Sunay Akın

Sunay Akın

8.2/10
1.283 Kişi
·
4.020
Okunma
·
673
Beğeni
·
11.094
Gösterim
Adı:
Sunay Akın
Tam adı:
Şükrü Sunay Akın
Unvan:
Türk Şair, Yazar, Gazeteci, Araştırmacı, Tiyatro Oyuncusu
Doğum:
Trabzon, Maçka, 12 Eylül 1962
Şükrü Sunay Akın (d. 12 Eylül 1962), şair, yazar, gazeteci, araştırmacı, tiyatro oyuncusu.

12 Eylül 1962 tarihinde Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu (bu yüzden 18 yaşından beri doğum gününü kutlamamaktadır). Ailesi, onun daha iyi eğitim görebilmesi için, 10 yaşındayken İstanbul'a taşındı. Lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı.İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu.

İlk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri "hava muhalefeti" nedeniyle kayıptır!.. 1984 yılında yayınlanan ilk şiiri de bir sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatır! İlk şiir kitabı 1989'da "Makiler" adıyla yayınlanır. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya'nın koyduğu bu kitabı "Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı" izler.

1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü Makiler şiiri ile kazandı.

Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli'nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 5 yıl boyunca hem ders verdi hem ders aldı. Bu deneyimin de yardımıyla, tek kişilik oyunlar hazırlayıp oynamaya başladı. Türkiye'nin çok sayıda merkezinde ve yurtdışında (Frankfurt, Nürnberg, Londra) sayısız kez tek kişilik oyunlarını sergiledi. Halen Sunay Bey Tarihi adlı gösterisini sunmaya devam etmektedir.

23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi'ni Göztepe, İstanbul'da ailesine ait dört katlı tarihi bir konakta açtı. Müze, Türkiye'de türünün ilk ve tek örneği olup, Avrupa Konseyi'ne bağlı Avrupa Müze Forumu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olanAvrupa Yılın Müzesi Ödülü'ne 2010 yılı için aday olmuştur.

TRT 2 ve CNN Türk'de "Stüdyo İstanbul", "İzler", "Akşama Doğru", "5N 1K" gibi kültür sanat programları ve belgeseller hazırlayan, katkıda bulunan Sunay Akın, TV 8'de de "Gezgin Korkuluk" ve Ramazan Ayı boyunca Mahya Işıkları adlı programı hazırlayıp sundu.

Yaşam Radyo, Radyo Kent, Best FM'de radyo programları yaptı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi. Atv'de Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu ve Nebil Özgentürk ile birlikte Yaşamdan Dakikalar adlı uzun soluklu bir televizyon programını halen yapmaktadır.

Şu an Skyturk360 isimli kanal'da her cumartesi yayınlanan "Hayat Deyince" programını sunmaktadır.
90 – 60 – 90’ı herkes bilir, elbetteki vücut ölçüleri. Bir de 200 – 70 – 60 var. Unutmayın buda tabut ölçüleri..
Atatürk'e ve Türkçeye saldırma gereği hissedenler kimlerdir? Bu sorunun yanıtı da Atatürk'ün şu sözündedir:"Dinden maddi çıkar temin eden kimseler, menfur kimselerdir. Işte biz, bu vaziyete muhalifiz ve buna müsade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir."
"Giydikçe açılır" diyen tezgahtar, "uzadıkça şekil alır" diyen Kuaför ve "zamanla unutursun" diyen arkadaş; Bunların hepsi aynı örgüte üye.
Eğer inceldiği yerden kopmasına izin vermezsen, gün gelir en sağlam yerinden kopar. Canın yanar, canını yakar.
Müzecilik konusunda sağlıklı adımlar atmamış bir ülke, Alzheimer hastalığına yakalanmış bir insan gibidir.
Sunay Akın
Sayfa 168 - Türkiye İş Bankası - 2016
Uçaklar gelecekmiş
Korkum yok benim
Kağıt gemilerim
Kurşun askerlerim hazır
Hem bunlar bozulursa
Babam yenilerini alır.
Sunay Akın
Sayfa 3 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Bizim ülkemizde devleti soyanların, dolandıranların heykellerini kapının önüne dikmeye kalksak, içeri girmeye yer kalmayacağı konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum!
Sunay Akın
Sayfa 19 - Türkiye İş Bankası - 2016
Tıpkı sevilmeyen bir öğretmen gibiydi kalbim... Parmak kaldıranlara inat, hep dersten anlamayanları seçti.
Cemal Süreya'nın, hakkında "Her gün, düşünüyorum, yarın ne yapacak, ne diyecek diye." dediği adamdır Sunay Akın.

Yani bir düşünün, sizi her gün düşünen ve ne yapacağınız hakkında merak içerisinde olan bir Cemal Süreya var. Eliniz ayağınıza dolaşırdı belki kim bilir? Üniversiteye hazırlanan ya da okul birincisi olmak için çabalayan bir gencin yakalamak için çabaladığı nesnel başarıdan ne farkı var peki Sunay Akın'ın yazım tarzının?

Anı defterine bir şeyler karalayan yağmur damlacıkları, dağın ardından kentin ilk gökdeleni görününce yüreklerindeki telaşı duyulan mısır tarlaları, savaş gemilerinin artık geçmediğini unutan iskelelerin altına sığınmış denizler, batmak üzere olan gemide herkes panik içindeyken iplerinin çözülmesine sevinen bir filika... Bunlar nasıl kişileştirmelerdir? Cemal Süreya boşuna meraklanmamış bence Sunay Akın hakkında.

İnsanların bir türlü farkına varamadığı bir güzellik olan yalnızlığı Sunay Akın nesnelere sanki doğuştan bir yetenek gibi görünecek şekilde gerekli mesajları yerine ulaştırmak üzere yüklemeyi başarmış. Çağdaş tüketim kültürü üstü kapalı bir anlatımla harika bir şekilde eleştirilmiş. Epey naif bir şekilde kimseyi kırmadan çağdaş rahatsızlıklarını dile getirmiş sayın Akın.

Zaten artık geçmişte kalan acılarımız bile o değerli yalnızlıklarının bu kadar farkındalığında olarak yaşayabiliyorken, modern acılar kim oluyormuş ki onların yanında?
Yazarın okuduğum ilk “şiir” kitabı. Ben çok beğendim aslında yazarın tarzını beğeniyorum belirli bir uyak düzenine uymadan kelimelerle oynayarak yazıyor, cümlelerin içine yuvarladığı anlamı seviyorum ben (Balıkla Deniz tutmaya gitmek vs..). Adı gibi içi de hüzün dolu bir kitap..

Nazım Hikmet,
Can Yücel,
Atillâ İlhan,
Cemal Süreya,
Edip Cansever,
Orhan Veli...
Bu şairlere de şiirsel bir atıfta bulunuyor,en güzel sayfaydı diyebilirim... Sevgiyle kalın.


Bilmeyenler için şöyle küçük bir alıntı paylaşayım; ( ben de bilmiyordum^^)

Sunay Akın ilk şiirini 9 yaşında meteoroloji müdürlüğünde çalışan bir memurun kızına yazar. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar. Mahsusçuktan!?
Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra bir Şairdir artık.Çocukluğunun geçtiği Trabzona gittiğinde sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri hava muhalefeti nedeniyle kayıptır.
Sunay Akın’ın keyifli bir kitabını okumaktan ziyade sanki karşı karşıya oturuyormuşuz da Sunay Akın’ın o bildiğimiz keyifli sohbetlerinden birini dinliyormuşum gibiydi. Kitabın başında Sunay Akın bizi Çanakkale’den yolculuğa çıkarıyor, Çanakkale Savaşı’nın hiç bilmediğimiz (neden, nasıl hatta niye bilmiyoruz diye de düşündürüyor) arkada kalmış anekdotları ile anlatmaya başlıyor ve Gezi Parkı’na kadar getiriyor oradan da Japonya’ya, Japonya’da Atatürk’ün yapımına destek olduğu camiye kadar götürüyor bizi. Tarihte bildiğimiz büyük ve önemli olayların içindeki, arkasındaki bilmediğimiz, kimine göre küçük olan ama aslında büyük olan olayları anlatması, anlattığı olayların da bölüm içinde birbirinden alakasız olan bir başka olayı içindeki objeler ile, olgular ile Sunay Akın’ın birbirine bağlaması ve finallerindeki son cümleleri ise şaşırtıcı derecede güzeldi. O kadar güzel ve iyiydi ki, kimisi şaşkınlık, kimisi hüzün, kimisi de güldürüyordu ama şöyle bir gerçek vardı ki her bir sayfasında Sunay Akın bir şeyler öğretti.

Kimler veya neler yok ki bölümlerin içinde, Rıfat Ilgaz’dan Sabahattin Ali’ye, Nazım Hikmet’ten Atatürk’e, The Yellow Kid’ten Ramazan Ayı mahyalarına, Tolstoy’dan Zeki Üngör’e, Mimar Sinan’dan Cervantes’e, Çanakkale’den ise Gezi Parkı’na. Kitabın en güzel kısmı da benzer iki farklı olayı aslında yukarıda da dediğim gibi birbirinden alakasız iki olayı, zaman ve mekan farkı uç noktalarda olmasına rağmen içindeki herhangi bir obje ya da olgu ile Sunay Akın’ın onları birbirine bağlaması ve sonunda da kendi yorumunu katması hatta bu benzerlikler üzerinden ürettiği senaryolara inanmamak elde değil, ürettiği senaryolarda ise az da olsa o kişileri sanki yaşanmış bir olay gibi konuşturması kitabın kalitesini, Sunay Akın’ın zekasına hayran bıraktırdı. Mesela bir bölümde bir kişiyi okuyoruz ve bu kişiyi hiç tanımıyoruz hiç de duymadık ama o kişi aslında ya bizim çok bildiğimiz bir kişi olduğunu sonradan öğreniyoruz ya da çok bildiğimiz bir kişinin babası filan olduğunu öğreniyoruz, işte bu bölümlerde Sunay Akın fazlası ile okurunu şaşırtabiliyor.

Gördüğümüz eskimiş hatta biraz da kırılmış, hırpalanmış yıpranmış bir oyuncağın daha doğrusu çoğu nesnenin hikâyesi biz insanların ilgisini çeker ve bunları da Sunay Akın’dan okumak benim için ilkti, bu hikâyeleri ve diğer anekdotları Sunay Akın bizlere tarihten notlarla anlatıyor ama bazı incelemelerde bu kısımlar için herhangi bir kaynak verilmediği belirtilmiş ama aksine kaynak verilmesi gereken her kısımda Sunay Akın zaten paragraf içinde kaynaklarını belirtiyor yani kaynak olması gerekip de kaynaksız hiçbir şey yok, sanırsam arkadaşlar dipnot şeklinde kaynak göremediği için paragraf içindeki bu kaynakları okurken gözlerinden kaçırmışlar, zaten böyle bir eksikliği hiç yapmayacak kişilerin en başındadır Sunay Akın. Kitap içinde tabii ki de Oyuncak Müzesi gibi bir ilke Sunay Akın kendi görüşlerini yaşadıklarını da belirtiyor ve Oyuncak Müzesi gibi bir ilkin ülkemizde olması ve bu ilkimizin de zorluklar yaşaması şüphesiz yine bizim ülkemizin bir başka ilkidir.

Kitap içindeki birkaç tane olan baba-oğul kısımlarında nedense aklıma hep “Bir Küçücük Aslancık Varmış” şarkısını getirdi, bu şarkıyı küçüklüğümden beri her dinlediğimde hüzünlenir, Aslan Kral animasyon filminin de etkisinden olacak ki içimde buruk bir hava bırakır,

https://www.youtube.com/watch?v=tom1umgiL50
Sunay Akın’ın ilk okuduğum kitabı:)…
Birkaç ay önce haberlerde İstanbul Oyuncak Müzesinin tanıtımını izlerken Sunay Akın’ın ‘’Oyuncakları çocuklarının hayalleri çoğalsın diye değil de oyalansın diye alan anne babalara..’’ diye başlayan cümlesi ile ilk defa tanıdım yazarı. Açıkçası bir şair tarafınca açılan bir oyuncak müzesi fazlasıyla ilgimi çekti. Tabii kitaplarını okumadan gitmek istemedim müzeye.

Çocukların küçücük dünyalarına bu kadar değer veren birinin elbette hayvansever olması kaçınılmazdı ki kitabı okurken hiç de şaşırmadım. İstanbul’da Bir Zürafa kitabında her kısmı ayrı bir hayvan ekseninde birleştirilmiş farklı hikaye ve denemelerden oluşuyor. Zürafa, geyik, denizatı, fok, aslan, leylek, deve, pelikan, papağan…Bu hayvanlarla ilgili bazı biyolojık bilgiler dışında tarihi, coğrafi, edebi bir çok bilgİ. Şiirler, şairler....Yazarlar, ressamlar…İdeolojık tenkitler…. Hüzün...İsyan.. Vefa…Aşk…Özlem…Her şey.. Ve hepsi de kendine has elit bir tarzla işlenmiş.

Kitap öylesine bilgi dolu ki bilgi katmayan tek paragraf yok diyebilirim. Hatta kitabı okurken ilk baktığım ve merak ettiğim yazarın yaşı oldu, çünkü bu kadar bilgi için ne kadar dolu yaşansa da –araştırmacı yazar da olsa- seneler gerekli diye düşünürken yaşını görünce gerçekten çok şaşırdım.

Konuların farklılığı da okuyucuyu sıkmıyor. Bilmediğim o kadar çok şey okudum ki. Mesela; bir zamanlar Kız Kulesi'ni Sunay AKIN’ın Şiir Cumhuriyeti ilan ettiğini ve şiir akşamları düzenlediğini, Che Guevara’nın bir zamanlar tıp öğrencisi olduğunu, Sezai Karakoç’un aynı zamanda yarışlara katılan bir at jokeyi olduğunu , Orhan Veli’nin şüpheli görünen ölümü üzerine yapılan otopsi öncesi elbisesinden çıkan şiiri, Cemal Süreya’nın hastanede yatan eşine her ayrı gün için gönderdiği mektupları… gibi.

Eleştirmek değil belki de ama kitabın zorlandığım kısmı şu ki; paragraftan paragrafa, farklı konulara geçişi çok ani olduğu için muhtemel anlayamadığımdan aynı cümleleri tekrar tekrar okudum. Yani kalabalık ortamda yoğun vakitlerde okunmamalı bence. Gerçi sakin ve sessiz ortam ve zamanda da denedim. Ancak sayfaları tekrar okumadan tam oturtamadım çünkü çok yoğun bilgi paylaşımı var ne kadar edebi bilgilerle süslense de.

Son olarak dikkatimi çeken ise, kendi siması ve kalemi gibi yumuşacık huzurlu kelimelerle ilerlerken, ideolojik eleştirilerine geldiğinde beklenmedik şekilde kelimelerin sertleşmesi ve görünmez bir kapının aniden kapandığı hissini vermesi …..
Veee.. AY HIRSIZI kitabına başlıyorum:)...
Sunay Akın'ı dinleyenler bu üslubu tanır.Kendisi çok güzel konuşur ve çok güzel yazar.Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere içindeki denemelerin tamamı bir ayakkabı hikayesidir.Bu metinlerde birbirinden güzel insanların birbirinden güzel hatıralarını okuyabilirsiniz.Bu hatıraların tek ortak noktası ise ayakkabılarıdır.Hayat yolunda seyahat eden birer yolcu olarak hangimiz için ayakkabılar önemsiz ki.Sizde birgün ayakkabılar,hayatlar,insanlar üzerine bir kitap ararsanız aklınızda bulunsun.
Yıl 2009, annem ile oturmuşuz bir gece vakti, Beyaz Show izliyoruz. Bir şair/yazar varmış konuğu. Hiç de duymuş değilim adını, sözde kitapseverim ya nasıl duymam demek ki çok da iyi yazar değilmiş diyorum. Sevgili Sunay Bey Kız Kulesini çok severmiş;
("Boğaz'dan geçen gemilere
engel olmasın diye
İstanbul'un saçlarını toplayan
beyaz bir tokadır Kız Kulesi" dediğini ve Kız Kulesi isimli bir şiiri olduğunu da çok sonra öğrenecektim.) Beyaz da ona sürpriz yapmak için Kız Kulesinin ışıklarını yakıp söndürüyor "Istanbul'un en güzel kızı sizin için göz kırpıyor bugün Sunay Bey" diyerek. Sunay Akın'dan gelen cevap ise; "Ben eşimi evde oturmuş beni izliyor sanıyordum, meğer Kız Kulesinde imiş." Yahu, dedim, anne kimmiş bu adam bi bakalım.

Karşıma çıkan ilk dizeler ile birlikte hayranlığım başladı. Okudukça, onun dünyasını keşfe çıktıkça katlanarak arttı hayranlığım. Kitapları yetmiyor, kendi beğendiğim sözlerini dosyalarda topluyor, çıktısını alıyor ve yanımda taşıyordum. Gerçi taşımama da gerek yoktu, ezberlemiştim hepsini. Hâlâ bilirim büyük çoğunluğunu o dizelerin.

Çok derin dizeler. Çok anlamlı. Hızlıca okunabilen ama kesinlikle sindire sindire okununca büyük bir şok etkisi yaratan dizeler bunlar. Beyni çok farklı ve çok özel çalışıyor Sunay Akın'ın. Öyle güzel ve öyle özel bağlantılar kurabiliyor ki hiç alakasız olaylar arasında, şaşırmaktan başka şansı kalmıyor insanın. Oyuncak Müzelerini saymıyorum bile. Ve hazırlık aşamasında olduğu nice muhteşem projeyi. Idolum olarak anlatmıştım lisedeyken bir sunumda kendisini. Hayranlığımı nasıl dile getirdiysem artık, bir arkadaşımın büyük uğraşlar sonucu kilometrelerce uzaktan getirttiği muhteşem hediyesi ile almıştım ödülümü; https://i.hizliresim.com/oOoVER.jpg

Aradan yıllar geçti, bir gece vakti, üstelik bu aralar pek kitap okuyamaz ve inceleme yazamazken neden yazıyorum bunları? Neden anlatıyorum? Kendim de bilmiyorum belki de. Belki de kapı eşiğine tek başımıza zor sığsak bile yalnız olmadığımızı, sevdiğimiz şairler ve yazarların ve sevdiğimiz onca şiir ve hikayenin bizle olduğunu hatırlamaya ihtiyacım vardı. Bazı şeylerin değişmeyeceğini, hep çocuk kalmamız gerektiğini haykırmaya belki de. Ben de bilmiyorum. Bilmek istiyor muyum? Onu da bilmiyorum.
Sunay Akın benim için çok önemli bir insandır. Bana Nazım Hikmet'i tanıtan ve sevdiren kişidir kendisi. Kendisinin bir programına 'göz misafiri' olmuştum. Olayları anlatım şekli insanı hem cezbediyor hem de merak unsurunu körüklüyordu. Zaten bir insan, hal ve tavırlarından; konuşmasından, oturmasından, kalkmasından ve verdiği tepkilerden nasıl bir kişilikte olduğunu az çok açığa vurur. Bilgili bir insanda da bu durum aynıdır. O kişiye şöyle bir baktığınızda bilgili ve kültürlü bir birey olduğunu anlarsınız. Sunay Akın da benim için o türden biridir.

Ay Hırsızı'nda da bunu kanıtlamıştır kendisi. Birbirinden ilginç onlarca araştırma yazısından oluşuyor kitap. Araştırma yazısı diyorum çünkü yazılanlar tarihe detaylı bir bakış ile bakılarak elde edilen bilgilerden oluşuyor. Bu bölümlerin (Kırk dokuz bölümden oluşuyor kitap) tümünün ortak yönü Ay ve uzay. Mesela şöyle bir başlık var: Ay'a İlk İnsanı Biz Gizledik. Şahsen en sevdiğim bölüm olan bu bölüm bizlere öyle çok şey anlatıyor ki, Ay'a gerçekten de ilk insanı bizlerin -Türklerin- yerleştirdiğini anlıyorsunuz. Onun haricinde Enver Paşa'nın uçakla kaç kez düştüğünü, II. Mehmed'in kütüphanelere verdiği önemi ve onun hakkında yanlış bilinenleri, Nazım Hikmet ile uzaylıların alakasını ve daha nice şeyleri öğreniyorsunuz.

Gerçekten de Sunay Akın, insanın dikkatini çekmeyi çok iyi başaran bir yazar. Yazdıkları en normal konuda bile olsa, yazım dili olsun, anlatım tarzı olsun onu farklılaştırıyor; yeni bir yazım biçimi ortaya çıkarıyor: Sunay Akın'ca dili. Yazım dili insanı kendisine öylesine çekiyor ki, bir sohbet havasında okuyorsunuz kitabı. Sanki Sunay Akın ile oturmuşsunuz bir kafede, sohbet ediyorsunuz. Öylesine samimi ve sıcak bir dil kullanıyor.

Sunay Akın'ın dikkat çektiği konuların başında da oyuncaklar geliyor. Bir çocuk için oyuncak nedir? Bir oyalama aracı mı, yoksa onun hayal gücüne katkı sağlayan bir etmen mi? Oyuncak bir oyalama aracından daha fazlası, çocuğun hayal gücünü artıran bir araçtır. O bildiğimiz 'oyuncak kavramının dışında' olan tabletleri bile çocuklarımızı oyalasın diye onların önüne koyduğumuz çağımızda bu elbette ki kimilerine göre komik bir konu. Dikkat edin, oyuncakların dahi çocukları oyalama gibi bir amacı yok iken, 'oyuncak olmayan' tabletlerle oyalamaya çalışıyoruz çocuklarımızı. Adeta onların geleceklerini, istemesek de ellerinden alıyoruz bilmeden. İşte buna dikkat çekiyor Akın. Hayır tabletlere değil, oyuncakların önemine. Tarihteki çeşitli oyuncaklara da kitabının kimi yerlerinde mercek tutan Akın, oyuncağın önemini vurguluyor çocuklar için: Oyuncak asla bir oyalama aracı değildir. Onların ufkunu genişleten nesnelerdir.

Müzelerin önemine dikkat çekiyor. Müze kavramının bir toplumun kritik noktalarından biri olduğunu söylüyor. Özellikle içinde bulunduğumuz modern çağda kültür kavramının dahi internetten hazır olarak alınılmaya çalışıldığını biliyoruz. Hazır bilgi ya da başka bir deyişle hap bilgi dediğimiz kavram ile de kültür başta olmak üzere, birçok alanda bir 'bilgi saptırılmasının' söz konusu olduğunun da farkındayız. Hal böyle olunca müzeler devreye giriyor. Geçmişi ve kültürü müzelerden öğrenmek aslında büyük bir avantajdır. Bakın, bu sadece müzeye gidip, oradaki nesnelere bakmak değildir. Müzeye gitme kavramı çok geniş bir kavramdır. Müzeye giderken yolda duyulan merak, bu merak sonucunda kurulan hayaller, müzeye girildiğinde duyulan heyecan, müzedeki nezih ortam, müzede tarihi yaşayarak öğrenme imkanını kazanma, öğrenilecek bir sürü bilgi ve daha neler neler. Düşünsenize, hem yürüyerek spor yapmış oluyorsunuz hem de bilgilerinizi artırıyorsunuz. Ne büyük avantaj!

Sunay Akın gerçekten de okunması gereken bir yazar. Kendisinin bu kitabı kitaplığımda yıllardır beklerdi de yüzüne bakmazdım; kendisini tanımadığım için. Siz siz olun benim yaptığım hataya düşmeyin; bir yerlerde Sunay Akın ismini gördüğünüzde hemen gidin oraya. Kitabı, programı veya bir videosu olsun araştırın onu. Kendisi gerçekten de bilgi saçan bir insan. Şahsen onu gördükçe enerji doluyor içim. Bunu başaran nadir insanlardan biri Sunay Akın.
Malesef bu kitabı diğeri kadar beğenmedim.Sanırım içeriği ilgimi çekmedi.Kitaptaki denemelerde ismine uygun olarak ay,uzay,gökyüzü kavramları üzerinde durulmuş. Ben bu konudaki merakımı lise yıllarında gidermiştim.Bu sebepten etkilenmedim. Ama bir anne olarak oyuncak müzesi için ve oyuncakların güzel hikayeleri için yazara çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum.
Sunay Akın'ın yazdığı kitaplara son dönemlerde inceleme yazmak benim için daha zor bir hal aldı.Yakın zamanda, MSM'de kitapta bulunan hikayelerin bazılarını anlattığı geldi gözümün önüne okurken.

Kendisinin farklı bir tarzı vardır,okuyanlar bilir. “Çırak ustayı sollamazsa sanat ölür, hatalı sollarsa çırak ölür.” mantığında olduğu için, böyle güzel objeler yerleştirir hikayelerine,sevdirmek ve yaşatmak adına.

Kendisi satranç sever, çünkü ''Bilgi ile hamle yapılır.'' der. Dolayısıyla bu kitapta dama oynayarak gelinen, öyle rastgele hikayeler yok.Tatlı,tatlı anlatır bazen bunun o olayla ne alakası var diye düşünürsünüz, ancak ne alakası olduğunu en sonunda anlarsınız hemde bir daha unutmayacak şekilde anlarsınız.

Bu kitapta nitelikli bir araştırmanın ürünüdür yine...Denizi çok sevdiği ve kız kulesine de aşık olduğu için önce denizcilerimizden bahsetmiş,tabi çoğu unutuldu gitti.Nejat Anday mesela ya da Hüseyin İnkaya,Selami Özben,Ulvi Erhazar,Hasan Yumuk,Berç Yenvart Akdeniz.

Masallara,oyuncaklara gelir sonra. Jules Verne'den tut,Hans Christian Andersen'e kadar. Ne bu çoçuk kitabı mı? Yok canım böyle anlatır o tarihi. Oyuncakların,masalların hikayesi bir bakmışsınız Çanakkale savaşından çıkmış.
Kumbaranın bile bir tarihi olduğunu öğrenirsiniz.Turna kuşundan girer,Abdulhamid'e, oradan Atom Bombasına getirir konuyu.

Ve her yerde olduğu gibi bu kitabında da çocuğun hayallerinin gelişmesinde ki en büyük faktörlerden birinin yine oyuncak olduğunu anlatır.
Kitapta anlatılan bazı konular bunlar,kesinlikle bilgi katacak bir eser okura kısacası.

Fakat iş ne zaman Deniz'e gelse benim aklıma ''Dumlupınar'' gelir.İncelemeyi yazarken yanlış bilgi vermemek adına,''Dumlupınar'' hikayesi hangi kitabındaymış bakayım dedim.''İstanbul'da Bir Zürafa'' kitabının hemen girişinde 5.sayfa orada ki adı ''Yaralı Balina.'' Çok sevdiğim bir hikaye olduğu için ve bu kitap bana tekrardan anımsattığı için izlemek isteyen olursa diye paylaşmak istiyorum.

https://youtu.be/oHefZUj1F4I
Sunay Akın gerçekten bilgisini, kültürünü güzel bir üslupla bizlere sunuyor. Tıpkı bir cümbüş gibi...
Kitabın içeriği farklı başlıklarla, deneme tarzı yazılardan oluşmuş. Yazar öyle bir anlatıyor ki sanki rüya gibi içinde yolculuklara dalıyorsunuz. Mesela birini anlatıyor anlatıyor sonrasında bom! Bu aslında sizinde bildiğiniz şu sanatçıdır diyor. Bir başlığın altında olaydan olaya atlıyor, biz nerden geldik buraya dedirtebiliyor. Ama buna rağmen hiçbir şekilde sıkmadan keyifli bir şekilde okuyorsunuz.
İçlerinde bir ayakkabı, potin, pabuç, ayakkabı boyacısından çok daha fazlasının olduğu bu kitap sizi zamanda ve evrende yolculuğa çıkarıyor. Bir bakıyorsunuz Padişah Abdülazizle Avrupa'da sergidesiniz ya da Neil Armstrong'la Ay'dasınız. Edebiyatçılarımızın, Yeşilçam yıldızlarımızın, ressamların dünyasından kesitlere konuk oluyoruz.
Bu okuduğum ilk Sunay Akın kitabı olabilir ama sonuncusu olmayacağına eminim. Hepinize iyi okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sunay Akın
Tam adı:
Şükrü Sunay Akın
Unvan:
Türk Şair, Yazar, Gazeteci, Araştırmacı, Tiyatro Oyuncusu
Doğum:
Trabzon, Maçka, 12 Eylül 1962
Şükrü Sunay Akın (d. 12 Eylül 1962), şair, yazar, gazeteci, araştırmacı, tiyatro oyuncusu.

12 Eylül 1962 tarihinde Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu (bu yüzden 18 yaşından beri doğum gününü kutlamamaktadır). Ailesi, onun daha iyi eğitim görebilmesi için, 10 yaşındayken İstanbul'a taşındı. Lise öğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı.İstanbul Üniversitesi Fizik Coğrafya Bölümü'nden mezun oldu.

İlk şiirini, Meteoroloji Müdürlüğü'nde çalışan bir memurun kızına yazar. Henüz 9 yaşındadır. Kızın isminin baş harflerinin dizelerini oluşturduğu şiiri, evlerinin terasında bulunan odunluk kapısının iç kısmına yazar. Kız, balkona geldiğinde odunluğun kapısını açar mahsusçuktan!. Ama şiir kızın gözüne hiçbir zaman takılmaz. Sunay Akın yıllar sonra (ki bir şairdir artık) çocukluğunun geçtiği Trabzon'a gittiğinde, sert geçen bir kışta, içindeki odunlarla birlikte kapının da sökülüp yakıldığını öğrenir. Şairin ilk şiiri "hava muhalefeti" nedeniyle kayıptır!.. 1984 yılında yayınlanan ilk şiiri de bir sobanın içinde kütürdeyen odunu anlatır! İlk şiir kitabı 1989'da "Makiler" adıyla yayınlanır. Arkadaşlarıyla birlikte 1989'da Yeni Yaprak şiir dergisini ardından, 1990 yılında da Olmaz adlı şiir dergisini çıkardı. Adını Cemal Süreyya'nın koyduğu bu kitabı "Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı" izler.

1987 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü Noktalı Virgül adlı dosyasıyla aldı. 1990 yılında ise Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nü Makiler şiiri ile kazandı.

Anlık ilhamlara dayanan ve genellikle kısa olan şiirleri, Orhan Veli'nin şiirindeki bazı özelikleri günümüzde sürdüren bir yapıya sahiptir. Ayrıca, bu tür şiirlerde genellikle rastlanmayan, yumuşak, lirik bir tonu vardır. Şiirlerinde özellikle ince yergi ögelerini kullanmadaki rahatlığı ile dikkat çeker. Cemal Süreya'nın etkisinde sürdürdüğü şiirlerde, dil oyunlarına dayalı yoğun bir alaycılık ve şaşırtma; çocuklar ve hüzünle birlikte şairin ilgi ve duyarlılığını göstermektedir.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders verdi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 5 yıl boyunca hem ders verdi hem ders aldı. Bu deneyimin de yardımıyla, tek kişilik oyunlar hazırlayıp oynamaya başladı. Türkiye'nin çok sayıda merkezinde ve yurtdışında (Frankfurt, Nürnberg, Londra) sayısız kez tek kişilik oyunlarını sergiledi. Halen Sunay Bey Tarihi adlı gösterisini sunmaya devam etmektedir.

23 Nisan 2005 tarihinde 11 yıldır dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla, yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi'ni Göztepe, İstanbul'da ailesine ait dört katlı tarihi bir konakta açtı. Müze, Türkiye'de türünün ilk ve tek örneği olup, Avrupa Konseyi'ne bağlı Avrupa Müze Forumu (European Museum Forum) tarafından verilmekte olanAvrupa Yılın Müzesi Ödülü'ne 2010 yılı için aday olmuştur.

TRT 2 ve CNN Türk'de "Stüdyo İstanbul", "İzler", "Akşama Doğru", "5N 1K" gibi kültür sanat programları ve belgeseller hazırlayan, katkıda bulunan Sunay Akın, TV 8'de de "Gezgin Korkuluk" ve Ramazan Ayı boyunca Mahya Işıkları adlı programı hazırlayıp sundu.

Yaşam Radyo, Radyo Kent, Best FM'de radyo programları yaptı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi. Atv'de Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu ve Nebil Özgentürk ile birlikte Yaşamdan Dakikalar adlı uzun soluklu bir televizyon programını halen yapmaktadır.

Şu an Skyturk360 isimli kanal'da her cumartesi yayınlanan "Hayat Deyince" programını sunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 673 okur beğendi.
  • 4.020 okur okudu.
  • 83 okur okuyor.
  • 1.364 okur okuyacak.
  • 27 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları