Alev Özgüner

Alev Özgüner

ÇevirmenEditör
7.7/10
1.602 Kişi
·
4.396
Okunma
·
0
Beğeni
·
235
Gösterim
Adı:
Alev Özgüner
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1960
Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı. Aralarında Jules Verne, Emile Zola, Yasmina Khadra, Pierre Daix, Nelly Arcan, André Gorz’un da olduğu birçok yazarın eserlerini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
96 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Doktor Ox'un Deneyi kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Goethe'nin bir sözü vardır : "Müzik sıvı mimaridir, mimari ise donmuş müzik."
Hadi bu cümleden bu kitapla tanışmamı sağlamış Hayriye Gül sponsorluğunda Doktor Ox'un Deneyi'ne doğru yol alalım.

Mimari, mimari, mimari... Nedir bu mimari hiç merak edip de bu konuda bir şeyler araştıranınız oldu mu gerçekten? Ya da içinde yaşadığınız o sıkıcı 3+1 tipinde daireler bulunduran apartmanlarınızda hayatlarınızı gayet rutin bir şekilde sürdürmeye devam ediyor musunuz? Bundan yıllar önce Goethe bir şeyler demiş oturduğunuz, baktığınız, deneyimlediğiniz, adım attığınız, dokunduğunuz her yer hakkında... Peki bu cümle size neleri çağrıştırıyor?

Donmuş birçok müziğin içinde yaşıyoruz biz ister kabul edin ister etmeyin. Bu müziğin tarzını ise bizler tasarlıyoruz. Donmuş diyoruz çünkü içinde yatan derin anlamları yine en iyi biz biliyoruz. Etrafınızda gördüğünüz bütün hareketi, bütün dikey uzantıları, bütün balkonları düşünürken Doktor Ox gibi bu milleti nasıl kolay yoldan hasta ederiz de bu sonu gelmeyen rutinliklerinden kurtarırız diyoruz ama imar yönetmeliklerine takılıyoruz. Doktor Ox gibi bir şeyler deniyoruz, sonucu iyi ya da kötü olsun. En azından deniyoruz. Oksijen seviyenizi biraz olsun değiştirelim, o durağanlığınıza bir dinamizm katalım diyoruz ama yine yapamıyoruz. Çünkü bu bir deney ve deneyin baş kahramanları müzik, mimarlık ve insanlar olunca akan suları durduramıyoruz. Sinirleniyoruz. Ox'un da dediği gibi siz insanların üstüne %79 oranda azot ve %29 oranda oksijen yollamak istiyoruz, bir şeylerin toplamının bir seferliğine de olsa 100 etmemesini istiyoruz -belki biraz heyecanlanırsınız da günlük hayatta olup biten muhteşem küçük olaylara karşı tepkilerinizi açığa çıkarırız diye-
ama yine beceremiyoruz.

Müziğe sıvı mimari diyoruz çünkü kulağınıza hoş gelmeyen tarzda müzik dinlemeyi sevmiyorsunuz. Bu sıvılığın ruhunuzda yol almasına izin verdiğiniz ölçüde müziğin mimarisinin de o kadar farkına varacağınızı biliyor musunuz? "Bunu Biliyor Muydunuz?" testi değil bu! Bulunduğu kabın şeklini alan bir toplum var karşımda. Kaplara sığamayıp kendi hayatlarımızı tasarlamamız gerekiyor artık. Bir kere şunda anlaşalım... Herkes kendi hayatının Ox'u olmalı. Çünkü kendi hayatın da bir mimari. Nasıl ki bir kilise, inşa edildiği zamandan beri sayısız farklı tarzda mimariyle oluşturulmuşsa sen de öylesin. Sayısız yere ayak basıp sayısız şekilde müzik dinliyorsun. İrdele! Boş durma! Bu kitabı okumasan bile nereye ayak bastığının farkında ol biraz. O ayağının altında ve etrafında nasıl yaşanmışlıklar olabileceğinin farkında ol. Neyi dinlediğinin farkında ol. İnsan sesi de bir müziktir sonuçta. Kitapta geçen müziklerin insanı delirtmesi gibi bazı insanların sesleri de bizi delirtebilir. Delirme hemen. Dinle sonuna kadar müziği, belki bir black metal parçasından sonra gelen o rahatlatıcı gitar solosudur bazı insanlar?

Bizim Doktor Ox'lara ihtiyacımız var dostum... Mimar Ox'lara, Sanat Tarihçisi Ox'lara, Mühendis Ox'lara, Eczacı Ox'lara ihtiyacımız var. Bizi bu sürekli aynı olan oksijen seviyesinden kurtaracak, bizi bu alışıldık tarzlardan ve 21. yy alışkanlıklarından sıyıracak çeşit çeşit Ox'lara ihtiyacımız var. Gelsinler bir şeyler denesinler bu ülke üzerinde. Onlara bir alan ya da tamamen bir şehir verelim kitapta geçen rutinlik abidesi şehir gibi. Herkes istediği konuda istediği ütopyayı gerçekleştirsin orada. Bir bakalım rutin gözlerle onların yaptığı şeylere. Hiç anlamayalım, bu ne lan diyelim, böyle şey mi olur diyelim, delirelim, biz asırlardır böyle şey görmedik bu yapılamaz diyelim! Ama bir şeyler diyelim yahu, bir şeyler bizde de coşku yaratsın artık. Aynı romandaki şehir gibi mahalledeki kedilere pisi pisi deyince bile bakmıyorlar artık bana! Kedileri de kendimiz gibi yaptık sonunda.
56 syf.
·1 günde·7/10
Sonsuzluğa hiçbiriniz sahip olamazsınız, ona göre yaşayın!

Yaptığı saatlerle dillere destan bir üne kavuşmuş, yaşını sorsalar kimsenin bilemeyeceği kadar ihtiyar saatçi Zacharius Usta; kızı Gerande, çırağı Aubert ve ihtiyar hizmetçisi Scholastique ile birlikte üflesen yıkılacak mı desem, yel alıp götürecek mi desem, kendisi gibi görünüşü de garip bir evde yaşıyorlardı. Bir akşam yemeğinde sol tarafında başlayan sızıdan (hayır aşk acısı değil) şikayetçi olarak büyük dermanını aramaya adım attı. Günden güne büyüyen şikayetlerin ve artçı depremler gibi gelen sızıların ardı arkası kesilmiyor. Bunlar kendisi için de ünü için de hiçte olumlu şeyler değil. Ne yapıp edip bir çaresini bulmalı ama nasıl?

Ölümsüzlük, zamanın tek çaresi. Gel gelelim bizim Usta'da bunun peşinde. Ölümsüzlük aşkına Mecnun olup çöllere, rezil olup dillere düşe kalka çare arıyor arıyor ama bir türlü bulamıyor. Sonunda çare gelip onu buluyor ve çözümü kulağına fısıldıyor. Başta çok saçma geliyor böyle bir şey nasıl olabilir ki? Mümkün değil. Ölümsüzlüğün anahtarını ellerinizde tutsaydınız siz ne yapardınız? Ya da neyin karşılığında o anahtarla sahip olabilirdiniz? Onun için neleri feda ederdiniz? Her şeyi. Zacharius Usta her şeyini feda etmeye hazır, kibrinden gözleri dağlanmış her yeri kapkara gören biri gibi hareket ediyor.

"Varlığımı dünyaya dağıttığıma göre yaşayacak ne kadar ömrüm kaldı artık! Çünkü ben, Zacharius Usta, imal ettiğim bütün bu saatlerin yaratıcısıyım! Bu demir, gümüş ya da altın kutuların her birine ruhumun bir parçasını hapsettim. O lanet olası saatlerden biri ne zaman dursa, kalbimin durduğunu hissediyorum, zira saatler kalp atışlarıma göre ayarladım!"

Sözlerinden de anlaşılacağı gibi, tek derdi kendi vadesinin dolmaması, saatlerine kattığı ruhlarının tik-tak, tik-tak'larının sonsuza kadar sürmesi. Bundan habersiz kızı, çırağı, hizmetçisi ustaya çare bulabilmek için her yolu deniyor, her düşüncenin arkasına bakıyor ve bir umut sağlığına kavuşması için çabalıyorlar. Daha önce de dedimya, kör olmuş ve hiçbir yardımı görmüyor. Zaman daraldıkça yaşama hırsı içini yiyip bitiriyor. Bu amacına ulaşabildiği mi derseniz, kibirle hareket ederseniz neye ulaşacaksınız, Zacharius Usta da ona ulaşıyor.
Hayatımızda değerli olan pek çok şey var. Onlara sarılmamız gerek, boş beleş şeylere değil. Kendi egolarımızı, çıkarlarımızı, bencilliğimizi bir kenara bırakmalıyız Zacharius Usta'lar. Unutmayın! Sonsuzluğa hiçbiriniz sahip olamazsınız. Ona göre yaşayın.

İnceleme biterken son bir uyarı!!!

Toprak altında çürüyüp gidecek bedenlerinizin içinde kibire yer vermeyin, vermeyin ki; yaşarken de, ölürken de pişman olmayın.
61 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Ahh öyle güzel bir kitap okudum ki, inanın aslında ne yazacağımı bilmiyorum.Kitabın sonuna doğru önüne geçilmez gözyaşlarına boğuldum bittiğinde kitabı göğsüme bastırmış ağlıyordum… Aslında hala ağlamaklı yazıyorum bunları… Kitabın bitiminin ardından yazarın hayat hikayesine göz gezdirmemin de payı büyük elbet. Gelin size ne okuduğumu anlatayım…

*Kitabın içeriğinden bahsederken biraz da spoiler vereceğim, bilginize!*

Andre Gorz bir filozof. Sosyalizmin önemli düşünürlerinden. Aslında diğer kitaplarına baktığımda benim tarzıma göre sıkıcı sayılabilecek kitapları olduğunu gördüm, ta ki bu kitaba dek… Bu kitap diğerlerinden çok başka. Hatta bambaşka! Nefes kesici bir içtenlikte…
Gorz, kitapta 58 yılını birlikte geçirdiği eşi Dorine ile tanışmalarından başlayıp ölümlerinden bir yıl öncesine kadar olan bölümü konu alıyor. Aslında Andre genel olarak neler yaşadıklarını, ne işlerde çalıştıklarını, hangi dönem hangi kitabını yazmakta olduğunu söylerken aynı zamanda iç hesaplaşmalarını ve Dorine’e olan özrünü dile getiriyor. Burada bir parantez açmalı… Dorine birlikte oldukları süre boyunca Andre’yi desteklemiş, onun içsel bunalımlarında yanında olmaya çalışmış tam anlamıyla “eşi” olmuş bir kadın. Andre ise bir yazısında Dorine’i Kay adında biri olarak yazmış ve ondan küçümseyerek bahsetmiş. Yazdığı yazılarda aşık olmanın aslında gereksiz olduğu gibi bir düşünceyi geçirmeye çalışmıştır. Yazdığı yazılar yayımlandıktan sonra kendi yazdığını okumaya başlayan Andre “beni bu kadar desteklemiş, kendim olmam için bu denli uğraşmış olan sevdiğim kadını nasıl bu şekilde anlattım?” diyerek yazdıklarını derince düşünmeye ve büyük pişmanlıklar duymaya başlamıştır…

https://i.hizliresim.com/yG2NZy.jpg

Dorine çalışkan, zeki, hayat dolu, neşeli bir kadındır. Bir zorluk karşısında hemen harekete geçer ancak Andre ise tam tersi çöker. Belki de bu şekilde yazmasında kendini yetersiz hissedişinin payı vardır. Belki de Dorine’in onda çocuk masumiyetini görmesinden kaynaklı bir çocuk nazıdır:) kim bilir…

https://i.hizliresim.com/odn04k.jpg

Birlikte tam bir takımdırlar… Birçok kuruluşta çalışmış ve ses getirmişlerdir. Gıpta edilecek bir hayatları vardır. Ancak 1973lerde Dorine’de açıklanamaz kasılmalar ve şiddetli baş ağrıları başlar. Dorine’de beyin ve omurilik zarı iltihabı hastalığı olduğunu öğrenirler. Dorine ilaç almayı reddettiği için çok zorlanırlar. Andre’nin kitapta söylediği bir cümle beni dakikalaca ağlatmaya ve düşünmeye itti. “Her şeyi paylaştığımıza inanmak istemiştim; ama sen yaşadığın acıda tek başınaydın.” (s. 54)
Derin bir kesik gibi. Acı dolu, sessiz bir çığlık… Kimsenin duyamadığı.

Hastalığı atlatırlar. Birlikte.. mücadeleyle. Andre’nin Dorine’nin çektiği acıları tek başına sırtlanmayı ne kadar çok istediğini hissettim yazılan cümlelerde. Bunlar geçmiyor, aslında Andre hissettiklerini kısa cümlerle dökerek çok farklı bir tesir bırakıyor üstünüzde…

Kitap 2006’da yazılmış. Beraber yaşamak onlar için ne kadar önemliyse ölmek de onlar için önemli olmuş. Yazarken bile tüylerim ürperiyor bu bağlılık karşısında. Rüyasında eşinin öldüğünü görüyor Andre. Uyandığında Dorine’in nefesini dinleyip onu okşuyor.. Ve diyor ki “Ben sen öldükten sonra ellerime senin küllerinin olduğu kavanozun verildiği adam olmak istemiyorum…” Aslında bu kitabın yazıldığı yıl olan 2006’dan beri belki de daha önceden beri, yaşlılığın getirdiği hislerle bunu düşünmüş Andre… Belki de Dorine de. Yani birbirleri olmadan yaşamak istemediklerini. Ve bu yüzdendir ki beraber aldıkları bir kararla 2007 yılında hayatlarına son verirler…

Bir türlü anlam veremedim insanlar birbirlerini sevdiklerinde tüm dünyanın güzelleştiği hissederken aynı insanla birkaç yıl geçirdikten sonra nasıl birbirlerine zehir edebiliyorlar hayatı? Neden bu kadar uç değişiklikler? Neden bunu yapıyoruz birbirimize? Tüm ömrümüzün ne kadarını hatırlayabiliriz ki zaten sona geldiğimizde, hatırlayabileceğimiz şeylerin sayısı bu kadar azken, neden kötü şeyleri hatırlayıp kötü bir hayat geçsin gözümüzün önünden? Neden güzelleştirmek yerine yıkıp parçalamayı tercih ediyoruz biz? Hayat bu kadar mı değersiz gözümüzde? İnsan kadar yıkıcı bir varlık yok doğada. Yok!
Bakın bahsettiğim insanlar şu an yok hayatta. Yakında biz de olmayacağız. Size bir örnek vereyim… Aralık ayında babamın teyzesini kaybettik. Kanserdi ancak son safhasına geldiğinde öğrendik. Teyzemiz bunu bilmeden öldü, eşi bunu öldükten sonra öğrendi. Kadıncağız hastaneye düştüğünde elini tutup çocuk gibi ağlıyordu eniştemiz. Biliyorum ki sadece hasta oluşuna ağlamadı teyzemin, yaşattığı ağır olayları hatırladı, ailesinin karşısında karısını savunamadığı için ağladı, onu el üstünde tutmadığı için ağladı, tüm bunları telafi edememe ihtimaline ağladı… Çocuktan farksız ağladı yetmiş yaşındaki koskoca adam… Ben teyzemin yanında kaldığımda bana sarılıp ağladı, gerçekten bir çocuk gibiydi. En çok ağrıma gidense kapıdan çıkarken eşine son bakışıydı.
4 ay dayanabildi eşi olmadan yaşamaya… Sadece 4 ay… 4 ayın sonunda kalp krizinden kaybettik onu da… Nisan sonunda…
Bu kadar işte hayat. Son nefesten sonrakini alamamak. Uzun gibi görünen dakika gibi hissedilen bir nefesler bütünü… Sonrası derin uyku...

Dorine’in kendini ve hayatını tam anlamıyla ona verdiğini ama yaşadıkları hayatı çok daha dolu dolu geçiremediğinin pişmanlığını duymaktadır Andre…
Çok nahif ve derin bir ilişki olduğunu görüyorum. Hayatlarını hiç boş tüketmemişler, dolu dolu okuyarak öğrenerek ve birbirlerine öğreterek geçirmişler… Her anlamda birbirlerini tamamlamış ve bütünleşmişler… Huzurla uyuyun Gorz çifti… Sevgiyle uyuyun...


“İkimizin de dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı.Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya eğer ikinci bir hayatımız olursa o hayatı da birlikte geçirmek isterdik.”

https://i.hizliresim.com/EOQr48.png

Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Yüreğinize böyle bir aşkın yerleşmesi temennisiyle…

https://youtu.be/zK4bNftf0A0 *

*Kitapta bu senfoninin Andre tarafından Dorine hastayken defalarca dinlediği geçer. Sevdiğim bir senfonidir. Size de tanıtmak istedim.

Müziğin renkleri ruhunuzu boyasın ..
96 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Rutin ve monotonluklar insanı esir alır. Hemde öyle bir şekilde esir alırki siz bunun farkına bile varamazsınız. Gelgelelim bu esaretten kurtulmanın tek yolu rutinlerden çıkıp sıradanlaşmamaktır.

Bir kent düşünün. O kentte insanlar oldukça sakin ve yavaşlar. Ne bir kavga, ne de bir olay oluyor. Adliyeler bile bomboş kalıyor. Avukatlar ise hiç dava kaybetmedikleri için ünlü oluyorlar. Hiç dava kaybetmediler çünkü savunacak bir dava olmamış ki! :D Evlilikler bile on yıl sonra oluyor. Ve nadiren insanlar evliliklerini bozuyor.

Ne kadar güzel değil mi? Olaysız, kavgasız sakin insanlarla dolu bir kent. Fakat bunun sıradanlaştığını ve bir rutin içinde olduğunu düşünün. İnsan bir süre sonra dayanamaz hale gelir. Nitekim rutinlerde böyledir. İnsanı bunaltır ve içten içe öldürmeye başlar.

Sadece bir kişi buna karşı gelir. Doktor Ox!

Bir iyi vardır, bir de kötü. Eğer kötü olmasaydı insanlar iyinin değerini anlayamazdı. Doktor Ox da insanların içindeki kötüyü açığa çıkarmak istiyor.

Kenti bir tür gaz ile aydınlatma projesi yapar. Bütün masrafları kendisinin ödeyeceğini söyler ve başkan buna izin verir. Fakat Doktorun asıl amacı insanları bu sakinlikten, rutinden çıkarmaktır. Bunu başarır da. Sonrasında bir sürü olaylar olur. İnsanların iç yapısı değişmeye başlar.

Neyse ben daha fazla spoi vermeyeyim. En iyisi siz kitabı okuyun. :D

Ben kitabı çok beğendim. Yazarın farklı bir anlatım tarzı var. Kitabı okurken sanki yazarla sohbet ediyor gibiydim. Bu çok hoşuma gitti :)


Rutin ve monotonlukların esiri olmamanız dileğiyle‍️... :)
96 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Ya kitap çok komik :D
Valla çok mutlu oldum bugün. Bu denk geldiğim ikinci güzel kitaptı. Bakalım diğer ikisi nasıl olacak...

Neyse kısa ve güzel bi' inceleme yapmaya çalışacağım.
Başta kitabın kapak resmi hakkında bir şey söylemek istiyorum. Sizce de adamın giyinişi çok güzel değil mi ya :D

Bu tuhaf bi' itiraf olacak ama biliyor musunuz o tarz giyinmeyi çok istiyorum :D
Tabi annem falan memur mu olacaksın yaşlılar giyinir o tarz demişti...

Neyse işte umarım bir gün giyinirim o tarz diyelim :D

Kitabın konusu çok tuhaf ve güzel. Ayriyeten çok komikti bence.
Quiqendone diye bi' şehir varmış (Kitaptan baktım ismine :D )
Bu şehirde insanlar çok uyuz, sakin. Mesela belediye başkanı var, buna danışmanı şey diyor.
"Yangın çıktı napalım?"

Bu da diyor ki "Sıkıntı yok düşünelim." Halbuki 1 haftadır zaten düşünüyorlarmış :D

Sonra mesela polis falan iş yapmıyor neden? Çünkü şehirde kavga çıkmıyor ki :D Herkes sakin.
Bizim çok çalışkan belediye başkanı da 10 yıldır polisi kovmayı düşünüyormuş. Adam her şeyi düşünüyor ama icraat yok :D

Kitap cidden aşırı güzel ya!

Doktor Ox'umuz da şehri aydınlatayım diye kekliyor bizim başkanı tabi.
Sonra da aslında aydınlatma değilmiş amacı. Tüm şehri kobay olarak kullanıyormuş resmen.
Herkes deliriyor falan birbirleriyle kavga ediyorlar :D

Kitap cidden çok komik ya buraya yazarken bile kahkaha atıyorum.

Neyse kitap kesinlikle çok güzel ve çok komik :D

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
96 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Jules Verne çoğumuzun aklında küçüklük dönemlerimizden dolayı çocuk kitapları kaleme alan bir yazar olarak kalmış ama aslında benim de çok uzun zaman sonra bu eseriyle kendisini hatırlamamla birlikte, bir çok romanının olduğunu da öğrendim. Hatta sanırım bu novella onun en kısa eserlerinden birisi. Yaptığım araştırmalar neticesinde de İthaki yayınlarının Verne'nin eserlerini direkt olarak fransızcadan çevirmesi ve de sadeleştirme yapmaması dolayıısyla daha çok önerilmiş. İş bankası kültür yayınlarında da her ne kadar aşırı olmasa da diğerine oranla biraz daha kısaltılmış sanırım.

Bu yazarı daha çok Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve Seksen Günde Devr-i Âlem gibi eserleriyle tanıyoruz. Çocukluğumuzun ilgi çekici kitaplarındandı bunlar. Bana da bayağı nostaljik anlar yaşattı :)

İçerikte ise Quiquendone adında hayalı bir şehir yaratmış yazar. Bu öyle bir şehir ki, ne haritalarda adı geçiyor ne de halkı tanınıyor. Bu Flaman halkı o kadar sade, sessiz ve yavaş yaşıyor ki, onların bu uyuşukluğu bir süre sonra size 'yetti gari, az hareketlenin be' deme isteği doğuruyor içinizde :D Bir gün Doktor Ox adında birisinin şehrin aydınlatmasıyla ilgili problemlere maddi oalrakta tamamen kendi üstlenmesiyle yardımcı olacağını belirterek gelmesi ve de bu kisve altında halk üzerinden bir deney yapacak olmasıyla olaylar patlak verir. Belediye başkanı da olaylara duygusal açıdan bakar ve fazla düşünmeden ve irdelemeden kabul eder. Tabii kobay olarak kullanılacakları akıllarının ucundan bile geçmez.

Doktor Ox'un bu deneyi yaparken kuramı şuydu; erdem, cesaret, yetenek, zekâ, hayal gücü gibi nitelik ya da özellikler yalnızca bir oksijen sorununa bağlı olabilir miydi? Ama zamanla kendini kaybedip, bu tabiri caizse uyuşuk ve yavaşlıktan bıkkınlık veren milletin gaza gelmesiyle(hem mecazi hem gerçek anlamda :)) ortaya çıkanlara o da müdahale etmez, izlemeye devam eder. Ayrıca yazar eserde sık sık müzikal terimlere de yer verir. Her ne kadar dipnotlar koysa da bular için, bu kısımlar biraz sizi sıkabilir. Çünkü ben de bir ara ‘ne diyor bu ya’ moduna geçtim. Sanki müzik hakkında hiçbir şey bilmiyormuş gibi hissetmenize neden olabiliyor. Bu noktada yazarın derin bilgilerini de görebiliyorsunuz.

Eser bilim-kurgu tarzında, yer yer trajikomik ögeler içeriyor , sizi gülümsetebiliyor. Büyük beklentiler ile okumayın derim ama genel olarak beğendiğim bir eser oldu. Eğer okumayı düşünürseniz de bulabilirseniz İthaki’den okuyun derim.
56 syf.
KİBİR, RUHUN KANSERİDİR.

Jules Verne, benim çocukluğumu temsil eder. Onunla sevdim ben kitap okumayı. Seksen günde devri alem ise ilk okuduğum kitaptı. Sonra Rus edebiyatı esir alsa da beni Jules Verne'in yeri her zaman özel kaldı.

--SPOİ SPOİ SPOİ--
Master Zacharius, İsviçre'nin Cenevre'sinde nam salmış dünyaca bilinen bir saat ustasıdır. İlgilenenler bilir İsviçre saat denilince ilk akla gelen ülkedir. Romanın gerçekçiliğini araştırmadım ancak Cenevre - Saat ikilisi göz önüne gelince de düşünmüyor değil insan.

--ANLAMSIZ ALAN--
Hiç hayatınızı sorguladınız mı? Ya da durup düşündünüz mü? Şu hayatta yaptığım en iyi şey nedir diye. Çoğumuz sevmediğimiz meslekleri icra ediyoruz. Sevmediğimiz şehirlerde yaşıyoruz. Nefes alıp verirken bile lanetler, küfürler, isyanlar sıralıyoruz. Bir amacımız yoksa hele cehenneme teslim ediyoruz ruhumuzu. Dün ''Loving Vincent'' filmini seyrettim. 800'den fazla tablo yapmış Van Gogh ve sadece birisi satılmış. Sevdiği iş olan ressamlığı yapıp bir yandan da aşık olduğu kadının muhitinde bulunuyor oluşu onu mutlu eder diye düşünüyorum düz mantık. İntihar ettiği gerçeği ile çalkalanıyorum sonra. Kulağını kestiği yetmezmiş gibi. Yani dünya öyle garip bir yer ki, bazen değil çoğu zaman ne yaparsan yap mutluluğu yakalayamıyorsun. Yani yakalasan da bir yere kadar. Gece yükselen yıldız gibi sabahına teslim ediyor ruhunu güneşe. ''Dünyada hiçbir şey hiçlik kadar büyük bir baskı yapmaz insan ruhunda'' sözü geliyor Zweig'in sonra. Beni uzun uzun düşüncelere sevk ediyor bunlar. Resmen varoluşumuz bir hiçliği temsil ediyor. Hayatın bug'ını bulanları kıskanıyorum. En azından uzun bir süre mutlu ya da en önemlisi huzurlu olmayı diliyorum içten içe. İçimde yaşıyoruz ya zaten her şeyi. Artık derdimizin, sıkıntımızın da dostlarımızda bir ederinin olmadığı da aşikar. Neyse.
Bütün bunların kitapla ne alakası var diyenler varsa kitabı okuyunca anlayacak. Master Zacharius yaptığı işte dünyanın en iyisi konumunda. Gün geliyor saatler duruyor. Sattığı onlarca saatle beraber alıcılar aşındırıyor kapıyı. İsyan ediyorlar.

Dünyanın en iyi saatçisinin yaptığı saati alıyorsunuz ve bozuk çıkıyor. Haklılar isyanlarında bir yandan. Usta, saatlerine aşık. Onlarla resmen tinsel bir yakınlık kuruyor. Saatleri bozuldukça sıhhati de sekteye uğruyor. Yataklara düşüyor. Ancak acıdır ki, kibri tutuyor ayakta. İnat edişi hep kibrinden. Öyle bir noktaya geliyor ki Zacharius Usta, ''İnsanoğlu, tanrının dengindendir'' savını savuruyor.

Koskoca ustanın dünya üzerinde tek bir saati kalıyor ayakta. Ruhunu, ününü, kibrini kurtarmanın yolunu ise gidip bu saati almakta buluyor.

Minnacık bir kitaptan değerli dersler çıkardım. Sizin de okumanızı isterim elbet. İyi okumalar...
https://www.youtube.com/watch?v=EFJ7kDva7JE
(Chopin'in bu eseri tam da saat yaparken dinlenilmezmi?) :D
56 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Oh be! Günler sonra adam akıllı bir kitap okuyabildim.

İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=2shNkY8pEj4

Jules Verne'den okuduğum 2. kitap. Daha önce de Doktor Ox'un Deneyi'ni okuyup çok gülmüştüm ve çok sevmiştim.

Peki bu kitabı güzel kılan nedir,kısaca anlatayım :)

Zacharius Usta, saat ustasıdır. Olağanüstü incelikle yaptığı saatler Cenevre şehrinin gururudur. Kendisi o kadar ünlenmiştir ki kendisi Fransa ve Almanya'da bile tanınır.

Tabii böyle bir üne dayanamayan Zacharius Usta bir süre sonra kibirlenmeye başlar.

Tanrı sonsuzluğu yarattıysa ben de zamanı yarattım der. Bak bak bak :D

Bu kadar da artislenirsen görürsün babayı :D Bir gün ustamızın saatler bozulmaya başlar, millet hep bozuk saatleri getirir ve "bunlar ne?" der.

Zacharius Usta anlam veremez ki tuhaf bir şekilde her bir saat bozulurken de o acıyı yüreğinde hisseder.

Kitabın güzel yani çok akıcı ve heyecanlı olmasıdır. 60 sayfa ama 2-3 dakika sürdü sanki okumam :D

Çok güzel bir kitaptı bu kitabı da en sevdiklerim listesine koyacağım.

Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
96 syf.
·1 günde·8/10
Dıııt dıııt dıııt dııt ... Ertele
10 dk sonra tekrar dıııt dıııt dııt dıııt...
Hiç kalmak istemiyor ki yeterince dinlenemedi tekrar ertele
10 dk sonra dıııt dıııt dıııt dıııt ....
Hih kalması lazım yoksa işe geç kalacak. Alarmı kapat. Hızlı tempoda hazırlık. Kahvaltı yaparsa geç kalır bi poğaça alır işyerinde ne olacak. Hemen çıkmalı.zaten sabah trafiği berbat bu trafik 20 dk lık yolu 60 dk lık yapıyor.

Oooooffff trafik neden akmıyor? Korna sesleri... Işıklar sanki ona inadına yanıyor. Kim yaptı ki bu ışıkların ayarını yahuu.. Doooooot doooot...e daha sarı yeni yandı... ağzını bozdu bile iki defa hakaret etti 3 defa küfretti...

Ohh neyseki işe yetişti. Saat 8:19 bir dk kala. Patron da dik dik bakıyor. Gec kalacak zannetti. İş iş iş iş... Bi ara veremedi bi çay içemedi yahu tuvalete gidemedi... Offf ne sıkıştı ama neyseki öğle arasına 10 dk var sabredebilir.

Offf neden işyeri yemeği vermez ki. Her gün ne yese diye düşünmekten harap oldu. Üstelik yemek fiyatları uçmuş. Söz yarın evden getirecek azığını. Gerçi dün de öyle demişti. Bu sefer kesin ama...

Ne çabuk bitiyor şu öğle araları. İş iş iş iş ... Kafası çalışmıyor artık yeter... Az kaldı sabret... İnsaf ya şu saatte mi çıkılır saat 19:00. Eve gidene kadar 20:00.

Yine trafik bu sefer hiç akmıyor. Kornalar egzoz gazı çekilir gibi değil. Umarım çocuklar etrafta dolanmazlar. Çok yoruldu.

Eve geldi çok şükür. Bu çocukların sesi neden böyle yüksek cıkıyor neden koştururlar ki.. Sabıır.. Of kızacak artık sussunlar beyninde yankılanıyor sesleri. Susuuuuuuuun.

Ama onlar daha küçük ustelik gün boyu görmediler özlediler onu. Bir köşede ebeveyninin nasıl bir canavara dönüştüğüne hayretle bakıyorlar. Endişeliler..

Keşke bağırmasaydı ama elinde değil.. Ne oluyor böyle yoksa biri bizimle dalga mı geçiyor strese ne kadar dayanabiliyoruz onu mu ölçüyor. Yahu sizi parayla mı verdiler bize bi gidin hayatımızdan.

Belki de Doktor ox hakkaten var. Ve ne olacağını merakla izliyor. Doktor ox sana sesleniyorum çekil hayatımızdan!

Yazarın biyografisi

Adı:
Alev Özgüner
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1960
Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı. Aralarında Jules Verne, Emile Zola, Yasmina Khadra, Pierre Daix, Nelly Arcan, André Gorz’un da olduğu birçok yazarın eserlerini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 4.396 okur okudu.
  • 72 okur okuyor.
  • 2.348 okur okuyacak.
  • 27 okur yarım bıraktı.