Kenan Özcan

Kenan Özcan

YazarÇizerTasarımcı
8.4/10
971 Kişi
·
3.844
Okunma
·
1
Beğeni
·
667
Gösterim
Adı:
Kenan Özcan
Unvan:
Türk Yazar, Çizer, Görsel Tasarımcı
Doğum:
Fatsa, Ordu, Türkiye, 1959
Ölüm:
Amasya, Türkiye, 20 Ekim 1985
Özcan 1959 yılında Fatsa'da doğdu. İlk, orta ve Lise öğrenimini burada tamamladı. 1979 yılı Aralığı'nda tutuklandı. Fatsa Davasında yargılanmakta iken, 20 Ekim 1985 tarihinde Amasya Askeri Cezaevi'nde hücresinde ölü olarak bulundu.
Benim için sewer misin insanları? Hele çocukları, bizim çocukları? Dünyayı kendileri kadar güzel, kendileri kadar masum gören çocukları, benim içinde öper misin? Selam söyler misin benden dağlara? İşte o zaman bir kez daha öperim gözlerinden...
Dili peltek duygularımın
gözleri iki numara gözlük,
hasret,
içimde dinmeyen gizemli bir öykü.
Tutuşmuş yanıyor bir yandan yürek
dayanır mı bilmem ki bu kış gecelerine.
160 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitabın kapağını kapattıktan sonra dakikalarca düşündüm. Neden kaybediyorum sorusuna cevap bulmama yardımcı olduğu için düşündüm. Düşündüm çünkü insan kaybetmek , hep hatanın nerede veya kimde olduğunu bilmeden kaybetmek çok yorucu bir dönem. İnsan kaybettim evet, ama yeni öğrendiğim bazı gerçekliklerimle tekrar kazanmaya cabalayabilirim diye düşünüyorum. Benim mükemmel bir insan olduğumu düşündüğü için hiçbir zaman kendime dönüp bakmadım. Ama şimdi anlıyorum ki asıl sorun bende. Çocukken eksikliğini hissettiğim her şeyi onun üstünde denemişim meğer. Hep sevgi, ilgi bekleyip darlamışım. Onu suçlayıp sesszice kenara çekilmişim her defasında. Haklı olduğumu düşünüp adım atmasını beklemisim. Bir insani psikolojik olarak baski altına almışım da haberim yokmuş. İçten içe öldürmüşüm sevdiğim insanı. Psikolojik desteğe ihtiyacın var diyip bir kez daha yaralamışım. Ama artık biliyorum ki asıl yardıma ihtiyacı olan benim. Hayatıma aldığım herkesi böyle bir duruma soktugumu öğrendiğim su dakikalardan itibaren kendi icimde bir şeyleri düzeltmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceğine eminim. Önce kendimi sevmeliyim, kendimi seveyim ki başka insanlara da yansıtabileyim. Ben sorunsuz bir insanı yaraladigim için öyle pişmanım öyle üzgünüm ki....
392 syf.
·29 günde·9/10 puan
Okulun ilk günleri 5. Sınıfta öğretmen öğrencilerine klişe ve yalan dolu bir söz söyledi:

Hepinizi çok seviyorum... 
Ön sırada yana doğru kaykılmış bir öğrenci vardı. Adı Mustafa Yılmaz’dı...
Mediha öğretmen Mustafa Yılmaz’ı bir süre takip etmiş a-sosyal olduğunu, elbiselerinin kirli olduğunu fark etmişti. 
Mediha öğretmen Mustafa’nın kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne düşük not vermekten zevk alır hale gelmişti. 
Her öğrencinin geçmişine dair bilgileri okurken Mustafa’yı en sona bırakmıştı. Ve bir gün sıra ona geldi...

Mustafa'nın birinci sınıf öğretmeninin notu: Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli.

İkinci sınıf öğretmeninin notu: Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.

Üçüncü sınıf öğretmenin notu: Mustafa'nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeninin notu: Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor. 

Ve Mediha öğretmen Mustafa’nın yaşadıklarını okuduktan sonra kendisinden utandı. Ona önyargılı davrandığı ve baktığı için...


Bu olay öğretmeni çok etkiledi... Sürekli Mustafa’nın durumunu düşünür hale geldi... Öğrencilerden hediyeler geldiğinde Mustafa’nın hediyesi onun için önemliydi. 
Herkesin içerisinde Mustafa'nın hediyesini açtı... Marketten alınan bir kağıda özensizce sarılmış yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyrek dolu bir parfüm şişesi... Sınıftakiler gülmeye başlarken öğretmen bileziği takıp ne kadar güzel olduğunu söyledi... Parfümü bileklerine sıktı.. 
Ders bitip ayrılık vakti geldiğinde Mustafa öğretmenine şunu söyledi:
- Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Mediha öğretmen oturup ağlamaya başladı...

 

O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı, insani boyutlara ve yaşanmışlıklara daha fazla önem verir oldu. Mustafa'ya özel ilgi gösterdi. Ki Mustafa da bu özel ilgiye karşılık veriyor sınıfın en zeki öğrencilerinden biri haline geliyordu. 
Okul bitti Mustafa yoluna gitti, Mediha öğretmen ise işine devam etti..

Bir sene sonra, Mediha öğretmenin kapısının altında Mustafa'dan bir not buldu... Notta Mustafa’nın yaşamındaki en iyi öğretmen olduğu yazıyordu.
Altı yıl sonra Mustafa'dan bir not daha aldı. Lise bitti,. Sınıfta üçüncü oldum... Hayatımdaki en iyi öğretmen sizsiniz. 
Yıllar sonra bir not daha: Fakülte bitti hayatımdaki en iyi öğretmen sizsiniz... 
Ve bu kez isminin önünde Prof. Dr. yazan ama içeriğinde hayatındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu belirten bir not daha... Prof. Dr. Mustafa Yılmaz...
Bir mektup daha... “Babamı bir kaç hafta önce kaybettim evlenme törenimde annemin yerine ayrılan koltukta oturur musunuz?”
Ve evlilik töreni... Mediha öğretmenin kolunda taşları düşmüş bilezik ve annesinin parfümünün kokusu...

Mustafa ile kucaklaşma sonrası doktor Mustafa’nın öğretmeninin kulağına fısıldadığı sözler: "Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim."

Ağlayan Mediha öğretmenin yanıtı: Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum..."

Kitabın vermek istediği asıl mesaj bu hikayede gizli. Öğretmen demek çocukların zihnini bilgiyle doldurup onları otomatik birer robot haline getirmek demek değildir.
Eğer dürüstlüğe değer veriyorsanız, o zaman öğrencilerinizle de dürüst olmalısınız.
Eğer düzene önem veriyorsanız, o zaman hem kılık kıyafetiniz hem de tavrınız düzgün olmalıdır.
Eğer dakikliğe değer veriyorsanız, her zaman vaktinde gelmelisiniz.
Eğer demokratik ilkelere değer veriyorsanız, otoriter davranmamalısınız.
Eğer faşizme ve güçlünün ayakta kalmasına önem veriyorsanız, o zaman insanalara demokrasi ya da insaniyet nutukları çekmemelisiniz.
Ama üzülerek söyleyeceğim ki çoğu öğretmen " Söylediğimi yapın, yaptığımı yapmayın!" mantığıyla öğrencilerine nutuk çekiyor. Oysa öğrencilerin okuldaki en büyük modeli öğretmenlerdir. Öğrenciler, öğretmenlerini model alırlar. Amacımız sadece öğretmek, aracımız da sadece kitaplar değildir. Önceliğimiz insani değerleri kavratmak olmalıdır.

Kitap bilimsel bir dille yazıldığı için bazı insanlara sıkıcı gelebilir ama sıkıcı gelmiş olması niteliksiz olduğu anlamına gelmiyor. Ayrıca içeriğindeki çözümlerin evrensel olmadığını söyleyen okurlar var. O okurlara sormak istiyorum acaba bir öğrenciyi insan yerine koyarak, empati kurarak aktif dinlemenin neresi evrensel değil?
Ya da şöyle sorayım: Öğrencilerle olan ilişkilerde kazan-kaybet yöntemi değil de kazan-kazan anlayışıyla hareket etmenin ve ilişkiyi zedelememenin neresi evrensel değil?
Aaa bir dakika şunu da soracağım: Sınıfta sadece öğretmen değil öğrenciler de var ve bu sebeple kuralları öğrencilerle birlikte belirmenin, onların görüş ve değerlerine önem vermenin neresi evrensel değil?

Offf çok soru var... Neyse o evrensel bulmayan, kitabı şişirilmiş olarak ele alanlar tekrar bi düşünsün.

Ve kitapta en beğendiğim kısmı paylaşarak susuyorum...

"Bir öğretmen vardı, bize öğretmekten bahsetti.
Ve şöyle dedi:
Hiç kimse sana bilgiyi açmaz.
Böylece yavaş yavaş uyanırsın.
Kalenin gölgesinde yürüyen bir öğretmen sadece aklını nakletmekle kalmaz aynı zamanda inancını ve sevgisini de aşılar.
Akıllı bir öğretmen seni sadece akıl evine davet etmekle kalmaz aynı zamanda kendi aklının ucundan eşiğinden geçirir.
Belki bir astronot sana uzayın detaylarını anlatabilir ancak asla sana anlayış kazandıramaz.
Belki bir müzisyen sana evrenin ritmini sunar ancak kulağına ritim veremez, sesine de ses katamaz.
Sana sayıların bilimini, ağırlığın ve ölçünün detaylarını öğreten biri bunları sana öğretir ama onların dilinden anlar hale getiremez.
Oysa öğretmenin hayata dair ilmi diğer bir insana katma değer sağlar. "(s. 352)
160 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Çok büyük ihtimalle bir çocuk öykü kitabı ya da daha düşük bir ihtimal de olsa, ticâri açlık tetiğinden çıkan kurşunun tam onikiden vurduğu edebiyattan fersah fersah uzak ve içi kof, popülist kavramların edebi özelliklere sahipmiş gibi satır satır sıralandığı; kitap seçiciliği, nitelik algısı sıfır insanlara yutturulan muhteşem(!) kasa yanı kişisel gelişim kitaplarından biri gibi duruyor olabilir.
Zîrâ ilk görüşümde ben de aynı şeyi düşünürdüm eğer okuyan kişilerden birini tanımasaydım...
Önyargıları her insan kadar ağır basan biriyim özellikle kitap konusunda.
Ama bu kitap, en iyisiydi diyemesem, en etkilendiğim diyemesem de annesiyle arasında buz dağları olan biri olarak içimde çokkk derin yerlere dokundu, zaman zaman beni inanılmaz rahatsız etti yüzleştirdiği şeylerle ve ağlayarak okuduğum satırları oldu.
İlk defa kitap okurken bu kadar kötü ve aynı zamanda bu kadar rahatlamış hissettim.
Oğlum doğduktan sonra annemle olan ilişkime dair idrâk ettiğim bazı şeyler, kimi yaralar bilinçaltımdan yüzeye lav hâlinde fışkırdılar çünkü resmen.
Çok daha kapsamlı ve çok daha iyi bir tercümeyle yazılabilirdi sanki ama bu hâliyle de benim için özel bir kitap olarak kalacak.
Herkese hitâp etmediğini düşündüğüm ancak okuduğunda kendisine hitâp ettiğini düşünen insanlara sımsıkı sarılmak istediğim, psikoloji-travma-aile kökenli yansımalar vs. içerikli bir kitap.
Herkesi etkileyecek, herkes okumalı tadında değil ama en azından anne - babaların ya da gerçekten kendini bulacağını düşünen, aile öyküsünde travmalar, düğümler olan kişilerin, bir kere öylesine de olsa okumalarını tavsiye edebileceğim bir kitap.

1. Bölümün sonundaki Altın Beyin öyküsünden bir satırla sonlandırayım; "Yaşamları boyunca, bazı şeylerin ancak bir yudumuna kavuşmanın bedelini özünden, iliğinden ödemek zorunda olan insanlar vardır. Bu onlar için hep yeniden yaşanan bir acıdır ve sonra artık acı çekmekten yoruldukları zaman..." Özet geçebildiğim kadar geçtim, okuyan fikrini paylaşır, okumayan fikirlerden yola çıkıp belki okumak için vaktini ayırır. Keyifli okumalar
216 syf.
·2 günde·10/10 puan
Kitabı dün sabah saatlerinde okumaya başladım ve o kadar akıcı bir dille yazılmış ki elimden bırakamadım. Ve yirmi dört saati tamamlamadan bitirdiğim kitaplarımdan biri daha oldu.

Kitaba başlamadan önce aşk kitabı olduğunu zannediyordum. Fakat sadece aşkı barındırmıyor içerisinde ; Asya'lı Ali ile Avrupa'lı Nino'nun okul yıllarında başlayan aşklarını, savaşlarını, kültür çatışmaların, dinlerini, gelenek ve göreneklerini, farklı bakış acılarını ve daha birçok konuyu içinde arındıran bir kitap. Yani bütün konuları harmanlayarak bizlere sunan bir kitap.

Çok sade ve akıcı bir dille yazılmış Sürükleyici bir anlatımı var. Çok çabuk okutuyor kendini size. Kesinlikle çarpıcı bir kitaptı. Yani herkesin okumasını tavsiye edebileceğim bir kitap.

Bu kitabı okurken aslında imkansız denilen aşklar geliyor hemen insanın aklına ; Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı ve daha bir çok imkansız aşk. Onlar da kavuşamadılar diğer bütün aşıklar gibi.
Çünkü iki kıta gibiydiler. Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler; düzgün bir ilişki kurulamıyordu aralarında ama kavusacaklarına dair olan umutları da hiç bitmiyordu.

ALİ & Nino
320 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Onca ayrılığa onca uzaklığa rağmen çocukken başlayan bir arkadaşlık, bir dostluk bütün zorluklarına rağmen bir ömür süren birbirlerindeki tüm zıtlıkları içine sindiren ve her daim güvenilen sadece ölümle son bulabilen bir dostluk

Kasım ve Mehmet aynı yıl (1618) aynı günde farklı şehirlerde doğan iki bebek. Kasım'ın babası sarayda hekimbaşı. Mehmet'inki ise Malatya'da Nakşibendi şeyhi. Hekimbaşının Malatya'ya sürgüne gönderilmesiyle kesişen hayatları ve bir ömür süren kadim dostlukları. Oysa çocukluktan itibaren o kadar farklılar ki birbirlerinden. Kasım dünyaya bağlıdır sıkı sıkıya, gülmek, eğlenmek, hat sanatçısı olarak sarayda kendine bir yer edinmek en büyük hayalidir. Mehmet'se alabildiğine öfkelidir sürekli bir arayış bir sorgulama içindedir ama en büyük hayali Yunus Emre gibi içten ve coşkulu şiirler yazarak iyi bir şair olmaktır. Birlikte günler büyük bir mutlulukla geçerken ve bu iki can bütün farrklılıklarının üstüne bir çizgi çekip ortak noktalarda buluşup dostluğun ve sevginin letafetine her yeni gün bir yenisini eklerken ne yazık ki Kasım'ın babasının vefatı üstüne tekrar İstanbul'a dönmeleri sebebiyle bu dostluk kesintiye uğrar belki fakat hiç bitmez. Bundan sonra mektuplar bağlar iki dostu birbirine. Oysa ikisi de henüz on yaşındadır.
Kasım Enderun mektebine gitmekte hayaline kendini bir adım daha yakın hissetmektedir. Mehmet'in ise arayışı hâlâ sürmektedir. Babasının beklentisinin aksine Nakşiliği değil Halvetiliği seçmiştir ruhu ancak orada huzur bulmaktadır. 19 yaşındayken bağlı olduğu şeyhi vefat eder yeni şeyhi ise pek sevmez büyük bir boşkuktadır. Arayışını ve gönlündeki boşluğu zahiri ve batınî ilimleri beraber öğrenmek suretiyle dolduracağı fikriyle her şeyi geride bırakarak yollara düşer. Diyarbakır'da tasavvuf ehlinden pek hoşlanmayan bir hocadan, evinde hizmetini yapma karşılığında kelâm, mantık, tefsir ve Arapça dersleri alır. Tek izin gününde Halveti tekkesine devam eder. Sonrasında Mardin'e giderek eğitimine orada devam eder. Şiirler yazmaya başlar ve Niyazî mahlasını kullanır.
İskenderiye, Kahire... aldığı onca derse rağmen aradığı mürşidi bulamaması ve gördüğü bir rüya üzerine Anadolu'ya dönüş ve mürşit arayışı...Yaş 26 gurbette sevdiklerinden uzakta geçirilen onca yıl.
Ve neredeyse yirmi yıl sonra İstanbul'da Kasım'la tekrar görüşme... Ruhundaki öfkeyi boşluğu doldurmak için 40 gün süreyle girdiği çilehaneler ve orada mahlasına eklenen Mısrî kelimesiyle bundan sonraki yaşamına Niyazî-i Mısrî olarak devam edişi...
Ama arayışı son bulmamıştır ve yeniden düşer yollara. Nice uğraş ve çabadan, onca çileden sonra nihayet aradığı mürşide kavuşması ve onun gözetiminde verdiği nefis mücadelesi 9 yıl dile kolay ve artık o şiirleri her yerde bestelenen, tanınan ama nefsiyle mücadelesi hiç bitmeyen 38 yaşında bir adam. En nihayetinde mürşidinden aldığı icazetle irşat vazifesini yüklenmesi ve yeniden yollara düşmesi mürşidinden ayrılmanın verdiği hüzünle.
Osmanlı'nın en karışık dönemleri, saltanatın sürekli el değiştirmesi, yeniçeri ayaklanmaları, Padişah 4. Mehmet'in hocası olan Vani Efendi'nin düşmanlığı altında yapmaya çalıştığı irşat vazifesi aldığı tehditler Rodos'a sürgün edilşi. Tekrar Bursa'ya dönüş anlaşmazlıklar, yanlış anlamalar sürtüşmeler ve ayaklarında bukağılarla Limni'ye sürgün ediliş. Oradaki irşat faaliyetleri Hristiyan ve Müslüman halktan gördüğü teveccüh affedilip Bursa'ya dönüşü.Arayış ve mücadeleyle geçen bir ömür ve ömrünün son demlerinde 2. Ahmet devrinde müritleriyle sefere katılmak isteyişi ve neticede 74 yaşında Limni'ye tekrar sürgün.... Adada ayağında bukağılarla gömülmeyi vasiyet edişi ve ömrünün geri kalan günlerini eserlerine ve ibadetlerine vakfederek 76 yaşında Hakk'a yürümesi.
Tasavvuf anlayışının açıklanması, arka planda Osmanlı'nın ve o süreçteki padişahların anlatımıyla su gibi akan keyifli bir eser. Mısrî'nin şiirlerine yer verilmesi ayrı bir güzellik katmış kitaba.
"İlim ve arayış yolunda bunca çileyi çekebilir miydim?" diye sormadan edemiyor insan kendine.
160 syf.
·Beğendi
Her ebeveynin, anne baba olmak isteyenlerin, öğretmenin, doktorun vb. kısacası çocukla iletişime geçen herkesin okuması gereken bir kitap. Hatta defalarca okuması gereken bir kitap.
%73 (80/111)
Servet-i Fünun yazarlarından olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun sadeleştirilmiş,içinde 16 adet hikaye bulunan kitabıdır.Kitabın ismi Çağlayanlar olunca kendi çevremden bişiler bulurum sandım,yanıldım :) iş ve arkadaş çevremi anlatacak hali yok Kurtuluş dönemi yazarının tamam ama bu ne propagandadır be kardeşim.Tamam Vatanseveriz,safkan Türk olmasak bile ''Ne mutlu Türk'üm diyene'' sözünü benimsemişiz eyvallah ama bu ne faşizmdir be abicim.Her hikasinde ağır ve bazen saçma övgülerle vurguladığı Türklük,bi zamandan sonra bunalttı.Saf bir Yunanın eline ver bu kitabı,okusun,babasını keser ben Türk'üm diye.Övünmenin de bir şirazesi olur.Abartılı ve sıkıcı.Kötü seçimlerimden dolayı şuan kendimi çok pis yargılıyorum.Türk töresi kurşuna dizilmemi emreder!
160 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Mutlu bir çocukluk yaşadığın yalanına daha fazla ortak olmak istemiyorsan ve hayatta gerçekleri görmek yegane amacınsa bu kitabı okumalısın ve kendinle yüzleşmelisin.
160 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Hani içinizdeki çocuğu öldürmeyin derler ya.. İşte bu kitabı okurken sıklıkla ondan yardım almanız gerekiyor. Psikanalist Alice Miller' ın bu kitabını okurken çok çaba sarf etmelisiniz.

Bu gün yaşadıklarınız, tutumlarınız, alışkanlıklarınız kısaca sizi siz yapan ne varsa - doğru yaptığınızdan emin olduğunuz- aslında çocukluk günlerinizde yaşadıklarınızın etkisiyle şekilleniyor. Çocukluğunuza dönmeniz, tıkanıklıkları çözmeye çalışmanız, ve o günlerdeki ebeveyn ilişkinizi detaylarıyla analiz etmeniz hayati önem taşıyor. Neden derseniz, şimdiki " siz "i var eden ve hatta gurur duyduğunuz özellikleriniz aslında sizin en büyük tuzaklarınız olabilir...

Hatta ebeveyninizin sizi büyütürken yaptığı -doğru sanılan- yanlışları siz de çocuğunuzu büyütürken tekrarlamayın diye başucu kitaplarınızdan olması muhtemeldir.
320 syf.
·12 günde·10/10 puan
Kitabı YouTube da 'Vera' nın tavsiyesi üzerine aldım. Böylece ilk defa Emine Işınsu'nun bir kitabını ve Niyazî Mısrî nin hayatını okuyacaktım. Kitap o kadar akıcı ve sade ki hiç bitmesin istedim. Öyle güzel anlatmış ki sizi 17. yy a götürüyor. Olayları bizzat yaşıyor gibi oluyorsunuz her ne kadar tarihi konular varsa da bunları yazar günlük hayat dilinden sıkıcı olmadan okuyucuya aktarabilmeyi başarmış.

Kitabı okumadan önce Niyazi Mısri hakkında nerdeyse hiç bilgim yoktu bu kitap sayesinde öğrendim. İnşaAllah bizlerde hayatımızda uygulayabiliriz. Lafı uzatmadan bir şiiri ile bitirelim

Hudâ da'vet eder elhamdülillah
Bu can Hakk'a gider elhamdülillah

Hakîkat şehrine çün rıhlet oldu
Gönül durmaz iver elhamdülillah

Ne gam giderse dünyâdân Niyâzî
Visâline erer elhamdülillah

Niyâzî-i Mısrî

Çün: çünkü
Rıhlet: göç
İver: acele eder
Visâl: kavuşma

Yazarın biyografisi

Adı:
Kenan Özcan
Unvan:
Türk Yazar, Çizer, Görsel Tasarımcı
Doğum:
Fatsa, Ordu, Türkiye, 1959
Ölüm:
Amasya, Türkiye, 20 Ekim 1985
Özcan 1959 yılında Fatsa'da doğdu. İlk, orta ve Lise öğrenimini burada tamamladı. 1979 yılı Aralığı'nda tutuklandı. Fatsa Davasında yargılanmakta iken, 20 Ekim 1985 tarihinde Amasya Askeri Cezaevi'nde hücresinde ölü olarak bulundu.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 3.844 okur okudu.
  • 199 okur okuyor.
  • 1.776 okur okuyacak.
  • 97 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları