Kayhan Yükseler

Kayhan Yükseler

YazarÇevirmenEditör
8.1/10
238 Kişi
·
1.133
Okunma
·
3
Beğeni
·
312
Gösterim
Adı:
Kayhan Yükseler
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Kadıköy, İstanbul, Türkiye, 1947
Kayhan Yükseler 1947 yılında İstanbul, Kadıköy’de doğdu, 1959 yılında Selimiye Askeri Ortaokulu’na girdi. Liseyi Erzincan Askeri Lisesi’nde bitirdikten sonra, 1967 yılında asteğmen olarak Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. Ordunun çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra 1998 yılında albay olarak emekli oldu. İlk çeviri kitabı “Nartlar: Asetin Halk Destanı”dır. Dostoyevski’nin “Bir Yazarın Günlüğü” adlı yapıtının tercümesiyle “Dünya Kitap Dergisi 2005 Çeviri Ödülü” aldı.

Puşkin, Gogol, Tolstoy, Gorki, Leskov gibi klasik yazarların yanı sıra Andrey Belıy, Platonov, Leonid Tsipkin, Konstantin Vaginov, Tulepbergen Kaipbergenov gibi Sovyet dönemi yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırmıştır.
"Ah gerçekten de değiştim.Nasıl olduğunu bilmiyorum.Geçen her gün karakterime ve bakış açıma yeni renkler katıyor.Böyle olmak zorunda,biliyorum."
Kanının tutuştuğunu duydu.
Birden sessiz ruhunun boşluğunu
Bir ses doldurdu huzur veren.
Kutsallığına vardı yeniden
Güzelliğin,iyiliğin ve aşkın!...
Ama başka bir mahkeme,tanrısal bir yargı
Bekliyor sizi,ey ahlaksızlığın sırdaşları!
Korkunçtur yargıcı,aklı ermez altın şıkırtısına.
Düşünce ve eylemleri o kestirir önceden...
Karşılığını çoktan ödedim dünyada
İyiliğin, kötülüğün, aşkın ve umudun.
Başlamaya hazırım başka bir yaşama.
Zamanı geldi. Susuyor ve bekliyorum.
1210 syf.
·10/10
Merhabalar Dostoyevski ve günce severlerin kesinlikle okuması gereken bir eser.Kitapta Dostoyevski’nin hayatına ve o zamanki Rusya’ya ışık tutmaktadır.Dostoyevski’yi daha yakından tanımak ve nasıl bir dönemde yaşadığını anlamak isteyenlerin okuması gereken bir eser.Rusyanın o zaman ki kültürü mimarisi sanatı anlatılmaktadır.Kitapta en beğendiğim bölümü Dostoyevski’nin eleştirilen yanlarını soru ve cevap şeklinde cevaplamış.Dostoyevki hakkında aklıma takılanlarda cevaplanamamış soruları bu kitap sayesinde cevaplarını aldım.Yazarın üslubu diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de muhteşem bir üslubu var.
Okumanızı tavsiye ederim
1210 syf.
(Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


Durun!! Durun!!
Kalkmış olamaz tren…
Anlatacağım neden geç kaldığımı..
Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
...


Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
Anlatacağım neler olduğunu…



Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

Kapı açıldı,
Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

Lütfen, diye karşılık verdim.
Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
Durun! dedim..
Ben de gelmek istiyorum.
Lütfen..

Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

...

Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
İsmi nedir? diye sordum..
Tebessümle, malum kişiye bakıp,
O mu? Bay A demeniz kafi.
Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
Sizi sevdim!
Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
Kimsiniz Sayın Özlem?
Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

Kararlı duruşuyla yola bakıp,
Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
Daha birçok şey?..

...
O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
Biliyor musunuz Sayın Özlem..
Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

Uzun zaman?
Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
Kimsiniz Sayın Özlem?


Gitmeliyiz Efendim!!


Bir kilit, bir sessizlik..
Bir kalabalık..
Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
Yazarın yanındayım.

Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
Yolculuk bu sefer başlamıştı.



… Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
Hayır, hayır dedim..

Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

Masal bunlar!
Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
Yoksa Rus musunuz?

Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

Ya Ruslar? dedim.
Bir Rustan dinlemek isterim..


Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
Yoksa..
Yoksa?
...



Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
Özgür müyüz? dedim
Alaycı bir dudak büküşle:
Özgürsünüz tabii..


...


İdam sehpasındayız.
Yavaşça merdivenleri çıktık.
Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
Konuşabildiğim sadece bu.
Gözlerimizi bağladılar.
Ölecektik.

Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

… Ferman uçuştu,
kelimeler henüz okunmadan..
O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

Yaşıyorduk..
Yaşıyor muyduk?


...

Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
Hepsinin doldu zamanı.


Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


Bir uykudan uyandık yazarla,
Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



Yollara düştük birlikte..
Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
Halkım diye kalbini tuttu yazar,
Düştü kalemi..
Nefesi azaldı.


Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
Elleri buz gibiydi…


Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
Belki sonra, dedim gülümseyerek..

Yoo bu sefer konuşulmalı..

Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
Anlatmalısınız. Kimsiniz?
Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
Kalbiniz…


Kolumdan tuttu. Hayır!
Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




Peki...


Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
Konumuz bu değil.
Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
Barındırmaz ama tek bir farkla!
Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
Daha biraz önce bahardı halbuki.
Demek öyle..


Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
Gözlerine baktım..
Yıldızlar parlıyor, dedi..

Kimbilir…


Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
Esaret miyim?
Özgürlük nedir? Nerede?
Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
Durmalısınız! dedi.
Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yollar.

Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
Gayet eminim,
Aslolan, İnsan olan.



Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
Zira Dostoyevski hastaydı.

Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

" İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

… Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


… Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
İnsan…




Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

Hayat bu belli mi olur?



Yollar mı Sayın Özlem!
“ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
Gözleri düştü yazarın,
Sessizleşti..

Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
gelin benimle…

...

Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
Lazım olabilir diye…


Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
İlk, farklı ve kıymetli.



Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
Unutulmaz dedim..
Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

Uzaklaştık…





Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
Avrupailer!
İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
Öldürülüşlerini hissettik..

Boynum,
Sızladı.




Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
İnanıyorum..

Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

...


Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
Yolun sonunu görebiliyordum.
Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
Kuşattı yazarla çevremizi..
Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
Yolun sonunu biliyorum.
Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
Kaleminle..
Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
İki İnsan olarak..






Üstüm başım bu yüzden böyle,
Saçlarımdaki örgüler açılmış..
Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
İşte bu yüzden geciktim..

Geciktim mi sahi!?



Trenin düdüğü çalar..
Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

Dostoyevski Nerede?




Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
Bir Yazarın Günlüğü,
Bir İnsanın Günlüğü,
Bir Tarihin Günlüğünden..
Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


….


Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

Melodiler konuşsun efendim..

https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

Kitap sadece okunmaz..
Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


...

Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
Asla pişman olmayacaksınız…


Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
Kalbinizin atışıyla…


Ne diyorduk...



Dostoyevski İnsandır!!
Dostoyevski Adamdır!!


Bu güzel etkinlik için Sevgili https://1000kitap.com/SinestezikMuz 'a,
Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
Saygı ve Sevgilerimle :)
104 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bugüne kadar savaşla ilgili veya savaş karşıtı bir çok kitap okudum ama bu kitaptaki kadar etkileyici cümlelere hiçbir yerde rastlamadım. Sanırım benim için çok geç kalınmış bir okumaydı.

Yazar, kitapta bizi Rusya-Japonya savaşına götürüyor. Savaşın korkunçluğunu ve savaşan askerin ruh halini o kadar mükemmel anlatıyor ki bir noktadan sonra kendinizi sanki savaş alanındaki vahşetin ve dramın içinde kaybolmuş gibi hissediyorsunuz.

Kitapta iki bölüm var. Birinci bölüm, cephede savaşan bir Rus subayının savaş esnasında ve terhis olduktan sonraki tuttuğu günlüklerden, ikinci bölüm ise bu subayın kardeşinin cephe dışında yazdığı günlüklerden oluşuyor. Her ikisinde de savaşla ilgili mükemmel iç dünya tasvirleri yapılıyor. Tabii ki savaşın korkunçluğuyla beraber olarak.

Savaş karşıtı olma özelliğini bu kadar az sayfayla, bu kadar muhteşem bir şekilde sağlayan bu kısa kitabı ben büyük beğeniyle okudum ve okunmasını da herkese tavsiye ederim.
136 syf.
·5 günde·Beğendi
İnsan Neyle Yaşar? eserini iki yayınevinden de karşılaştırma yapmak amacıyla okumuş oldum. İş Bankası Yayınları’nda 6 öykü, Turkuvaz Kitap içeriğinde 9 öykü yer alıyor. Bunlardan 4 tanesi ortak. Bu sebeple tamamen aynı içerikler diyemeyiz. İş B. Yayınları’nın başındaki çevirmen notu bunu anlamak için güzel bir açıklamaydı.
Turkuvaz Kitap’ın çevirmeni Kayhan Yükseler de iyi iş çıkarmış diyebilirim. Ben okurken hiçbir eksiklik ya da negatif bir duygu hissetmedim, gayet başarılı bir çeviriydi.
Tolstoy’un sevgi, iyilik, hayatın asıl gerçekleri ile ilgili inançlar ve davranışlar üzerine kıssadan hisseler içeren öyküleriydi. Çok sevdim, çok düşündüm. Başucunuzda tutup ara ara okuyabileceğiniz bir klasik eser. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
536 syf.
·57 günde·Beğendi·10/10
" Lermontov uzun yaşasaydı, bizler halkın gerçeğini kabullenmiş, belki de halkın acıları için ağıtlar yakan, halkın gerçek savunucusu büyük bir ozana sahip olurduk" demiş Dostoyevski.

Lermontov' un hayatı kısaca;
Üç yaşında annesini kaybeder ve kısa bir süre sonra babası evi terkeder. Büyükannesiyle yaşamaya başlayan Lermontov, ilk kez o zaman tanışır, hemen hemen tüm eserlerinde yer bulan Kafkasya ile.
Gençlik yıllarında asi ruhunun etkileriyle üniversiteden çıkmak zorunda kalır ve asteğmen olarak süvari birliğinde yerini alır. Lâkin insan haksızlık ve adaletsizliğe karşı kavgacı bir ruha sahipse elbetteki onu hiçbir güç durduramaz. Sonrası ise sürgün hayatı olarak Kafkasya dır. Sürgündeyken bile aktif bir şekilde yazarlığına ve şairliğine devam eden Lermontov;
" Gerçek benim kutsalımdır " diyerek üretmeye devam eder. Kısacık hayatında en çok etkilendiği ve sevdiği yazarlardan olan Puşkin'in komplo düelloda hayatını kaybetmesi onu derinden etkiler ve Rusya da en çok dolaşan şiirler arasına giren Şairin ölümünü yazar.
" Şair öldü kuluydu namusun
Düştü karalanmış, söylentilerle."
Dönemin adalet anlayışını yerden yere vurur ve toplumcu dizelerle göndermeler yapar. Sonra mı? Gelişen olaylar ve yine sürgün...
Aleksandr Herzenin bir cümlesiyle Lermontov' un Puşkin ' i ne kadar sevdiğini en güzel şekilde açıklar.
" Puşkin'i vuran tabanca, Lermontov'a da isabet etmişti " der Herzenin.

1841 yılında henüz 27 yaşındayken ve kısacık ömrüne yığınca eser bırakan Lermontov, güçlü iddialarla dile getirildiği gibi bir komplo düello da yaşamını yitirmiş ve bizi yazacağı şiir, hikaye ve poemalardan mahrum bırakmıştır, ruhu şad olsun.

Kitaba gelelim.

ÖZGÜRLÜĞÜN SON OĞLU.
Poema; duygusal içeriği bakımından şiire benzeyen düzyazıdır. Lermontov bu kitabında da yine Toplumcu yazar olarak çıkar karşımıza. Gerek toplumun aksayan yanlarını, gerek rejimlerin, hükümetlerin adaletsizliklerini dize dize işler satırlarında. Tabiki Kafkasya ' ya olan sevgisini hissetmemek imkansızdır. Kazbek dağlarına sık sık yer verir.
Elbetteki aşkı da çok iyi harmanlar bu kitabında. Kaderi yalnızlık olan insanları da es geçmez.
Onu okurken bazen Nazım gelir akla bazen Cem Karaca bazen Barış Manço( çocuklar için masal adlı poeması kitapta mevcuttur.)
Kimi zaman ihanetin de serpiştirildiği satırlarda kimi zaman keskin bir mizah devreye girer, sonra biraz aşk ve tabiki adaletsizlikler...
Şair toplumun aynası olmalıdır nitekim onun satırlarında siyasi kokuşmuşluk gizlenemez.
Lermontov okumamış ve okumayacak olan ne kaybeder bilmem, ancak okunduğunda pişman olunmayacak kadar güzeldir. Incelememi bu kitapta yer almayan ancak Hançer ( Hasan Ali Yücel klasikler dizisi ) kitabında mevcut olan "Şairin ölümü" nün son dizeleriyle bitiriyorum. ( bu şiir en çok sevdiğim şiirlerdendir)

Ve sizler, kibirli çocukları!
Bilinen alçaklıkla ün salmış ataların!
Köle topuklarıyla çiğneyen yıkıntılarını
Bahtın oyunu ile incinmiş soyların!
Özgürlük, Deha, ve Şan cellatları!
Tahtın yanındaki açgözlü yığın!
Susturun gerçeği ve yargıyı
Gizlenin örtüsü altına yasanın!
Fakat ey ahlaksızlar, tanrısal bir yargı
Ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri!
Onu kandıramaz altın şıkırtısı
O bilir önceden her şeyi.
O zaman boşa gidecek ama
Kötülemeler, başvuracağınız!
Ve tüm kara kanınızla, şairin
Haklı kanını yıkayamayacaksınız!


Bir gün elbet Lermontov' u seveceksiniz,
Lermontov' u seviniz...
104 syf.
·2 günde
Savaşın acımasızlığını hepimiz biliriz ancak bu kitap bildiklerimizden de fazlasını zihnimize çarpa çarpa sokuyor.
Kimi zaman savaş meydanındasınız, etrafınızda acıyla haykıran ve kaçışan askerler; kimi zaman sokaklarda ölümden kaçan insanlar; çatırdayan kemikler, vücuttan ayrılan organlar, kan kokusu, kaybedilen yaşantı, benlik, umut, aile ve daha fazlası...
Savaşı sanki yaşıyorsunuz. Yaşamakla kalmayıp siz savaş oluyorsunuz sonrasında sırasıyla gelen nefret, korku ve delilik...
En son 2017’de basılan bu setin maalesef satışı tükenmiş. Yeni basımını sabırsızlıkla bekliyorum. Dostoyevski’nin tüm Rusya’da tanınır olmasını sağlayan “Günlük” yazılarının toplandığı Cem yayınevi basımını okumuştum ben. Kitabın içeriğiyle ilgili ayrıntılı inceleme için videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/oE8HgBaPqNg
104 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri Kızıl Kahkaha.. Andreyev’in kalemi o kadar bana yakın geldi ki.. tarif edilemez bir haz aldığımı kabul etmeliyim. Derin, yıkıcı, sarsıcı, kor gibiydi.. biraz bulanık , çokça azgın bir deniz gibi.. Sormaya korkacağımız sorular ile yüzleşirken derimizi yüzer gibi.. olabildiğince sinsi ,yeteri kadar ciddi , var olamayacak kadar gerçekti.. tıpkı kızıl bir kahkaha gibi...
136 syf.
·Beğendi·10/10
En çok etkilendiğim eser. Her hikayesini bitirdiğimde şoka girip hiçbir şey yapamaz oldum. Herşey o kadar güzel işlenmişki okurken kendinizi bile unutuyorsunuz. Hikaye başlamadan verilen ayetler çok hoşuma gitti. Her biri çok ince ve anlamlıydı. Bir insanın okuması gereken en önemli eser. Unutmayın her kitap bir fikir, bir insandır. İyi okumalar.
195 syf.
·Puan vermedi
“Yakala Ruslan yakala!”

Sevgi ve görev. Zor kavrmlar gibi görünmüyor aslında. Sevdiğin bir şeyi yaparsan görevin olmaz gibi ya da görevini seversen mutlu olursun gibi çoğu beylik genel geçer tüm kalıpları biliyoruz hepimiz. Bu ikisini birbirine bağlayansa “sadakat” gibi yüce bir duygu ya da erdem. “Sadık” olmak bir meziyet. Görevi sadakat ile yaparsan seversin. Ya da sadakat bir görev sevgisi doğurur. Neyse amaç olmalı diye başlıyoruz bu hayata. Bir amacı olmalı diye sorguluyoruz her şey ve herkesi. Bir görev duygusu ilk ne zaman içimize kaçıyor bilmiyorum ama bir sabah bu duygunun boşluğu veya hoşluğu veya dürtüsü ile uyanıveriyoruz. Bir de bakmışız listelerce var bundan. Sabah kalkınca başlamıyor ama ölene kadar kalıyor içimizde.
Dikenli tellerle örülü güvenli bir alan oluşturmayı istiyoruz daima. Bir sürü madde var bu tellerin hammaddesinde. İlk önce güzel bir coğrafya seçilir ki çoğumuzun bu şansı olmaz. Toprak düzlenir. Mekan oluşturulur baraka iyidir de bazıları lükse kaçar. Mekanın içinde rahat etmemizi sağlayacaklar vardır. Aile mesela. Sonra bu mekan bir toplumun parçası olmalıdır ki daha büyük belalardan hep beraber korunalım. Komşumuzda bizim gibi ise sorun olmaz. Sonra çit örmek gerekir iki nedenle: Birilerini uzak tutmak ve bizi kendimizi uzak tutmak için. Kirden pisten bizim olmayandan acıdan ve korkudan.

“Teller bir kez çekildi mi kimse yaklaşmaya cesaret edemezdi. Bu onların telleri olacaktı çünkü teller her zaman mahkumlar tarafından çekilirdi.”

Böyle çitlerle yani kurallarla yasalarla korkularla örülü kamp alanı kendi elimizle yaptığımız dikenli tellerle korumaya aldığımız kamp alanı bizim güvenli mumtlu huzurlu yuvamızdır. O alanda her şey kontrol altındadır ve her şey bizim istediğimiz nizami doğrultuda ilerler. Ya dış dünya o karışık karmakarışık işte. Bir kaos bu düzenin yanında:

“Kendisi kampı salt iyi olarak anıyordu, kamp hakkında güzel anılardan başka bir şey yoktu. Biraz dışarıda yaşadıktan sonra bir takım karşılaştırmalar yapabilirdi. Orada insanlar birbirine kayıtsız değildi, orada insanlar birbirlerinin yaptığına dikkat ederdi. İnsan, hiç görülmemiş kadar büyük değer sayılırdı. Onun bu değeri ondan korumalı, bu değerini kaçma hayalleriyle harcamaya kalkışırsa bizzat onu cezalandırmalı, yaralamalı, pataklamalıydı. Ne olursa olsun kurtuluşun acımasızlığı var! Sonuçta geminin direkleri, onu kurtarmak istediklerinde kesilebilir. Zaten cerrah da iyileşmeyi umduğunda keser bedeni.”

Bir toplama kampının anatomisi ve fizyolojisi eşliğinde bir görev yüklü köpeğin gözünden yıkılan cennetin aktarımı. Bir tarafta olaylar gerçekçi şekilde olduğu gibi aktarılırken; bir taraftan da köpeğin gözüyle aktarılmış kitapta. Efendi köle ilişkisini sahip köpek açılımı içinde ele almış. Bu sürecin nasıl bir sürü ritüel ve alışkanlık sonucu oluştuğunu aktarmış. Bu parametrelerin birer oyundan ve görevinde bir oyundan ibaret olduğunu anlayamazsan ne olacak göstermiş. Elbette amaç bir dış dünya ve yaşanan acıların aktarımı olmak yanında içsel çözülmeler çok iyi göndermelerle aktarılmış biz okuyana. Fiziksel bir yapının içimizdeki yansımaları ve belki de içimizdekinin dışa vurumu. Ayrım yapmak zor. Ama gerçekliğin flu çizgisini görmek mutlu etti beni bu romanda. Şartların oluşturduğu gücün ve imtiyazın aslında kırılgan bir sürü kabullenmelerin üzerine inşa edildiğini tekrar hatırlattı bana. Öküzün boynundaki ip değil onu tutsak eden.

“Hem zincirlerin senin adına konuşuyorsa, kükreyip durmaya, kendini hırpalamaya ne gerek vardı!”

Güvenli alanı terk ettiğimizde ne kadar süre ve nasıl yaşarız. Hepimiz yaşadığımız kovuğu severiz ve orada yaşamak isteriz. Elimizde olmadan geçirdiğimiz her değişim bizi alt üst eder ve eski değerlerin hükmünü yitirdiği yerde kişisel ve bedensel yıkım başlar. Artık ne eski sen olabilirsin ne de uyum sağlamazsan hayatta kalabilirsin. Eskiye körü körüne bağlı görevine aşık sadık bir köpeğin hazin öyküsü... Okurken kendi içsel kampımı gördüm yeniden. Ve kaostan tekrar ürktüm.
Keyifli okumalar!

Yazarın biyografisi

Adı:
Kayhan Yükseler
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen
Doğum:
Kadıköy, İstanbul, Türkiye, 1947
Kayhan Yükseler 1947 yılında İstanbul, Kadıköy’de doğdu, 1959 yılında Selimiye Askeri Ortaokulu’na girdi. Liseyi Erzincan Askeri Lisesi’nde bitirdikten sonra, 1967 yılında asteğmen olarak Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. Ordunun çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra 1998 yılında albay olarak emekli oldu. İlk çeviri kitabı “Nartlar: Asetin Halk Destanı”dır. Dostoyevski’nin “Bir Yazarın Günlüğü” adlı yapıtının tercümesiyle “Dünya Kitap Dergisi 2005 Çeviri Ödülü” aldı.

Puşkin, Gogol, Tolstoy, Gorki, Leskov gibi klasik yazarların yanı sıra Andrey Belıy, Platonov, Leonid Tsipkin, Konstantin Vaginov, Tulepbergen Kaipbergenov gibi Sovyet dönemi yazarlarının yapıtlarını dilimize kazandırmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 1.133 okur okudu.
  • 46 okur okuyor.
  • 1.267 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.