 3 Mart 2018

Sevgili NigRa 'nın başlattığı Sadık Hidayet etkinliğine ismimi yazdırdığımda kafamda beliren ilk düşünce 'Nasıl olsa Kör Baykuş'u okudum, bu vesileyle başka bir eserini daha okurum' şeklindeydi. Ancak daha sonra Kör Baykuş'un tek bir okumayla rafa kaldırılacak bir kitap olmadığı ve ilk düşüncenin tersine etkinliğin bana asıl faydasının bu kitabı bir kez daha okutmak olacağı fikri çok daha ağır bastı...

İyi ki de böyle bir karar vermişim diyorum ama şu da bir gerçek ki Kör Baykuş, ne kadar okunursa okunsun hiçbir zaman 'tamam ben bu kitabı çözdüm' diyebileceğiniz bir eser değil. Okuduğunuz zamana ve mekana, o anki halet-i ruhiyenize, yaşınıza ve bunun gibi pek çok etkene bağlı olarak her okumanızda size farklı şeyler anlatabilir bu kitap. Türü için tam bir karşılık bulamadım ve biraz düşündükten sonra 'halüsinasyon kurmaca' adını verdim:) Edebi açıdan bana göre bir başyapıt. Zihin dünyasını zenginleştirmek isteyenler için içi ağzına kadar dolu, hiç açılmamış bir kumbara gibi... Aynı zamanda çok nadide karşınıza çıkar bu tür eserler. Çünkü böyle bir hikayeyi böyle bir ustalıkla yazıya dökmek herkesin harcı değil. Kaynağını çok farklı bir zihin dünyasından alan bir nehrin, çok farklı yaşanmışlıkları önüne katarak uçsuz bucaksız bir denize doğru akması gibi... Okuyan içinse, o nehrin akıntısına kapılıp gitmemek neredeyse imkansız...

Dediğim gibi kitap her okuyanda farklı bir iz bırakıyor. O nedenle bundan sonra okuyacaklarınızın da benim kişisel yorum ve tespitlerim olacağının altını tekrar çizmek isterim.

Kitabımızda anlatıcının zihin dünyasında yolculuğa çıkıyoruz. Bu anlatıcı, hem maddi hem de manevi dünya ile ilişkisini tamamen kesip kendini dört duvar arasına hapsetmiş, saplantılı, ucu bucağı olmayan bir boşluk denizinin içinde çırpınan, uyuşturucu bağımlısı, aynı zamanda pedofili sinyaller veren bir şizofren... Eğer bu tip eğilimlere sahip değilseniz, anlatıcı ile ortak bir bağ kurmanız, kendinizi o anlatıcının yerine koymanız, o hikayesini anlatırken sizin de kendinizden bir şeyler bulmanız çok kolay değil. Ben kesinlikle böyle bir bağ kuramadığım için bu zihin yolculuğunda cam kenarından bir bilet alıp, oturup sadece manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Daha doğrusu buna mecbur kaldım.

Gerçek bir kaybeden (loser) olan bu anlatıcının neden kendini böyle bir çukurun içine attığını, hayatının hangi aşamasından sonra 'kaybedenler kulübü'ne girdiğini, ne beklediğini ama neyi bulamadığını ben hikayesinden çıkaramadım. (Bütün bunların nedeni tutkulu bir aşk olamaz, olmamalı) Çünkü onun zihnine girdiğimiz andan itibaren o hep bu ruh halinin içindeydi zaten. Kitaptan çıkarabildiğim ise, onun kendini dahi yok edecek kadar büyük bir öfkeye sahip olmasıydı.

Öyle bir noktaya gelmiş ki, dışarı baktığında hayata dair hiçbir şey göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Ona göre insanlar birbirinden farklı değil. Binlerce yıl öncesinden bugüne kadar her insan bir öncekinin devamı. Zamanın da hiçbir önemi yok. Kendi ifadesiyle "geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey." (s.41) Kısacası o, insanı teke, zamanı an'a, mekanı ise dört duvar arasına sıkıştırmış. Geçmişten bugüne yaşanan her şey koca bir an'dan ibaret. Yaşayanlar ise farklı bedenlerde de olsa aslında aynı kişi... Kitapta geçen erkek ve kadınların farklı özelliklere sahip olsalar da aynı fiziksel yapıda görünmeleri bu bakış açısı ile ilişkilendirilebilir.

Tamamıyla soyut bir fonda başlayan bu zihin yolculuğu, 38. sayfada kısa bir mola verdikten sonra içine bir tutam gerçeklik ilave edip rotasına devam ediyor. Annesiyle babasının evliliği, daha bebekken yalnız başına kalması, dadısı ve onun kızıyla olan hikayesi ve bu kızla olan evliliği bana göre bu soyut denizin ortasında bir ada gibi kendini fark ettiren gerçeklikler... Ancak bu gerçekliklerin, anlatıcının içinde bulunduğu durumda ne kadar payı var, orası muamma...

--------------------------------------

Neredeyse taban tabana zıt olduğum bu anlatıcıya karşı bir güzelleme yapacak durumda değilim. Çünkü herhangi bir konuda üzerimde bir etki bırakmadı. O soyut dünyasından alıp sorgulayabileceğim bir argümanı yok. Ona göre dış dünyada sıradan bir hayat yaşayan insanlar birer 'ayaktakımı'... İnançlı insanlar ise, dünyayı yöneten egemenler tarafından kandırılmış saf varlıklar. Tanrı'yı hayatının dışında bırakmış olması bir tercihir ve beni ilgilendirmez ancak Tanrı ve dine karşı getirmiş olduğu; 'Tanrı yok aslında, onu güçlü insanlar sizi daha rahat yönetebilmek için icat etti' şeklinde tek cümleyle özetlenebilecek eleştirisinin bana göre oldukça sığ bir eleştiri olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim... Ve tüm bunların yanında hayatının merkezine ölümü koyan, neredeyse ölümle yatıp kalkan, afyona bağlanmadan hayatı sorgulamaktan aciz, gerçek bir kaybedenin, insanlara bu perdeden bakıp değerlendirmesini de oldukça çelişkili buldum.

Tabii bu söylediklerim tamamen anlatıcı özelinde geçerli. Sadık Hidayet'in kendisi bu kitabın ve anlatıcısının ne kadar içinde derseniz, bunu cevaplamak için bu kitabın tek başına yeterli olmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Neticede Sadık Hidayet de bu dünyada umduğunu bulamamış ve vedasını kendi eliyle hazırlamış bir yazar. Ancak onu bu noktaya getiren süreç, hayat ve insanlar hakkındaki fikirleri çok daha farklı olabilir... Gerçi hiçbir argüman intiharı meşru kılmaz ama yine de yazarı daha detaylı tanımak, hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, maddi nedenlerden ziyade soyut dünyadaki bir birikimin sonunda böyle bir teşebbüste bulunan birini anlamak açısından mutlaka bir katkı sunacaktır.

Zaten kitaptaki karakterle yazar doğrudan ilişkilendirilmesin diye kitabın sonunda yazarın arkadaşı Bozorg Alevî tarafından kaleme alınmış bir eklenti mevcut. Bozorg Alevi bu eklentide biraz vicdan rolü oynamış ve yazarı bir nevi korumaya almış. Örneğin; 'kitaptaki anlatıcı gözünü kırpmadan ekmek bıçağıyla kafa kesebilecek bir cani olabilir ama arkadaşım Sadık Hidayet, çocukluğunda tanık olduğu bir kurban kesme sahnesinden sonra bu olaydan çok etkilenip eti hayatından çıkaran ve hayatı boyunca ağzına dahi sürmeyen naif bir insan aslında' minvalinde cümleler mevcut...

Yine bu yazıda, Sadık Hidayet'in intiharını 2. Dünya Savaşı'na, ülkenin içinde bulunduğu duruma falan bağlamaya çalışmış ama intiharın böyle hayatın içinden maddi konularla gerekçelendirilmesi açıkçası bana çok inandırıcı gelmedi. Yine de çok ısrarcı değilim bu düşüncede... Sadece kendi hissiyatımı paylaştım sizinle...

----------------------------

İncelemeyi, kitaptan bir alıntıyla sonlandırmak istiyorum. Bu alıntı, anlatıcının analizi ve Sadık Hidayet'in anlatıcı ile ilişkisi olmak üzere iki parçada açıklamaya çalıştığım kitabın, her iki parçasına da dokunduğunu düşündüğüm bir alıntı...

"Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bir kaçış yolu ancak." (s.51)

Herkese keyifli okumalar dilerim... Zihninize mukayet olun:) Sevgilerimle...
İRANLI AZİZ NESİN ...

Zaman yetersizliğinden ötürü birbiri ardına yazmak zorunda kaldığım incelemeler kervanından bir kez daha merhabalar pek sevgili kabak çiçekleri ve işsizlik müdavimleri =)) Zamanımız kısıtlı o yüzden hemen girizgah yapalım ..

Konu oldukça hassas .. Pek istemiyorum bunları yazayım ... Bir kısım arkadaşımız belki bana kızacak ve sertçe eleştirecektir .. Kendilerince haklılar mıdır ? Belki evet belki hayır .. Önemli olan doğru düzgün tartışabilmek .Seviyeyi korumak ..

Öncelikle istiyorum ki yazardan başlayayım .. Sadık Hidayet tabiri caizse elit ve kalburüstü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş .. Ebeveynlerimiz gibi doğup büyüyeceğimiz toprakları da seçme hakkına sahip değiliz .. Bu bağlamda kendisi de hayata 5-0 yenik başlayan bir şahıs.. 1903' te İran' da doğmuş olmasına karşın varlıklı ailesi vasıtasıyla eğitimine yurtdışında , Avrupa ' da devam etmiş ..Belçika ve Fransa ' da yaşamış .. Yazım hayatına dair ilk deneyimleri de yanlış hatırlamıyorsam Fransa ' da vuku bulmuş.Ondan öncesinde dişçilik ve mühendisliğe ilgi duymuş ama kesmemiş olacak ki sonrasında yazarlığa yönelmiş .. Anton Çehov (buraya çok dikkat!!) , E.A. Poe ve Kafka ile ilgilenmiş ..İran mitleri ve folkunu araştırmış.. Beethoven ve Çaykovski seviyor ki bu romantik erayı kendine yakın bulduğunun bir göstergesi..Sürekli tekrar eden intihar girişimlerinin altında yatan sebeplere dair bir ipucu olabilir bizlere ..Beethoven da bir dahi olarak yaşamış bir fani gibi ölmüştü.. O da bir dönem intiharı seçti..Pek tabii sebep sonuç ilişkisinde bağdaştırılamaz belki ama niçin seviyor olduğu , kendine niçin bu denli yakın gördüğü bence çok açık ..Anton Çehov ' un Martı' sını da aklınıza getirin .. İntihar olgusu salt kendinden kaynaklı değil ama çevresinde uğraştığı işlerden hep bir iz bırakmış ona .. Afyon bağımlılığını da eklersek sonuç sanırım ki hiçbirinizi şaşırtmaz .. Bu kadar bio verdiğin yeter artık sadede gel kardeşim diyenler ..

Etkinlik kapsamında Sadık Hidayet' in ilk okuduğum kitabıydı Hacı Ağa..İlk 30 - 35 sayfa sonrasında birşeyler oldu ..Kitap resmen şaha kalktı ... Sanırsın bir Aziz Nesin kitabı okuyorum .. O denli zevk aldım ki bitirip 2 kere daha okudum .. Tespitler , çıkarımlar ve verilen örnekler o denli nokta atışı ki anlatamam .. Sanki Aziz Nesin yazmış bu öyküyü de al demiş sen yayınla arkadaş.. O derece ikizi .. Sanırım bu kitabı Avrupa dönüşü memleketindeyken yazmış Sadık Hidayet.. Ve ülkesinin geri kalmasının sebebi olarak gördüğü monarşik düzenle, bu kitaba konu olan HACI AĞALARI yani ruhban sınıfını kıyasıya eleştirmiş .. Niçin ruhban sınıfı diyorum ? Çünkü islamiyette ruhban sınıfı yoktur ..İslam dininde kulun kula üstünlüğü yoktur .. Üstünlük ancak ve ancak TAKVADADIR.. işte burda yine zurna konçertosunun kürdi peşrev allegro resitaline tırmandığı dönemece geliyoruz .. Nasıl kuruluyor bu üstünlük dediğim anda Hacı Ağalar devreye giriyor .. Dedim ya Aziz Nesin okudum sanki diye .. Kimdi onun ustam dediği isim ? ANTON ÇEHOV!! Neyle uğraştı o? En azılı düşmanları , ona en çok saldıranlar kimlerdi ? Onu yakmaya çalışanlar ? Alın o tayfayı koyun bu novellanın içine zerre sırıtırsa gel yanıma .. Bu o kadar öyleki , 2. dünya savaşı sırasında Türkiye' nin almanlardan yana olmasını isteyen sarıklı cübbeli hocalara varıncaya dek aynı yahu!!! Paralel evren desen bu denli benzemez .. Okurken baya güldüm ..Kah acı acı , kah katıla katıla gözümden yaş gelinceye dek ( özellikle basurla yollarının kesiştiği dönemler canımdan can aldı ) .

Bakın Mine Söğüt bir röportajında ne diyor ..

"İnsanların hayatını dini referanslarla düzenlemeyi düşünüyorsanız onlara büyük korkular aşılamanız gerekir. Tabii korku da çok büyük bir güç.. Böylelikle kadınları ve çocukları ve aslında erkekleri de korkutarak çok silik , çok aşşağıya düşmüş bir toplum yaratırsınız ."

Kim bunu yapanlar ? Efendim ? Demek gelmedi aklına .. Peki devam edelim ...Bakın ne diyor Yaşar Nuri Öztürk ...

"Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dini "YOZLAŞTIRIP" küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur."

"Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır."

Yine mi tık yok ? Friedrich Nietzsche ile devam edelim ..

"Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur."



Şu 4 cümleyi bir araya getirdiğinde KARŞISINDA BELİREN kesişim kümesidir işte Hacı Ağalar .. Ne demiş onlar için Mevlana ;

"İslamı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslamdan koruyun."

Biz yakından tanıyor muyuz onları bilemem =) Cevabı size bırakıyorum ! Etkinliğe beni de dahil eden sevgili NigRa ' a ve https://1000kitap.com/mahmutcayir ' a da bu vesileyle teşekkürlerimi iletiyorum ..

Hacı Ağalar için gelsin : İsveç' te var 4 ÇİYAN !!

https://www.youtube.com/watch?v=Z3bWi6CmziM
Sadık Hidayet; "Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum." diyerek Paris'te günlerce hava gazlı bir apartman aramış ve 9 Nisan 1951'de dairesine kapanıp bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açıp intihar etmiştir. Aslen İranlıdır; fakat kitapları İran'da yasaklıdır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen alçak gönüllü bir yaşamı tercih etmiş ve melankolik yazılar yazmaktan hiçbir zaman uzak duramamış. Kendisini Kör Baykuş isimli şahane eseriyle tanımıştım. Şimdi ise ikinci kitabını okudum ve bu kitabını da oldukça beğendim.

Hacı Aga isimli bu öykü kitabı, yazarın topluma bir eleştirisi olarak görülebilir. Yazar, birçok toplumsal konuda fikirlerini ortaya koymuş ve eleştirilerini korkusuzca dile getirmiş. Benim Sadık Hidayet'te en sevdiğim özellik korkusuz olması oldu. Çünkü İran gibi baskı rejimlerinin sıkça görüldüğü ve toplum baskısının bir hayli fazla olduğu bir coğrafya içerisinde doğru bildiklerini söylemekten asla kaçınmamış ve doğru bildikleri doğrultusunda hayata gözlerini yummuştur. Kendisini severiz sevmeyiz; ama saygı göstermek zorundayız.

Hacı Aga ise, 1945 yılında yazılmış; ama hala günümüze ışık tutmakta. Keşke Hacı Aga'lar Sadık Hidayet'in öyküsünde kalsaydı ve 1946 senesine geçemeselerdi. Ancak ne yazık ki, Hacı Aga'lar her devirde vardı ve korkarım halk boyun eğdikçe var olmaya da devam edecekler. Bildiğim bir şey var ki, biz onlara dur demediğimiz sürece onlar bize çobanlık yapmaktan asla vazgeçmeyecekler.

Peki ama kimdir bu Hacı Aga? Doğru dürüst okuma yazması bile olmamasına rağmen etrafındakilere nutuk atmaktan çekinmeyen; "uçkur" derdiyle yanıp tutuşan ama etrafa dünyanın en ahlaklı insanı gibi kendisini anlatan; sırf para harcamamak için hamama bile gitmeyip leş gibi ter kokan; para içinde yüzmesine rağmen kapısına gelip borç para isteyenlere binbir ah vah içerisinde borç para vermeyen; şarabı, kumarı ve zinayı çok seven ama etrafına oruç tuttuğunu ve namaz kıldığını söyleyen; namussuzluğun ve düzenbazlığın en alasını yapmasına rağmen dünyanın en dürüst insanıymış gibi ortamlarda kendisini sunan bir adam...

Çevremize bakıp kendimize bir soralım şimdi. Acaba etrafımızda Hacı Aga'lar var mı? Elbette var. Cuma namazına dahi gitmeyen ama her cuma telefonlarımıza dini mesaj atanlar; bakara makara diyerek halkın inancıyla dalga geçenler; oruç tuttuğunu söyleyip gizli gizli orucunu yiyenler; dünyanın en vatansever insanı gibi görünüp gizliden gizliye vatanı milleti satanlar; milliyetçilik naraları atıp bedelli askerliğin çıkmasını dört gözle bekleyenler; komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar... İşte bunların hepsi birer Hacı Aga.

Hacı Aga'ları daha iyi tanımanız için İtirazım Var isimli filmin çok güzel bir sahnesini sizlerle paylaşmam gerekir. Bu kısa videoyu izleyince artık Hacı Aga'ları tam olarak tanıyacaksınız. https://www.youtube.com/watch?v=o0sRGOohaB4

Netice itibarıyla Sadık Hidayet'in verdiği mesajlar son derece yerinde ve temiz mesajlar. Hala bu mesajları almak istemezseniz o sizin bileceğiniz iş. Ben bu kitabını da çok beğendim ve tavsiye ediyorum.

Son olarak, kitabın en sonunda Sadık Hidayet'in adeta Zeki Müren cümlelerini andıran dizelerini de incelememe ekleyerek sizlere veda ediyorum. Sizce de tam Zeki Müren cümleleri değil mi?

"Okuyandan bir dua umarım;
Çünkü ben kulunuz günahkarım."
Bir saattir kitap seçmeye çalışıyorum. Elime bir kitap alıyorum, okumaya niyetleniyorum geriye bırakıyorum. Anlatı okuyacağım diyorum, bir anlatı seçip okumak için gidiyorum, başlayamıyorum. Hikaye okuyayım diyorum, onu da bırakıyorum. Kitap seçme problemim her zaman vardı ama bu defa farklı bir şey de var bunun yanında. İçimde bir sıkıntı var. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu sıkıntı bu sabahtır hatta ne sabahı dün gecedir var. Aklım Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’un da. Bu onun sıkıntısı. Daha önceden bir çok kitap da olmuştu oradan tanıyorum, üzerine yeni kitaplar okuyamıyordum. Huzursuzluğun Kitabında da olmuştu aynı durum. Yalnız onda içim daralmıyordu. Göğsüm sıkışmıyordu.

Dün geceyi hatırlıyorum, aklım kitabı okurken ki düşüncelerimde. Baştan normal bir roman, hikaye gibi başlamıştı. İlk başları da çok güzeldi, sitemler, aforizmalar. Sonra işler karıştı. Neredeydi bu Sadık Hidayet ne yapıyordu. Amcası mı gelmişti, gitmiş miydi? Kalendere o zihninden atamadığı resmimi çiziyordu yoksa Afyon mu çekiyordu. Ya da hiçbirisiydi. Masanın başına oturmuş vasiyetnamesini mi yazıyordu. O da mı değildi yoksa bir düş mü görüyordu. Birisi mi ölüyordu. Birilerini mi öldürmek istiyordu, öldürüyordu, polisler mi geliyordu. Güzel gözlü bir kadın vardı adeta hayat ışığı, onu niye öldürdük bu yaşlı adam da nerden çıktı, ya ya diye konuşan. Bunlar neyin simgesi bu imgelemleri zihni nasıl yarattı. Yoksa vasiyetnameyi yazarken anlattığı anılardan mı geliyorlardı. O kahpe kadını öldürdük mü yoksa kabustan mı uyandık. Her şey çok karışıktı. Aynı geceler boyu gördüğüm kabuslar gibi. İç içe iç içe bir sürü karışık görüntüler. Acı gerçek acı. Sarsılarak uyandığın kabuslardaki acılar elbette ki gerçekten daha gerçektir. Kan ter içinde uyanıp geriye uyuyamazsın. Hatta o kadar gerçektir ki uyandığında 5 dakika kendine gelemez, şok etkisinden çıkamazsın. Boş boş etrafına bakarsın. Bu adam bunu mu anlatmıştı, anlattığı buysa nasıl anlatmıştı. Yoksa Afyon çekerken gerçekle düşü mü karıştırmıştı. Gerçekten kemik saplı bıçakla birilerini öldürüp düşteyim mi sanmıştı.

Sen ne biçim yazarsın bana bunları niye yapıyorsun? Böyle kitap mı yazılır. Acı bu kadar mı gerçek anlatılır. Okuyucunun içine böyle mi işlenir. Yazarsam geçer diye yazıyorum ama geçmiyor. İçimdeki sıkıntıyı atmak istiyorum ama yüreğime oturdu çıkmıyor. Belki de o raftaki zehirli şarabı ben içmeliyim yoksa o da mı rüyaydı. Hangisi gerçekti hangisi rüyaydı. Yoksa gerçek olmayan bu hikayeyi okuyan ve bunları yazan ben miyim? Ya da hiçbirimiz gerçek değil birer zihin ürünü müyüz?

Herkese kabussuz geceler dilerim..
Hasan Ali Toptaş’tan Gölgesizler ‘ i okuduktan sonra bir inceleme yazamayacağımı düşünmüştüm. Öyle kaybolmuştum ki nasıl dönüp gelip kendime yerleşeceğimi bir türlü bulamamıştım. Sonra kendimi buluşumun hikayesini yazmıştım. Şimdi ise öyle boğuluyorum ki karanlıkta, nasıl çıkacağım aydınlığa? Bilemiyorum.. Bu defa yazıyorsam da sırf kendimi kendi gölgeme anlatabilmek için yazıyorum. Camı açıp çığlık çığlığa bağırsam mı, ışığı kapatıp soluksuz ağlasam mı kararsız kaldım çünkü. Bu sebeple yazıyorum. Siz duyuyor musunuz bağır/ama/dıklarımı?

Peki ya anlatıcının bağırdıklarını? Duydunuz mu hiç? Duyulabilir mi dersiniz? Kaç tanesini duyabileceğiz peki? Bir insan, başka bir insanın acılarının ne kadarını duyabilir içinde? Hiç mi? Hiç… O bağırsa bile biz sağırız; kendimizden başka herkese. Hiç kimse bu kadar acı çekmemeli yeryüzünde diyorum. Sonra diyorum ki kaçını gördün ki Meltem? Kaç tanesini duydun? Duyduklarının, gördüklerinin kaç tanesini hatırlıyorsun peki? Ağlamak istiyorum; bugüne kadar bunca acı çekmiş bütün ruhlar için dünyayı sele boğacak kadar çok ağlamak istiyorum. Ya da gülmek; omuzlarımı titrete titrete, tiz çığlıkları andıran bir sesle gülmek…

Öyle alt üst oldum ki, kelimeler bunu ne kadar karşılayabilir, bilemiyorum. Sanki başsız bir gölge gibiyim. Ya da biri dokununca düşüp yuvarlanıverecek kafamı taşıyorum şimdilik; fakat donmuş kalmışım. Öyle bir ölüm… Sahi ölüm demişken; insan ölürken neler düşünür acaba? Ya da öldükten sonra neler hisseder? Ölüm gibiydi der dururuz ama bilemeyiz ki hiç, ölüm ne menem bir şeydir. Huzur mu getirir acaba sahiden? Ah, ne yaptın bana böyle? Bunca keyifli bir zamanımda okuduğum şu satırlar bunca kasveti nasıl getirip soktu ruhuma? Ruhum; hep mi bu anı bekliyordu dalabilmek için bunca karanlığa?

Anlatmalıyım. Daha çok anlatmalıyım… Ah Zeze, şimdi seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşabilirdim, biliyor musun, benzini düşünmeden.

Okumalıyım. Daha çok okumalıyım… Daha çok hayat öğrenmeliyim. Her defasında paramparça olacağını bildiğim halde ruhumun, bir umut yapıştırabilirim ruhumu diye, başka kitaplara sarılmalıyım. Ama önce bir kendimi okumalıyım elbette. Kim bilir, yarın olmaz belki. Kendimi tanımalıyım; bu gece.
Goethe: "Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir" derken kendinden belki 150 yıl sonra yaşayacak Sadık Hidayet'i de kast ettiğini bilebilir miydi?

Hidayet, zengin bir aileden gelmesine rağmen çalışmaya hatta farklı farklı konularda çalışmaya meraklı, maymun iştahlı bir adam olmasının yanında (ki bunu ruhundaki onulmaz boşluğu doldurmaya çalışması olarak yorumlayabiliriz) edebiyatın uçsuz bucaksız dünyası bile onun kendi zihin labirentinden çıkış kapısı olamamış, en sonunda hiçliğin mutlu sessizliğinin tek kaçış yolu olduğunda karar kılmış bir çeşit ruh hastası.

Kör Baykuş'u okurken özellikle aklıma gelen birkaç şey;
Yazar, yaratmak için acı çekmek zorunda mıdır? Koyun kesmekle karısını doğramayı aynı derecede dayanılmaz bulmasının vejetaryenliğiyle ilgisi olabilir mi?
Ve yazarı "Hepinizden tiksiniyorum" kıvamına getiren olaylar silsilesi neler olabilir? idi.
Tüm yaratım(sanat) dünyasına bakıldığında en büyük sanatçıların çoğunun en çok acı çekenlerden, en hisli ruhlardan çıkması bir rastlantı tabiki değildi. Ama bunun bir lanet mi, yoksa lütuf mu olduğu tartışmasını size bırakıyorum. Ya da Sadık Hidayet'e Prozac 20mg kapsül yazan bir hekim bu kitabın yazılmasını önleseydi, bu sizce iyi mi kötü mü olurdu? Mesele Hidayet olunca sorular soruları doğuruyor değil mi.

Biraz psikolojiden girelim.
Aşağılık kompleksi en sonunda neredeyse her zaman üstünlük kompleksine dönüşür prensibi SH'de açıkça hayata bürünüyor.
Acınası bir loser olmasının yarattığı öfkeyi, "kavun şeklindeki kafası", tam zıttı bir tepkiyle, başkalarından üstün olduğu yanılgısına dönüştürüyor. Diğer herkesten
"aşağılıklar" "soytarılar" diye bahsetmesini aslında kendine olan nefretinin dışa vurumu olarak nitelendirmek herhalde isabetli olur.

Bu kitabı okurken yorulduğumu da itiraf etmeliyim. En son Kinyas ve Kayra'da bu kadar bunalımlı bir havayı solumuştum. Sadık Hidayet'in ruhunu ezen karanlık, taa ilkokulda din hocasının her ders okuyup beynimize çivilediği ilahide mi gizliydi hissettiği bunalmışlığın sebebi:

"Gönül kuşunu eyleyemedim x2
Dünyaya mesken bağlayamadım x2
Yandı yüreğim ağlayamadım. "

Yoksa hayatında en çok etkilendiği, beni yaratan adam dediği Ömer Hayyam üstadın mısralarında mı:

"Hep bir çember, dolanıp durduğumuz,
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen çıksın söylesin
Nerden geldik, nereye gidiyoruz."

Belki de Kör Baykuşta dünyaya bakış açısını açıkça kendisi de açığa vurmuştur:

"Gözlerim kapanır kapanmaz karşımda sisli bir dünya belirdi. Kendi yarattığım ve düşüncelerime hayallerime uygun bir dünya. Her halde uyanıkkenki dünyamdan çok daha gerçek, daha doğal bir dünya. Sanki düşünce ve hayallerim için bir engel, bir bağ kalmıyor, o zaman ve mekân baskısı kalkıyordu. Gizli ihtiyaçlarımın doğurduğu birikmiş, yığılmış bir şehvet duygusu, uykuda özgürlüğüne kavuşuyordu. Biçimler, durumlar inanılmaz fakat doğal çizgileriyle canlanıyorlardı. Uyanınca da varlığımdan şüphe ediyor, çünkü zaman ve mekân kavramını yitirmiş oluyordum."
Her ne olursa olsun bir şeyler söylemeye çalıştığı kesin. Hem de haykırırcasına. Görüyorsunuuz! Anlatmaya gereh yok!

Kör baykuş'un ilk yarısında önümüze kocaman bir kapı çıkıyor. İkinci yarısında ise anahtarı buluyoruz. Ama ilk kısım bu anahtar olmadan açılmayan bir kapı olduğu için tekrar okunmadan kapıyı geçip Hidayet'in ruh labirentine hoşgeldiniz yazısını göremiyoruz. Hele ki kişiliği hakkında küçük çaplı da olsa araştırma yapmadıysak daha da zor. Ama birkaç kez okunduğunda bu labirente kuş bakışı bakılıp çıkış olmadığını, çıkışın illüzyondan ibaret olduğunu görürüz.

Bu kitaptan sonra bir de Camus'un Sisifos Söylenisini okumayı planlıyorum, ki hayatın absürd doğasına ve acılarına karşın Camus'un intihar değil 'Absürdü yaşamak' tepkisini, Hidayet'in intiharı bağlamında rahmetli Hegel efendinin diyalektik anlayışıyla sentez edebileyim.

Ve unutmadan söyleyeyim; Sadık Hidayet'in hayatına hükmeden depresif bakış açısı, gerçeği olduğu gibi değil çarpıtarak algılamasına sebep olmuştur. Yani bizi hayalle gerçeğin ağından örülü bir labirente sokan Hidayet, aslında neredeyse hiçbir zaman kendi çarpıtılmış gerçekliğinden dışarı çıkamayan, hayal aleminde yaşayan zavallı bir kör baykuş, bir yeraltı adamıdır. Kör olmayan ama akut görme bozukluğu olan, karanlıkta iyiyi arayan değerli okurlara selam olsun. Buhranlı okumalar.
Hacı Agalansak da mı Hacılansak, Hacılanmasak da mı Hacı Agalansak?

Efendim? Peki, peki yeterince anlaşılmadı farkındayım… Biraz daha açık olmakta fayda var...

Kitaba tam 35 alıntı yapmışım. Daha fazlasını pek ala yapabilirdim. 105 Sayfalık bir kitap nasıl bu kadar anlam yüklü olabilir, nasıl bu kadar halimizi ve ülkemizi anlatabilir size tam olarak bunu anlatmaya çalışacağım. İncelemelerimi bildiğiniz üzere, kitap kritiği yapmıyorum. Bana ne verdiyse, ne hissettirdiyse sizlere onu aktarıyorum. Biraz alıntılardan yararlanıp sizlere ufakta olsa bir fikir veriyorum. Kesinlikle spoiler yok, gönül rahatlığıyla okuyup, kitabı alıp almamaya karar verebilirsiniz. Kesinlikle kitabın çizgisinin dışına çıkmayacağımı bildireyim.

Hazırsanız, nasıl güdülüyoruz, nasıl kandırılıyoruz, nasıl inançlarımızla dalga geçilmesine izin veriyoruz bir bakalım. Bakalım ki, belki kafamız da birkaç soru işareti oluşturur, acaba dedikten sonra bir şeyleri araştırma yoluna gideriz.

Sadık Hidayet’in okuduğum ikinci kitabı. İlk Kör Baykuş’u okumuş, istediğimi alamamıştım. Ama bu kitapta düşündüğümden de fazlasını aldım. Bana neler hissettirdi, neleri hatırlattı bir bakalım. Baştan uyarayım, eyyam yapmadan ve hiç kimseden çekinmeden “Gaddar” bir inceleme yapacağım.

Günümüz: Türkiye - 27.06.2018 18:00

En çok yakındığımız şeylerin başında ne geliyor? Dinin, devlet işlerine karıştırılması ve Din üzerinden maddi-manevi kazanç sağlanması. Mustafa Kemal Atatürk 1930 yılın da “Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna izin vermeyeceğiz.” demiştir. Hacı Aga işte bu sözün tam olarak karşılığıdır. Kısa bir tanımlama yapalım;

- Parayı çok sever,
- Din ile ilgisi yoktur,
- Borç verir faizi ile alır,
- Kaçak mal satar,
- Kumar oynar,
- Şarabı çok sever,
- Birden fazla kadına sahiptir, haremi var desek yeridir,
- 80 yaşını geçmiş olmasına rağmen sokaktan geçen kadınları keser,
- Aşırı derece de cimridir,
- Dönem adamıdır. Kim iktidardaysa, o fikre bukalemun gibi bürünür,
- Bilgi eksikliğine rağmen, kendisini bilgili gösterir,
- Yaydığı yalanlar ile geçmişi nüfuslu biri olarak bilinir,
- Rüşvet alır,
- Rüşvet verir,
- Etrafındakilere gram para koklatmaz, erik çekirdeğinin hesabını yapar…

Bu tanımlalar uzar da gider. İşte bu çerçeve üzerinden ve günümüze uyarlayarak Hacı Agaların ülkemiz de ne kadar fazla olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım.

"Vazifemiz halkı ahmak bırakmak. Böylece başları önde olur ve birbirleriyle didişir dururlar." Sy.96

Her sakalı olanın, her cübbesi-takkesi olanın bir ilim, bir bilgi yaydığı sanılır toplumumuz da. Cemaatler oluşur, tarikatlara evrilir, topluluklar oluşur ve bir lider seçerler kendilerine. Bu liderler, el etek öptürür, yalan ile bir şeyler yaptığına inandırır, tam bağımlı müritler yaratır, onların oyunları ile insanları kandırarak “Şifacı” bile olurlar. Tek şifaları uçkurdur bilinenin aksine.

Bu Hacı Agalar, Din’i kullanarak insanları korkutur, Kur’an-ı Kerim dışında kendi vahiylerini aktarırlar. Birçoğu gizliden gizliye başladığı bu durumu, daha sonra müritlerinin artması ile aleni olarak yapar. O öyledir, bu böyledir, şu şöyledir demeye başlarlar. Kadınların sadece evde oturması gerektiğini, istedikleri kadar kadına sahip olabileceklerini aktarırlar. Cennet ‘te şarap bahçelerinin onları beklediğini, 100 erkek gücünde olacaklarını ve kendilerine ait haremlerinin olacağını anlatırlar. Bu söylemlerimin hayali olduğunu sanmıyorsunuz değil mi? Tabi ki değil, onca video var. Her gün bir yenisi ekleniyor, her bir yeni görüntü de yerin dibine bin kez daha giriyoruz.

Bu topluluklar insanları bilime yönlendirmezler. Tam tersi bilim düşmanı olurlar. Televizyon Şeytan icadı derler, evlerinde en büyük ekranlarda neler neler izlerler? Dünya genelinde bu hacılar her zaman para ile desteklenir. Yerli ya da yabancı fark etmeksizin bu yapılır. Halkın cahil olduğu ve sorgulamadığı her devlet istediği başarıya ulaşır. Cahillik bulaşıcıdır ve fanatizm doğurur. Bu kimseler, toplumda söz sahibi olurlar. Sözleri ile kitleleri harekete geçirebilirler. Din üzerinden verebilecekleri en alakasız söz ile, insanları isyana, ayaklanmaya sevk edebilirler. Arka planda ise; paracıklar, paracıklar, paracıklar…

Şimdi sizden bir ricam var ve söylediklerimi Kafanızda bir canlandırın. Bu tarz işleri yapan birkaç isim var ama adlarını vermeyeceğim tabi ki. Bilinenin aksine az bilinen medyatik olanları bir düşünün. Bu Hacı agaların hangisi fakir? Hangisi zorluk çekiyor? Hangisi kötü bir muhitte yaşıyor? Hangisi Mercedes’le BMW ile gezmiyor? Ama durun, dış görünüşleri çok basit? Basitlikten kasıt, bir kavuk, bol bir şalvar, üstte bol bir gömlek vs, ayakta ise genel olarak kara lastik. Şimdi bu görünüşe bakarsanız, ne kadarda halkın içinden ve doğal değil mi? Değil! İşte ilk olarak toplumu kandırdıkları nokta görünüşleri. Tam bir Hacı Aga motto’su. Ne kadar basit giyinirsen, o kadar az paran olduğunu sanırlar. Senden borç para istemezler tam tersi para vermek için yarış ederler.

"Para ayıpları örter. Para çalıntı ise helale çevirebilirsin; ananın ak sütü gibi helal olur. Öbür dünya için de namazı, orucu, haccı satın almak mümkündür." Sy.51

Hacı Agalar, Dünya üzerinde en lüks yaşayan kimselerdir. Dışarıya gösterdikleri fakir edebiyatı, içeri de ise bambaşka bir şeye dönüşür. Fakir fukaranın parasını yerler ve hiçbir şekilde hak, hukuk düşünmezler. Onlar düşünmez düşünmesine de, buna izin veren toplum neden düşünmez? Neden, Hoca dedi, Hacı dedi yapmamız lazım derler. Soruyorum efendim, Neden KUL’a, KUL olur bu millet? Bu insanlara KUL olmamaları, hür düşünmeleri için bir Cumhuriyet hediye edilmedi mi? Neden Eğitimi, Bilimi rehber edinmezler de, şarlatanların peşinden koşar ve çocuklarının beyinlerini de bu şarlatanların yıkamasına izin verirler?

Hristiyan olsun, Müslüman olsun, Yahudi Olsun… Bu dinleri eleştiren yazarlar, düşünürler hep bunlardan gem vurmaz mı? Kutsal kitaplar üzerinden bir dine vakıf olan bu insanlar, neden bu dini kitapları okumaz da, bu şarlatanların her kelimesine inanır? Çünkü böylesi daha kolaydır. Çünkü elinde sopası olan birine itaat etmek daha kolaydır. Neden dini değer ve bilgileri değil de, Papaz’ı, Hoca’yı, Haham’ı kendilerine rehber edinirler?

İnsanlar birileri tarafından yönlendirilmekten ve sorgulamadan itaat etmekten aşırı derecede haz duyarlar. Bunları reddeden ve kendisini bu basit topluluklardan arındıran insanlar ise doğru inanmanın nasıl olduğunu öğrenir ve maneviyatı nasıl yaşayacağını bilir. Dini öğretileri, doğru ve gerçeğe en yakın şekliyle öğretir. Ama diğerleri? Gerçekleri öğretmek bir kenara, tek kelam etmezler. Çünkü bilirler ki, kul korkusunu değil de, Allah korkusunu öğretilerse kendileri hiçbir şey elde edemezler.

Toplumumuz cahil bir toplum. Çok gerilere gitmeyin, Cumhuriyetimizin “gerçek” kuruluş aşamalarını iyi bir şekilde araştırırsanız, tam olarak bu Hacı Agaları öğrenmiş olursunuz. Günümüzde ise, yer altında, kıyı da köşe de olanlar, yakın zaman da inlerinden çıktı ve gayet te pişkin bir şekilde yalan dolanla insanları kandırmaya, bir şeylere düşman etmeye ve bu işten parasal olarak karlı çıkmaya başladılar. İki konu var. PARA ve KADIN! İnanın başka hiçbir şey yok. Bu ikisini çekip alın, geriye hiçbir şey kalmıyor. Asla ellerini sürmezler. Desinler, aylık asgari ücrete bu bilgileri yay, yaymazlar. Kıllarını bile kıpırdatmazlar. Bu topluluklar, kendilerine çıkar sağlarlar ve en ufak bir köşeye sıkışma durumlarında en yakınından olmak üzere hemen herkesi satar ve diğer tarafa yakın olurlar. PARA bu işin ana PAROLASI’dır. Para varsa varlar, yoksa yoklardır. Bir televizyon programına çıkıp, halkı aydınlatmanın bedeli 500 Bin TL olabilir mi? Ne yaptı da 500 Bin TL? Emeğin karşılığı mı bu? Nerede din? Nerede iman? Nerede Hak, Hukuk? Nerede fakir insanların yaşam şekli? Nerde komşusu açken yatamama ilkesi? Hepsi hikaye değil mi? Tabi ki hikaye, iki masal anlat, paralar cukka, ondan sonra ise evde cukka cukka. Efendim maalesef, bunlar gerçekler. Gerçekler acıtır. Din, istismarın ana parçasıdır. İnsanları sömürmek için kullanılan en moda konudur ve hiçbir zaman modası geçmemiştir. İşin arka planını göremeyenler, sadece düşünemeyen ve sorgulayamayan insanlardır. Her insanın kendi aklı vardır. Çok rahat kullanabilir, üstelik bedavadır. Bu örnekler kabile hayatı yaşayan, balta girmemiş ormanlarda yaşayan insanlar için değildir. Bu örnekler, her zaman bilgiyi edinebilecek imkanı olan ve bunu reddeden kişileredir.

"Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsem kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi." Sy.50

Ne demiştik? Her şey para…

Bizim Hacı Agamız, aşırı derece de Kadın düşkünü.

"Hacı'nın evlilik bilançosu kabarıktı. Altı karısını boşamış, dört kadının başını yemişti? Hayatta olan diğer yedi karısı onun ailesini oluşturuyordu." Sy.43

Doyumsuzluk.. Paraya ve Kadın’a sonsuz bir doyumsuzluk!! 1k Özel mesajları gibi?! 300 Yıl önce de durum buydu, günümüzde de durum bu. Nedir bu uçkura düşkünlük? Nedir bu salya akma durumu? Hacı Aga’nın kadınları gördüğünde salyaları akıyor, neden? Bunların hepsi, kendilerine bu doyumsuzlukları hak görmeleri ve maalesef ki kadınların buna izin vermeleri. Gelişmiş bir toplum, bilinçli bir toplum buna izin verir mi? Keser atar efendim. Neyi mi? Lütfen… Biraz hayal gücü…

Anlattıklarım bilinmeyen şeyler değil, ama halı altına süpürülen şeyler. Yakın zaman da olanları unutmadınız değil mi, yurtlarda ki çoluk çocuğa tecavüz olaylarını? Bu olayları savunanları ve oy çokluğu ile aklandıklarında gülücükler dağıttıklarını? Sanıyorsanız ki sadece biz de oluyor. Hayır efendim. “Spotlight” filmini kesinlikle izlemelisiniz. Hacı Aga’nın dini yoktur. Sadece topluma ulaşması yeterlidir. Film gerçek bir öyküdür ve Amerika’da yer yerinden oynamış, Dünya’ya sıçramıştır. Papazların kız-erkek ayırt etmeden çocukları nasıl cinsel olarak kullandıklarını ortaya çıkarmışlardır. Bu cümle her ne kadar basit olsa da bu haberin yapılması ve kanıtlanması bir o kadar zor. Bizim ülkemiz de basit bir şekilde geçiştirilen olaylar, o dönem de Dünya’yı sarsmış ve müthiş bir av başlatmıştır. Filmi kesinlikle izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ülkemiz de neler yapılıyor?

Din istismar ediliyor, siyasete alet ediliyor. Hocalar camiler de OY propagandası yapıyor, cemaate sesleniyor. VİCDAN üzerinde yaşanması gereken DİN Özgürlüğü, şarlatanların ellerinde ve dillerinde yaşanıyor. Bir çok hücre tipi evlerde, gerçek değil yalan öğretiliyor. Cumhuriyet bir düşman gibi lanse ediliyor. Kurucuları düşman ve şeytan olarak tanımlanıyor. Kadınlar aşağılanıyor, örtülü olmayanlar günahkar ilan ediliyor. Kadınların evde kalması dışarıya çıkmaması söyleniyor. Çocuk yaşta evlilikler normal görülüyor ve teşvik ediliyor. Resmi nikah ile değil dini nikah ile bir den fazla eş almaları söyleniyor. Aldıkları rüşvet ile iş yerleri açıp, ticaret yapıyorlar. Bu işler büyüyor ve söz sahibi oluyorlar. Bu tipler, yeni bir nesil yetiştirmek için finanse ediliyorlar. Bu nesil CAHİL ve YOBAZ düşüncenin ürünü olarak, dışarıda gezerken, dondurma yiyen çocuğa vaaz veriyor, şort giyen çocuğa günahlardan bahsediyor. Kızlı erkekli birilerini gördüklerinde bir şeyler demeyi kendilerine hak görüyorlar. Örtünmeyen kadınları Şeytan olarak görüyor ve söylemekten kaçınmıyorlar…

Şimdi bunlar böyle yapıyor da her toplum ya da ülke tamamen bunlara mı inanıyor ya da ayak uyduruyor? Asla? Öyle bir şey olamaz. Bu küçük topluluk, yer altı örgütü gibi. Sadece belirli bir kitleye hitap ediyor ve zehir bulaştırıyor. Bu kitle bazen, bazı konularda etkili oluyor. Ama düşünebilen toplumlar her zaman bunun üstesinden geliyor ve çekinmeden TOKAT atıyorlar. TOKAT sonrası kaçacak delik arıyorlar. Tam olarak HACI AGA’nın yediği tokat gibi….

Kitabı okuduğunuz da ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

“Hitler'in müslüman olduğu söyleniyor. Kolunda "Lâilaheillallah" yazıyormuş.” Sy. 37

Yazıyor tabi neden yazmasın. Her Cuma Cami de görüntülenirmiş. Tek amacı Üstün Alman ırkı değil, üstün Müslüman toplumunu ortaya çıkarmakmış. Hatta Himmler ile birlikte Müslüman Kardeşleri ilk kuran kişidir. Efendim, Hacı Agalar gerçeği saptırarak, yalanlar üzerinden GÜÇ ile işbirliği yapmaya çalışırlar. GÜÇ onların limanlarıdır ve her zaman sığınacak bir liman bulurlar. Bu limana demir attıkların da ise işte böyle yalanlar üreterek toplumu kandırırlar. Hitler i sevmesinin tek nedeni ise Bolşevimz in işlerini yok edeceğine inanmasıdır. Hitler Müslümanmış, tabi tabi Stalin de Müslüman dı, Mussolini de zaten Vahdettin i sever sayardı, o da Müslümandı çünkü... Neyse,,,

Şu ana kadar okuduysanız teşekkür ederim. Bilginiz olsun, tam olarak 5 word sayfası okudunuz.

İncelemeyi yavaş yavaş bitireyim. Her toplumda, her ülke de din üzerinden istismar vardır. Olmayan ülke yoktur. Bazıları sadece bu topraklarda var sanıyor, hayır. Amerikan tarikatları çok daha pistir. Araştırınız derim. Bu topraklarda sadece GÜÇ çevresinde toplanırlar. GÜÇ olmayınca yeraltına inerler ve fırsat kollarlar. Bu şarlatanlar her dönem, birilerinin ADAMI olurlar. İsimler değişse de fikirler ve yapılanlar değişmez. Kendinize sorunuz, Devletin yaptığı cami de, Devletin bolca maaşlı memuru, neden sürekli bağış toplar? Bu bağışlar nereye gider? Kimin cebine gider? Kim hangi fikirleri yaymak için kullanır? Çıkar şimdi içimizden birileri hayır için kullanılıyor der. Biz onlardan bahsetmiyoruz güzel insan, biz yapılandan çok yapılmayandan bahsediyoruz. Takdir et ki, düşündüğün gibi olan az, diğer türlüsü daha fazla. Bir gün babam demiş Hoca Efendiye “Her Cuma para topluyorsunuz, Çatıyı yaptıracaktınız, kaç yıl oldu yaptırmıyorsunuz, bu paralar nereye gidiyor?” Hayır işlerinde kullanıyor der…? Hocamız arka bahçeden çıkardığı Mercedes le öğle yemeğine gider. Neyse!!! Hayır işi yahu…!!!

Genelleme yaptım, Genellemenin de haklı olduğunu biliyorum. Ne demişler, istisnalar kaideyi bozmaz. Maalesef bu istisnalar kötü değil de iyi istisnalar. Kaideyi bozmayan da kötü örnekler... İncelemenin başında Gaddar davranacağımı söylemiştim. Birilerini kızdırdıysak, lütfen kusura baksınlar. Olacaksanız Allah’ın KULU olunuz, İnsanların değil… Özgür düşünün. İnancınızı vicdanlarda yaşayınız. Cami de fotoğraf çektirmekle, inançlı olunmaz, unutmayınız.

Sağlıcakla kalınız!
Kitabı kesinlikle öneriyorum!
İyi okuma ve aydınlanmalar!!!
İnceleme için saatlerdir ne yazsam diye düşünüyorum. Aslında taslak hazırladım ama her düzenlememde, olmaz ya belki incelememin canı yolculuğa çıkmak ister ve belki bir mahkeme salonunda da 'şöyle güzelce dinleneyim' derse diye yazmaktan vazgeçiyorum. Yapılan incelemelerde zaten söylenebilecek her şey dile getirilmiş olduğundan ve ben de tekrara düşeceğimden, inceleme yapmaktan vazgeçip bir anı anlatmaya karar verdim.

BİR KIŞ MEVSİMİ EĞER BİR ELEKTRİK FATURASI

Senee; geçen sene, bir fatura geldi eve. Annem bana 'niye böyle gelmiş bu fatura?' diye sordu. Ben de 'ne biliyim anne yaa!' diyerek faturayı babama havale ettim. Babam da 'ben bunu bir koşu elektrik idaresine soruyum hele' diyerek konuyu kısa kesti.

Elektrik faturası düşük gelmişti, evet hem de çok düşük. Kışın normalde yüz liranın altına düşmeyen fatura yirmi küsür lira bir şeydi. Babam dediği gibi gitti, sordu, geldi. 'Ya dayı buraya hep faturamız yüksek diyen gelir, senin gibisine de ilk defa rastlıyoruz' demiş, görevli arkadaşlar. 'Gibisine kısmı, içerisinde enayi sıfatını da içeriyor muydu baba?' diye soramadım. 'Yanlışlık olmuşsa önümüzdeki ay düzelir' diyerek babamı savmışlar. Apartmandaki komşularımıza 'sizde de sıkıntı var mı?' diye sorduğumuzda ise hepsi faturalarının 'gayet normal' olduğunu söyledi. Bir de kaçak elektrik kullananlara sinkaflı küfür savurdu birkaçı.

Bir sonraki ay gelen yeni fatura da aynı şekilde olunca ki yirmi liranın da altına düşmüştü bu sefer, hem de kombiye ek olarak elektrikli sobayı yakmamıza rağmen. Babam 'yok yav kesin bir şeyler var' deyip, yine gitti, sordu, geldi. Bu sefer 'tamam dayı bir ekip göndereceğiz' deyip, başlarından savmışlar babamı yine. Ben tabi acaba ne söylediler babamın arkasından diye düşüncelerdeyim yine. Bekle ki gelsin, kontrol etsinler! Elektrik ustası olan bir komşumuzu çağırdık birkaç sefer. Her seferinde de sıkıntı olmadığını söyledi. Sonuncusunda 'Ya ne gurdalıyonuz abi, alemin doğrucu davutu bi siz misiniz! diyerek ibretlik bir yorumla 'beni bir daha çağırmayın' der gibiydi.

Sıkıntılı olan bir üçüncü fatura daha gelince babama yine yol göründü. Bu sefer gitti, sizin yapacağınız işe ... şeklinde sordu, teknik ekiple beraber geldi.

On iki dairelik apartmanımızın yedi dairesinde sıkıntı tespit edildi. Yani bizim dışımızdaki altı dairenin daha elektrik faturası üç ay boyunca düşük gelmiş. Biz bu üç fatura döneminde de komşulara her seferinde sorduk 'sıkıntı var mı?' diye. Üçünde de 'gayet normal' cevabını aldık. Evet aslında onlar hep doğru söylemiş. Onlara göre bir sıkıntı yoktu ortada. Elektrikçi komşumuzu söylemeye gerek var mı?

Şimdi gelelim tespite: On iki dairenin altısı için bu durum gayet normaldi. Oranladığımızda ise yüzde elli çıkması kaderin bir cilvesi miydi? Yoksa kaderimizi kendimiz mi yaratıyorduk?

Bu anlattıklarım keşke uydurma olsaydı. Malesef bunlar gerçek olduğu için Hacı Ağa'lar hep var oldu hep biz küçük dolandırıcılar nedeniyle. Haa bir de benim anneme cevaben 'ne biliyim ben ya!' örneğinde olduğu gibi umursamaz insanların olması nedeniyle.

Günümüzde Hacı Ağa'lar; Jet Fadıl, Çiftlikbank dombilisi gibi farklı adlar altında varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Ama bu isimler küçük. Esas dolandırıcılar bir milleti dolandıranlardır!

Dipnot: Altı güzide dairemizden iki tanesi doğalgaz saatlerinin üzerine mıknatıs benzeri bir şey koyuyorlar. Acaba çocuklarına Fen Bilgisi dersini uygulamalı öğretiyor olabilirler mi? Bir de eğitimde geri kaldığımız söylenir...
Hacı Aga'yı biz çok iyi tanıyoruz.

Her gün aramızda gezen, gezerken fiziki olarak varlıklarının farkına vardığımız fakat onları gerçekten de tanımadığımız için manevi olarak eksik düşüncelerde kaldığımız bir insan tiplemesi var bu kitapta. Namıdiğer Hacı Aga. Kimimiz şişman adam der, kimimiz sakallı adam der. Kimimiz uzun adam der, kimimiz ise ileri görüşlü adam der... Şimdi bu fiziki özelliklerden harici olarak bakılması gereken daha önemli mevzularımız var bizim de ülke olarak.

Herkesle samimi olup da gönüllerini dini sömürüyle kazanmaya çalışan, kendi çevresine uyum sağlamak adına insanların inançlarını öncül ve onlara yakınlaşma amacıyla bir sebep olarak kullanan, fiziki görüntüsünün altında masum ve inançlı fakat vicdani görüntüsünün altında şeytana bile taklalar attıran, ülkesindeki yağ santrallerinin hepsinden daha çok yağ çekmeyi kendine bir hayat felsefesi edinmiş, kendi hastalıklarını ve fiziki kusurlarını insanlara ajitasyon yapma yoluyla kullanıp kendisini acındırmayı bir hobi ve fetiş haline getirmiş, para konusunda şehvani bir zevk duymadan yaşayamayan -yaşamaya maruz bırakıldığında ise bir uyuşturucu müptelası gibi parasızlık krizine giren-, para nereden gelirse gelsin mübah sayan ve bu konuda elinden gelen her şeyi yapıp 5 vakit namaz yerine 5 vakit para felsefesini kendisine motto edinmiş bir karakterden bahsediyoruz burada. Sanki tam bir doğal seçilim yoluyla parayı elde etme araçlarının tümünün esirgenmeden tabiat tarafından tek bir kişide toplanması da aslında kendisinin ne referandum gibi halkın herhangi bir görüşünü alma gereği duyan bir sisteme ne de etrafındaki rütbeli insanların herhangi birisinin görüşlerini önemseme ihtiyacına gerek olduğunu gösteriyor.

Bir cümlesinde dine, mezhebe inandığını belirten, diğer bir cümlesinde ise haccı, namazı, orucu parayla satın alabilmenin mümkün olduğunu söyleyen ironizm felsefesinin kitabını yazmış önsözünde de bunların spoiler'ını aslında bu olayların başına geçmeden bir bir vermiş bir adam vardı karşımda. Ama bu adam neden bu kadar tanıdık geliyordu? Neden sanki her gün televizyonu açtığımda karşıma çıkan kişilerden biri gibi hissediyordum ben bu adamın dediklerini okurken? 1. kanal, 2. kanal, 3. kanal, 13. kanal, 25. kanal... O çıkınca sanki bize her yer Hacı Aga oluveriyordu. Hayat duruyordu. Parası olanın iki dünyada da kıçı kurtardığını özellikle de her misafirine söyleyen bu tipleme neden benim bu kadar da gözümün önünde kulaklarımı tırmalayan bir ses halinde canlandırmama sebep oluyordu? Yoksa sinestezi kavramı duyduğumuz siyasi seslerin dini bir huzur almak uğruna duyulan seslerle karıştırıldığı bir çorba çeşidi miydi?

Siyasete, misafirlik muhabbetlerine, yemek yeme kültürüne, dini ritüellere sadece cebini dolduran bir ticaret gözüyle bakan insandan topluma yön vermesi nasıl beklenebilirdi? Peki Allah birçok ayetinde tevazuyu ve alçak gönüllülüğü sevdiğini söylemiş olmasına rağmen, bu ayetlere inanıp iman ettiğini söyleyen biri namazda ya da takva kavramı dahilinde ön saflarda bulunması gerektiği yerde neden kendisiyle alakasız her yerde bulunmaktan, hep ön saflarda görünmekten ve önemli adam havalarına girmekten hoşlanmayı kendisine bir siyasi erek olarak edinirdi? Yoksa erek kelimesi kulağına hoş gelmeyip parayı bir ereksiyon malzemesi haline getirmekten mi hoşlanırdı bu tip insanlar?

Hacı Aga gibi dünyayı kazık atma pazarı olarak gören, para çalıntı ise parayı helal haline kolayca çevrilebildiğini papaz eriğini imam eriğine çevirme projesi misali savunma ve halkına tanıtma yeteneği gösteren, kendisine ait olmadığı halde paranın her türlü türevine göz koyan (belki şu an bitcoin'e bile girmiş olabilir), aynı zamanda da halkı yönetme konusunda oldukça keskin bir şeytani zekaya sahip olan güruhla yaşadığımızı hissederiz biz de bazen. Tamam tamam, bazen değil her gün hissettiğimizi ben de biliyorum. Televizyon denen medyanın maske malzemesi haline gelmiş kutuda her gün gözümüzü palmiye ağaçları ve denizin sakin dalgaları eşliğinde açmak varken birilerine atıp tutan fakat atıp tutmalarının eşliğinde gelen hırsızlıklar, yolsuzluklar, çıkar ve rütbe çatışmaları, kibir ustalıkları ve her türlü para aklama mevzuları bize hiç ama hiç yabancı değil.

Sizin hayatınızın nasıl ilerleyebildiğine, bu niceliksel olarak bize pozitif sunulmaya çalışan fakat nitelikte aslında negatiflerin kralını oynayan Hayvan Çiftliği misali sayıların gözünüze sokulduğu, bir insan üzerinden bir ülkeyi yöneten insana nasıl tümevarım yapabileceğinizi anlayabileceğiniz bir distopyadır Hacı Aga. Gelecekte ise onların sayılarının artıp artmaması tamamen altında onu yücelten, ona tapıp bir şirk misali ona koşan halkın kendilerinin ve potansiyellerinin farkındalığında olmaya başlayıp da internetten kendi çıkarları haricindeki rakamların, vergilerin artmasına "Bu işe bir dur diyelim." diye yazmasıyla değil de eğitimsel, zihinsel, psikolojik, sosyolojik ve buraya bir çok -ojik ekiyle devam edebileceğimiz konularda bir sorgulama kültürü edinmesiyle gerçekleşecektir diye düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sadık Hidayet
Unvan:
Düzyazı ve kısa hikaye yazarı
Doğum:
Tahran, 17 Şubat 1903
Ölüm:
Paris, 9 Nisan 1951
Sadık Hidayet (Farsça صادق هدایت) ‎ (17 Şubat 1903 Tahran - 9 Nisan 1951 Paris), Modern İran Edebiyatı'nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.
İlk hikâyelerini Paris'teyken yazdı. 1936'da Hindistan'a giderek Sanskritçe öğrendi. Buradayken Budizm'i inceledi ve Buda'nın kimi yazılarını Farsça'ya çevirdi.
Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.
Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun su-i istimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de, çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.
Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur.
Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.
Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."
Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür.

Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır.
Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır.

Yazar istatistikleri

  • 406 okur beğendi.
  • 4.093 okur okudu.
  • 76 okur okuyor.
  • 2.252 okur okuyacak.
  • 61 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları