Ahmet Sarı

Ahmet Sarı

YazarÇevirmen
7.8/10
61 Kişi
·
195
Okunma
·
24
Beğeni
·
1.914
Gösterim
Adı:
Ahmet Sarı
Tam adı:
Doç. Dr. Ahmet Sarı
Unvan:
Türk Akademisyen, Şair, Yazar
''Doç. Dr. Ahmet SARI'' Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisidir. Şiir, öykü, roman ve akademik kitaplar kaleme almaktadır. Ahmet Sarı, 07.09.1970 Düsseldorf / Almanya doğumludur. Eğitimini memleketi Erzurum'da tamamlamış olup, yine aynı zamanda aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

1993 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesinde Lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1995'de Yüksek Lisansını, 1996'da da yine aynı üniversitede doktorasını tamamlamıştır. 2005'de yardımcı doçentliğe, 2011'de de doçentliğe yükselmiştir.
Pamuk Prenses kötü kalpli üvey annesinden kaçmış, fakat kadın kimliğinden kaçamamıştır. Kadınlık şablonuna göre eğitilen ve şekillenen Pamuk Prenses'in aciz ve güçsüz bir kimlik olarak onu koruyacak güçlü bir erkeğe gereksinimi vardır.
(...) mitoslar kendilerini sembol dili aracılığıyla ifade eden, geçmiş zaman bilgelikleri ve özdeyişleridir. Erich Fromm, Kırmızı Şapkalı Kız masalında kadın ve erkek arasındaki çatışmayı görür. Kırmızı Şapkalı Kız'ın masaldaki sembolik anlamı 'adet görme' ile bağlantılandırılır. 'Küçük kız artık yetişkin bir kız olmuştur ve cinselliği ile karşı karşıyadır. "Yoldan sapma" ve "şişeyi kırmama" ikazları, cinselliğin tehlikesine ve namusa, namusun yitirilmesine işaret etmektedir.
"Her şair bir böcekbilimcidir. Dünyada bir lanetli beden gibi yaşamanın kurallarından biridir bu. Şair de böcek gibi bir sürüngendir. Havasız, rutubetli, kapak yerlerde yaşar ve yatar. Böcekbilimcinin böcekleri varsa, şairinde böceklere benzer kelimeleri vardır. Böcekler hayatta ne denli bir ayrıntıyı, bir dışarıda-oluşluğu simgelerse, iyi kelime ve imge avında olan şair de yaşamın ücra kalmış yerlerindeki kelimeleri kovalar. Değil mi ki her kelime bir böcektir ve böcek Nemrut'un beynini nasıl kemirmişse, kelimeler de şairin beynini allak bullak eder."
. id, ego, süper ego kavramları bilinç ve bilinçdışı aurası verilerdir. Bir arkeolog için tarihi beldelerde kazı yapmak neyse, psikanalist için bedenden öte bilinç ve zihin öylesine bir kültürel kazı alanıdır. Bu nedenle aslında psikanaliz rüyadan, gündüz düşlerine, hipnozdan, anormallikler psikolojisine ve hastalıklara kadar bilincin gölge oyunlarıyla uğraşmayı, bunları gelecek nesle bir kültür verisi olarak tatmayı, bunlara hal çaresi bulmayı, bunları sağaltmayı kendine ödev bilmiştir.
"Sinemadan çıkmış indan modeli "gerçek hayatta kendi yalnızlığını sinemada unutmuş ve kurmaca hayatta gerçekliği aramış, bulmuş, o dünyaya kendini teslim etmiş insan modelidir.
168 syf.
·5 günde·Beğendi·7/10 puan
‘Devingen yeni-tutuculuğun dünya formülü şöyledir: Bilinçsizlik artı yüksek hız ya da patlamaya karşı hareketsizlik.’
Peter Sloterdijk bu cümleyi kurduğunda yıl 1988di. Sovyetler henüz dağılmamış, Berlin duvarı yıkılmamıştı. Sosyal medya dediğimiz şey de yoktu.
Ve Sloterdjik hızdan bahsediyordu..
Hızın, bilinçsizliğin ve eylemsizliğin neredeyse tüm boyutlarını deneyimliyoruz.
Peki başlangıç ne zamandı? Onca şeyin, edebiyatın, bireyin kendini görüşünün başlangıcı ne zamandı?
.
5 ders- 5 başlık boyunca sonlardan ve süreçten ziyade başlangıçlardan, şiirden, hareketten bahsediyor Sloterdjik. Kolay konular değil elbet.
Anlatışı ve dilinin de kolay olmadığı gibi. Konuya girmeniz biraz zaman alıyor. Ancak dilden bahsettiği noktalar ise çok net, işte orada yakalıyorsunuz ve ilerliyorsunuz.
.
Ve bir alıntı da iliştireyim:
'... şiirler ve diğer özgürce söylenen her şey,kendilerini açığa vuran nefesten gemilerdir. Bu nedenle özgür kelimeler, büyük kelimelerden daha önemlidirler.'
.
Frankfurt Derslerini okumayı, sunduğu çeşitliliği, açtığı ufukları seviyorum.. Umuyorum ki Ketebe bu özenle basımını sağladıkça ben de okumaya devam edeceğim –
.
Gürsel Uyanık ve Ahmet Sarı çevirileriyle
142 syf.
·7 günde·7/10 puan
Hölderlin; yazarın söylemine göre dillerde efsane olacak kadar yakışıklı idi...
Bir tenör olacak kadar muazzam bir sese sahip olmakla birlikte; piyanoyu, flütü ve kemanı mükemmel derecede çalabiliyordu...
Kendi döneminde -ve halen- en başarılı Alman yazar ve şairi olarak gösteriliyordu...

Buraya kadar her şey mükemmel ama, buradan sonra Hölderlin için kaderin kara yüzüne dokunan bir hayat başladı maalesef. Dünyada kimsenin kusursuz olmayacağı ilkesinden hareketle, Hölderlin; sahip olduğu emsalsiz özellikleriyle terazinin kefesini fazlasıyla doldurmaktaydı. Kader, bu noktadan sonra onu dibe doğru çekecek hamlelerini oynamaya başladı.
Önce, çoluk çocuk sahibi evli bir kadına aşık oldu. Sonra annesinin din adamı olması isteğine karşı geldi ve yarın endişesi taşımayacağı bir iş bulamadı. Parasız kaldı. Sonra.... Sevdiği kadın öldü. Ve Hölderlin, genç yaşında delirdi. Bu delilikle de tam 35 yıl yaşadı.

Her ne kadar genç yaşta aklını yitirse de, edebiyat dünyasına Hyperion'u kazandırdı. Empedokles'in mektupları da yazarın başarılı bir diğer yapıtı olsa da; kanaatimce Hyperion'u geçememiştir. Romantizm akımını en üst çıtaya kadar çıkaran ve mektup romanı şeklinde tanzim edilen kitap, benim de okuduğum eserler içerisinde mümtaz bir yere sahiptir.

İşte bu eser; Hölderlin'in çalkantılı hayatını okuyucuya aktarmaktadır. Eser, aslında Hölderlin hakkında yayımlanmış 4 eserden alınan görüş ve araştırmalardan derlenmiştir dersek sanırım doğru olur. Bu eserler;

i-https://www.amazon.de/...hnsinn/dp/3863510801
ii-https://www.amazon.co.uk/...adness/dp/1843915979
iii-https://www.amazon.de/...urdorf/dp/3406612792
iv-https://www.amazon.com/...antine/dp/0198157886

İngilizce bilen okurlar yukarıdaki dört esere müracaat ederlerse oldukça doyurucu bilgilere ulaşacaktır. Yazarımızın eseri de güzel sayılabilecek olmakla birlikte bazı yerlerde "ibn'ül vakt" olmak v.b alakasız bazı konulara da girmiştir ki; İbn Arabi metafiziğinin konuyla alakasını çözebilmiş değilim.
Yine de konuyla ilgilenen okurlara Hölderlin hakkında giriş seviyesinde bilgiler verebileceğini ümit etmek isterim.
112 syf.
Edebiyattan pek anlamam, hiç anlamam desem yeridir. Çağrışımlara göre yazacağım bu komik, yer yer tuhaf inceleme benzeri monologu.
.
"... karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı iktidarsız bir kuvvetle tekrarlamış olurlar."

konuşmak sesin örtüsünü düşüncelerine çekip arkadaki görüntüleri perdelemektir. konuşmak hep kovaladığın mutsuzluğun tepesine çökmek. iki basit kelimeyle kendini nitelemenin tadı. konuşmak anlatamamanın aciz ifadesidir. tutsak kalmaktır madde duvarının tinine. konuşmak yalnızlığını sudan sebeplerle göz önüne sermektir. konuşma denen eyleme kendini kaptırıp oyalanmak. kaçıştır ayak basılmadık düşüncelerinden.
"bilirsin: atlayış
seni aşar
hep"
hadi anlat.
anlatmak atlatmaktır. en ufak darbelere razı olmak. hadi anlat. bir parça daha kes sessizliğinden.
en büyük dilimi ayır kendinden. konuş. doğurma düşünceni. sustur kendini. bir kelime daha lütfen.
söyle. unuttun mu kendini ...

evet, yukarıdaki rezil kesite dayanabilenler bir sonraki cehennem azabına şöyle buyursunlar. Kaspar Hauser adlı eser bir dil işkencesi olarak tasarlanmış ancak kelimenin tam anlamıyla yılankavi bir hikaye. sürüngence bir uyanış. Hayır, sürünme eylemiyle iştigal eden Kaspar değil, dil, ifade kefesine kesip biçip attıklarımız. 'kuyruğunu koparan kertenkele gibi olsak keşke, öylece anılarımızı, duygularımızı,cemaziyelevvelimizi geride bırakabilsek' diye düşünmüştüm bir ara. ama yanılmışım. kuyruksuz bir kertenkele, deri değiştiren bir yılan, bir müddet öyle savunmasız, öyle konar göçer bir tehlike kervanına kapılır ki ona ve kendinize acımaktan kendinizi alıkoyamazsınız.belki acıdığınız sadece kendimiziz kim bilir.
-Esasen bu acıma hali kurtarabilir bu soysuz yürekleri. kimlerden mi bahsediyorum elbette robotlaşmaya meraklı yalpalayanlardan, kelimeleri mısır koçanı gibi kemiren sömürenler.
Konudan sapma eğiliminden kaçınarak, genel bilgi verecek olursam, Kaspar Hauser hakkında mit sayılabilecek bilgiler mevcut. yürüme sorunu çeken (eklemlerinde açıkça yer alan problemlerden ötürü) ve konuşmayı bilmeyen bir çocuk-genç. Kafesinden fırlamakta geç kalmış biri gibi, unutulmuş, sonradan fark edilmş veya fark edilmemiş demek daha mı doğru olur?
Yazar Kaspar´ın içsel sürecine konuşma-sessizlik atağına odaklanmış, tabula rasa halinden konuşkan bir boşluğa, levhaya doğru sarsak adımlarla koşturur. Kaspar koş, zıpla, fırla, fırla, fırla... durrrrr diye bağırırırız ardından. Kaspar' ı okurken en sevdiğim kahraman geldi aklıma; Grendel. Nasıl olur o kötü karakter dediğinizi duyar gibiyim, hayır tüm baladları yaran baltadır Grendel ve Kaspar'ın dengidir. İkisi de toplumun dışlanan (outcast) kadrodandır. Birini dil dışlamıştır, diğerini dilini bilmediği insanlar. Grendel sahtekar, üçkağıtçı, göz boyayan ozanın sözlerine kanıp duvarın öte yakasına çekilirken, Kaspar dilin bilinmezliğiyle donup kaldığı dünyada tuğlaların yüzüne sırıtmasıyla duvar işçiliğine terfi etmiştir.

Good fences make good neighbors
... Duvarı sevmeyen bir şeyler vardır,
Ve güneş altında kazara döker yukarıdaki iri kayaları,
Ve iki kişinin yan yana geçebileceği boşluklar oluşturur.
Avcıların marifeti başka bir şeydir:
Taş üstünde taş bırakmadıklarında
Onarım yapmaya geldim onların ardı sıra,
Fakat gizlendiği yerden çıkarırlardı tavşanı,
Hoşnut etmek için havlayan köpekleri. Bahsettiğim boşlukların
Yapımını ne kimse gördü ne de işitti,
Fakat baharın onarım zamanında buluruz onları orada.
Tepenin ardını bilsin istedim komşum;
Ve bir gün buluştuk çizgide yürümek için
Ve tekrar belirlemek için aramızdaki duvarı.Yürürken koruruz aramızdaki duvarı.
Her birimizin payı tarafımıza düşen kayalardır.
Ve bazıları somun gibidir ve bazıları handiyse gülle
Dengede tutabilmek için onları nöbet tutmalı:
“Sırtlarımızı dönene kadar sen orada kal! ”
Dokunarak onlara kuşanırız parmaklarımızın pürtüklülüğünü.
Ah, yalnızca başka bir oyundur dışarıda oynanan,
Herkes bir tarafta. Dahası da var:
Duvarın olduğu yerde duvarın gereği yoktur:
Onun ağaçları hep çamdır ve benim bahçemde ise elmalar.
Elma ağaçlarım asla karşıya geçerek
Çam ağaçlarındaki kozalaklarını yemezler, diyorum O’na.
“İyi çitler iyi komşular yaratır” diyor yalnızca.
Robert Frost

Grendel başarısız bir komşuydu ve gelelim Kaspar'a. Bilinmezin kıyısında cümleleriyle duvardan çok köprü kurmak ister. "Cümlenle başka bir cümle söylemeyi öğrenirsin, aynı başka cümleler olduğunu öğrendiğin gibi, aynı başka cümleleri öğrendiğin ve öğrenmeyi öğrendiğin gibi ve ortada bir düzen olduğunu öğrenirsin ve cümleyle düzeni öğrenmeyi öğrenirsin."
Gerilen dikenli tel sözle beden arasında aslında, bir adım ötesi vahşice, gaddarca, savunmaya muhtaç, saldırıya açık. Sözün tehlikesi, yukarıda yılanın öyküsünden bahsederken, deri değiştirmenin, pul pul dökülmenin zorluğundan, insanın kendi kendini yutkunan bir yılan olabileceğinden bile söz etmiştik. Suflorler, çiğnenmiş, kaşık kaşık yutulmaya hazır dili enjekte ederler algılarına yavaş yavaş, "bunu çiğne, yut, iç, yala, kemir, son damlasına kadar tüket!" Dilin hükmedici yanı yaşamı yönlendirir ve hangi yaşamı Kaspar'ınkini mi yoksa ona biçileni mi? İşte bu noktada, güçsüz bacaklarıyla yüzünde maskesiyle Kaspar sayıklar, başka biri olmak istediğini, bir zamanlar bir başkasının doldurduğu boşluğu arar dolaplarda, dekorlarda kullanılan masada, sandalyede. Neden kendi değil de başka biri? Biri olmak için, bir birey olabilmek, damgalanabilmek için, follow your leader, liderine uy, kuralına ihtiyaç duymaktadır? Benden önce kimdi benim zihnimi işgal eden, beni ben olmaktan kurtabilecek sihirli değneği kim icat etmişti? Ve ben ben olmazsam güvende miyim?
Benolmak teklikede olmak mı? Kelimelerimin toprağını deşen dirgen kimin?
Nurdan Gürbilek'in Benden Önce Bir Başkası eseri aklıma geliyor. Dostoyevski'nin böceğiyle büyülenen Kafka örneğin. Zihnimimizde kozalanan başkalarına ait kelimelerle büyüyoruz bu doğru, kanat çırpıyoruz; velakin kastedilen bu değil. Toplumsal sürüngenliğimiz, yapış yapış mukozadan aktarılan dille aktarılan ebedi uysallığımız. Nasıl yani yabaniler gibi mi olalım, hadi oradan diyorsunuz değil mi, demelisiniz de :) hayır, sadece hayır diyebilmeli insan. Tabula tanımsızlığımızı muhafaza edebilmeli. Dolapları açtığımızda tanımadığımız insanlara ait cesetler gibi kıyafetler sarkmamalı, masada gülümseyen bir harfimiz belki, ağzımızın kenarından damlayan bir ben imgesi. Çok zor mu, evet, ama hayır diyebilmeli.
Neye hayır? Dilin cezalandırıcı bir sopa gibi, bir mekanizma misali uzuvlarımızı kesip atmasına, üzerimize biçilen üniformalara.
256 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Thomas Bernhard'ın "Beton" adlı eserinde Rudolf'un bir türlü yazmaya başlayamaması gibi başlayamıyorum cümlelerime!
Elimde fiilen tek kitap tuttum ,yanımda tek kitap taşıdım. Oysa ki kitap sonlandığındaki hissiyatım yedi kitabı birden okumak oldu.
.Huzur
.Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
.Aylak adam
.Woyzeck
.Dönüşüm
.Beton
Bu yapıtların karakterlerine özellikle baş kahramanların düşüncelerine, bastırılmış duygularına dolayısıyla onların ruhuna ufak dokunuşlarla ; kullandıkları eşyalara yükledikleri anlama ,ağızlarından çıkan cümlelere psikanalitik bir yaklaşımla bakma fırsatı bulunuyor.
Kitap tamamlanıp da başka bir kitaba ,başka bir yazara geçildiğinde bu tarz çözümlemeleri siz artık okuduğunuz şeye veya karşınızdaki bir insana acaba sebebi nedir ki ? Sorusuyla yanıt arıyorsunuz.

İYİ OKUMALAR...
Ahmet Sarı
79 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kitabı 2014’te alıp okumuşum. Bugün ne okusam diye bakınırken elime geldi yine. Yazarın “İçime Sarkıttığım İpler” diye tanımladığı, her biri en fazla beş sayfa olan on dokuz hikaye var içerisinde. Ben ki öykü okumayı hiç sevmem, ama bu kitabı ilkinde olduğu gibi yine elimden bırakamadım. Hatta okurken anlatılan hayatlarla önceden tanıştığımı, onları zihnimde bi yerlerde hep sakladığımı fark ettim.

Hikayelere konu olan hayatların hepsi bi taraflarıyla eksik, kusurlu, hayata tutunamamış, görmezden gelinmiş, cinnetin eşiğindeki insanlara ait. Bir siyam ikizinin bastırılanı örneğin, takma bacağını arkadaşlarından gizleyen üniversite öğrencisi, stresten kaşınma hastası olmuş bir işsiz, ailesinin erkek evlat özlemiyle erkek gibi yetiştirdiği, var olma çabasıyla kendini erkek gibi görmek isteyen kız çocuğu, şişman olduğu için inandırıcı bulunmayıp ölüme terk edilen bir dilenci, davası uğruna sevdiklerinden ve hatta kendinden vazgeçmiş delikanlının biri, denize olan aşkı sırtındaki kamburu gösterme utancıyla yarışan kadın, yaşlı eşininin ölümüyle hayatla bağını koparan bir başkası. Yazarın başarısı tam da burada, bize bu travmatik yaşantıları dramatize etmeden, zorlamadan, uzatmadan, bir çırpıda olduğu gibi anlatmasında aslında. Her birini okuduktan sonra içinde bir şeyler kırılıyor insanın. Tanıyor sanki bu insanları, aynı şehri, hatta aynı mahalleyi paylaştığını, hergün bi şekilde yanlarından geçtiğini fark ediyor. Görmezden gelişlerine üzülüyor. Sonra tam bu noktada birden bitiveriyor hikaye. Siz daha bir hayatı hazmedemeden diğeri başlıyor. Ve bu his bir an olsun azalmadan tamamlanıyor kitap.

Atatürk üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı alanında akademisyen olarak görev yapan yazarın başka kitapları da var. Ancak uygulamada tanınırlığı ve okunma sayısı oldukça az. Seçtiği konular, bu konuları yormadan ama oldukça etkileyici şekilde ele alış tarzı, üslubu ile kendisini çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Diğer kitaplarını da okuma listeme ekledim. Bu kitabını ise herkes okusun isterim. Kendinizden, etrafınızdan bir şeyler bulacağınıza eminim. Sevgiyle.
144 syf.
·Beğendi·9/10 puan
- Harfler henüz zihnimizde kelimeler oluşturduğunda bile sağaltmak, sanki iyileştirip dönüştürmek için kaynar durur. Ne zaman ki yazar kelimeleri yan yana getirip anlamlı cümleler oluşturur ve ne zaman okur o cümleleri kendi ruhunun donmuş, kan tutmuş ya da pörsümüş yerlerine bastırır, terapi başlamış olur.

Kafka' nın böcek örneğiyle kendi ruhunu bir nar gibi yarması, Goethe'nin Werther'i intihar ettirerek kendi intiharını engellemesi, Schopenhauer'in klasik metinler okuyarak sakinleşmesi, Kur'an'ın İnşirah, Felak, Nas gibi muavvizeteyn yani sığınma sûrelerine sahip olması, Tolstoy'un Anna Karenina'yı trenin önüne atıp ruhsal rahatlama gerçekleştirmesi, Dostoyevski'nin içindeki kötümser duyguları Raskalnikof karakteriyle baltalaması harflerin, kelimelerin, cümlelerin ve dolayısıyla kitapların ne muazzam birer sağaltıcı olduğunun ispatıdır.

Şöyle diyor Ahmet Sarı, bu nefis kitabında: "Dilin ister şifâhi olsun, isterse de yazılı olsun insana dokunduğu, insana tesir ettiği bilinmektedir. Dilin insanı dönüştürdüğü fikri reddedilemez. Yazının çıktığı kaynak nasıl bir ruh taşıyorsa, yazının varacağı uğrak yeri de bir ruh olacaktır. İşte bu yüzden yazı ve söz yürekten yüreğe vararak canlılık bulur."
184 syf.
·Puan vermedi
#kitapyorumum
#edebiyatvesuc
#ahmetsari

* Kırmızı Pazartesi ( Santiago Nasar) , Yabancı (Meursault) , Suç ve Ceza (Raskolnikov) ,Dönüşüm ( Gregor Samsa) dört kitabın karakterleri suç-ceza bakış acısıyla tahlil edilmiş bu kitapta. Yazar Naturalistlere özgü bir titizlikle, labaratuar çalışması yapar gibi incelemiş cezayı kendi iradesiyle kabullenmiş absürt karakterleri. Yukarıda sayılan kitapları okuduktan sonra bu kitabı okumak çok daha anlamlı olacaktır zannımca.
* Santiago Nasar'in masum olduğu kitabın başındaki rüyayla okuyucuya sezdirilir. Metinde cinayeti işleyen ikiz kardeşler olsa da yazar alt yapıda toplumu suçlu bulur. Çünkü suçu izlemek, yapmak kadar ceza gerektirir.Marquez toplumsal çürümeyi işlenen cinayetle göstermek ister. Herkes Nasar'in öldürüleceğini bilir fakat ona söylemez, önlemeye çalışmaz. Dolayısıyla burda suç unsuru toplumsaldır.
* Camus, Meursault karakteriyle modern insanın yabancılaşmasını anlatır. Kapitalist sistemin çarkında insan iliskileri, manevi değerler eriyip gitmiştir. Meursalt da bu değerlere vakıf değildir. Bu durum onu cinayete götüren sebeplerin başındadır. Attığı beş kurşundan ilkiyle öldürmüş olmasına rağmen, felaketin kapısını dört kere daha çalmıştır.
* Raskolnikov, işlediği cinayeti mantığa buruyerek kendince sebepler bulur. Ilahi adaletsizliği yok etmeyi kendince bir hak gibi göstererek tefeci kadını öldürür. Sevgilisi Sonya'ya " Insan masum değilse, Tanrı da masum değildir. " diyerek kırılma noktasına gelir ve alternatif bir yasa geliştirir. Boylece suç somutlaşmış bir mantığa bürünür.
* Gregor Samsa'nin suçu neydi de bir böcek olarak kendini buldu? Bu sorunun cevabı bir muamma olmakla birlikte burdaki suç somut değildir. Kafka yazdığı bütün kitaplarda ogul-ceza çatışması üzerinde durur. Samsa çalışmayarak, üretmeyerek, satmayarak, para kazanmayarak kapitalizm denen çarkın dışına çıkar. Bu çarka çomak sokar ve bir nevi suçludur.
* Kitap muazzam bilgilerle dolu, eleştiride Nirvana yapmış durumda. Mu-kem-mel!!
144 syf.
·3 günde·10/10 puan
Yazmanın ya da kurgunun psikolojide tedavi yöntemi olabileceğini düşündünüz mü? Büyük ihtimalle cevabınız hayır olacaktır.
Çünkü bunu düşünenler ilk olarak Freud gibi eski dönemlerdeki üstatlarmış.

Kafka’nın bebeği, Zweig'in hayatındaki dil kafesi problemi, Sokrates'ten, Botton'un felsefe tesellisi eserindeki bölümlere Montaigne'nin denemelerine, Albert Camus, Dostoyevski gibi isimlerde kitapta geçerken, Virginia Woolf'un ise hayatından kesitler sunulmuş. İşleyişe gelirsem , edebiyat ve felsefe konulu bir sempozyum bir hasbihal tadında ilerliyor, mest oldum desem mübalağa yapmış olmam.

Felsefe, Edebiyat, terapi... Hepsini bir kapta karıştırıp tiramisu yapıp filtre kahve eşliğinde size takdim etmiş sanki kitap.

Ya da farklı bir betimleme ile hissiyatımı aktarayım, edebiyat ile ilgili sorularınız var yanıt bulamadığınız , acaba diyorsunuz , edebiyat ile ruhsal tedavi olur mu?
Yazma fiili ile acaba öykülerdeki kurgular bilinçaltımızı yansıtır mı? Bir sürü sorular var cevapları ise bir batık geminin içindeki bir sandıktaki kitapta gizli, işte o kitap şu an incelemesini yaptığım kitap diyebilirim. Benim zihnimde oluşturduğu betimleme bu .

Yazma fiili o kadar kıymetli ki, bazen ağrı kesici bile olur, bazen derdini dinleyen dost, bazen de bilinçaltındaki çöpleri dışarı atmana yarar. Yazmak ruhun yıkanmasıdır bence

Sonsöz olarak sizlere keyifli okumalar dilerken, kitap içinden bir alıntıyla inceleme yazımı bitiriyorum.

Arthur Schopenhauer,
"Klasik metinlerden herhangi birini ele alınıp okunduğunda, bu sadece yarım saatliğine bile olsa, insanın kendini taze, zinde, rahatlamış, arınmış, yücelmiş ve güçlenmiş hissettiğini de sözcüklerine ekler. “Sanki de tertemiz kayalık kaynağında yunmuşsun gibi" der bu okuma edimini açıklarken. " s.76
152 syf.
·Puan vermedi
#kitapyorumum
#edebiyatveutanc
#ahmetsari

☑ Bu kitaptan önce Kafka'nin Dava'sini okumanızı öneririm. Çünkü utancı anlatılan kişi üç yüz altmış dört gun boyunca suçsuz olduğunu anlatmaya çalışan, direnen; fakat sonunda curumus yasanın gücüne boyun eğen Josef K.'dır. Infazi gerceklestirilirken utancını belirtmek için şu sözler dökülür ağzından :" Bir köpek gibi ! " Utancınin öldükten sonra bile devam ediyor olması " kafkaesk bir ütopya " olarak yorumlanır.
☑ Bildiğiniz gibi Kafka, Felice ile iki kez nişanlanır ve bozulur nişan. Iki hafta sonra Dava'ya başlar Kafka. Öldükten sonra bile hayatta asılı kalan utanç işte burda başlar. Kafka'nin Dava'yi yazmasına sebep olarak bu utanç duygusu olduğu görüşü revaçtadır. Kafka,kitapta yerini Josef K. olarak almıştır.
☑Daha önce Dava'yi okumama rağmen Ahmet Sarı sayesinde Josef K.yi iliklerine kadar anlayabildim. Temsil edilen ve alegorik tarzda anlatılan nesnelerin somut halini bu kitapta bulabilrisiniz. Sadece Josef K. değil aynı zamanda edebiyat dünyasında ses getirmiş karakterlerin( mesela Oblomov, Meursault,Zebercet gibi ) kayitsizliklarini da bağlantı kurarak anlatıyor. Kitaptan sonra incelenen konuyla ilgili karakterler hafızanıza kazınıyor. Ben çok beğendim. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Alıntılar:
☑ Insanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur. ( Karl Marx)
☑ Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir. ( Bergman)
104 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu, sizleri bambaşka bir boyuta götürecektir. Yazarın 28 Şubat dönemlerini, Avusturya’da ki zamanlarını ve nesne-şey ilişkisiyle hiç farkına varamadığımız objelerin kendilerini nasıl Yoktan var ettiğini ve nasıl da İslamiyeti etkilediğini görünce çok şaşıracaksınız. Şiddetle tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Sarı
Tam adı:
Doç. Dr. Ahmet Sarı
Unvan:
Türk Akademisyen, Şair, Yazar
''Doç. Dr. Ahmet SARI'' Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisidir. Şiir, öykü, roman ve akademik kitaplar kaleme almaktadır. Ahmet Sarı, 07.09.1970 Düsseldorf / Almanya doğumludur. Eğitimini memleketi Erzurum'da tamamlamış olup, yine aynı zamanda aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

1993 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesinde Lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1995'de Yüksek Lisansını, 1996'da da yine aynı üniversitede doktorasını tamamlamıştır. 2005'de yardımcı doçentliğe, 2011'de de doçentliğe yükselmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 24 okur beğendi.
  • 195 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 322 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.