Nilüfer Erdem

Nilüfer Erdem

YazarÇevirmen
8.9/10
17 Kişi
·
91
Okunma
·
6
Beğeni
·
142
Gösterim
Adı:
Nilüfer Erdem
Unvan:
Yar.Doç.
Doğum:
Gümülcine, Yunanistan, 1966
Nilüfer Erdem; 1966 yılında Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gümülcine’de, Batı Trakya Türk Azınlığı’na ait okullarda tamamladığından dolayı Yunanca ve bunun yanında İngilizce bilmektedir. 1984 yılında girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü’nden 1988 yılında mezun oldu.

1989 yılından başlayarak önce Yeniçağ Elektronik, ardından Teletaş-Alcatel şirketlerinde televizyon kuvvetlendiricileri ve aktarıcı-vericileri üzerinde araştırma mühendisi olarak çalıştı. Eğitim kurumlarında bilgisayar laboratuarlarının yaygınlaşması ve okullarda bilgisayar destekli eğitime geçilmesiyle birlikte, öğretmenlik formasyonuna da sahip olarak, 1996-2002 yılları arasında Özel Gürsoy ve Özel Cihangir kolejlerinde uzman bilgisayar öğreticisi olarak görev yaptı.

İstanbul Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde, “Lozan Antlaşması’ndan Günümüze Batı Trakya Türklerinin Eğitim ve Öğretim Birliği Sorunu” adlı teziyle 2003 yılında Yüksek Lisans’ını tamamladı. Aynı enstitüde 2009 yılında tamamladığı doktora tezinin konusu ise, “Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı (1919-1923)”tür. Doktora tezi Derlem Yayınları tarafından 2010 yılında, “Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı (1919-1923)” adıyla kitap olarak da yayınlanmıştır. 2002-2003 öğretim yılında Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi okutmanı olarak göreve başladığı İstanbul Üniversitesi’nde, 2015 yılında Yardımcı Doçent unvanını aldı.
Spiridonos, Türk halkının yüzde sekseninin çiftçi ve geleneklerine bağlı oldugunu, Türk askerininse iyi bir komutana sahip olduğunda çok iyi, kötü bir komutanın elinde kötü bir asker olduğunu kaydetmektedir. Türk halkının "kısmetten ziyade olmaz" diyerek ciddi konulara tepki vermediğini, bunların Allah tarafından belirlendiğine (alın yazısı olduğuna) inandığını ifade etmek­tedir. Bu saf ve tarımla uğraşan Türk halkı yanında farklı bir grup Türk daha bulunmaktaydı. Bunlar sayıca az olmakla birlikte, Türk toplumunu yönlen­dirmekteydiler. Subaylar, devlet idarecileri, bilim adamları ve Batı ile tanışmış Türklerin oluşturduğu bu grup fanatik milliyetçi olup eğitimliydi ve kaderci de değildi.
Spiridonos, "Türk Ordusu'nun değerli mensupları olduğunu, katıldığımız savaşlardan bi­liyoruz" derken, Türk zaferindeki en önemli faktör olarak, "güçlü bir asker ve öngörüye sahip bir diplomat" dediği Mustafa Kemal Paşa'yı görmekte ve "Askeri ve siyasi yetkileri şahsında toplayarak ülkesini I. Dünya Savaşı'nın galiplerinin iştahından ve entrikalarından kurtarmıştır" demektedir. Kaldı ki Türklere karşı son derece şövence duygular beslediği eserinden anlaşılan Kapsis dahi Mustafa Kemal Paşa için, "İhtilalini ilan etmeden önce Turkler sadece Müslümandılar. Ulusal bilince sahip değillerdi. Peygamberin ve hali­fenin düşmanlarına karşı savaşıyorlardı. Mustafa Kemal onlara ulusal bilinç aşıladı ve algılamalarını arttırdı. Onlara Türkiye için savaşmayı öğretti" de­mekten kendini alamamıştır.
Çerkes Ethem emrindeki kuv­vetler zayıf düştüklerinden dolayı Kütahya üzerinden Ankara'ya ilerlemeyi düşünmüş ve Yunanlılardan karşılarındaki Kemalist birliklere saldırmalarını, Uşak'tan Afyon'a doğru taarruz etmelerini talep etmiştir. Ethem'in istekleri arasında, geri çekilmek zorunda kalırlarsa dostça kabul edilmek de vardır.
Yunan Başbakanı Venizelos'un olayları soruştur­makla görevlendirdiği Albay Mazarakis, elleri bağlanmış durumda rıhtıma sürüklenen Türk esirlerin, "kudurmuş" dediği Rum kalabalığı tarafından par­çalanarak öldürüldüğünü raporunda belirtmek zorunda kalmıştır.
Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa'nın da hiç görmediği, ancak sa­vaş meydanlarından tanıdığı Yunan başkomutanla ilgili görüşleri ilginçtir. İsmet Paşa, "Düşman başkomutanını tanımış olmak, geleceğe güvenle bakmamızda ve önümüzdeki savaşları kazanmamızda önemli bir faktör olmuştur" diye kaydetmiştir.
İstanbul'daki Yunan heyetinin lideri, Albay Yorgos Katehakis'ti. Katehakis sahip olduğu bilgileri General Milne'ye iletmiş ve Mus­tafa Kemal'in göz altına alınmasını istemişti. Ancak İngiliz general bunu ka­bul etmemiş ve "Bırakın gitsin. Daha iyi. Bu şekilde Türk direnişini tama­men temizleme şansına sahip oluruz" demişti.
Grigoriadis, Mustafa Kemal Paşa'nın asla pasif savunma halini almadığına dikkat çekmektedir. Çanakaris ise Mustafa Kemal Paşa'nın terli, uykusuz, toza bulanmış şekilde ilk hattan cereyan eden muharebelerin çoğunu takdire şayan bir şekilde idare ettiğine işaret etmektedir. Emrindekilerin bir an için bile nefes almalarına izin vermemiştir. Askerlerine olduğu gibi, kendisine karşı da serttir. Yememekte, uyumamakta ve sakinleşememektedir. Yıllardan beri aşırı yorgundur ve böbrek sancıları çekmektedir. Şimdiyse omuzlarının üzerinde Türkiye'yi taşıdığını ve çökmemesi gerektiğini bilmektedir. Mücade­leyi izlemekte, birbiri ardı sıra emirler vermekte, yönlendirmekte ve düzen­lemeler yapmaktadır (...)

Stratigos'a göreyse, harekatın başarılı olması için Yunan askeri her türlü insani gayreti göstermiştir. Hedeflenen amaca ulaşabilmek için Yunan Ordu­su emsalsiz bir yiğitlik ortaya koymuş ve sahip olduğu maddi ve manevi gücü en uç noktasına kadar kullanmıştır. Ancak Türk Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve tüm Türk topraklarından gelerek O'nun etrafında kenetlenmiş olan subaylar, son siperleri savunarak Türkiye'yi kurtarmayı amaçlamışlar ve bunu başarmışlardır.
Lameras sunumunun devamında, Dervişlerin (Konya ve Ankara illerinde oturan dervişler ifadesi kullanılıyor), Yörüklerin ve Kızılbaşların Helenlerin torunları ve Anadolu'nun yerli halklarından olduklarını ifade etmektedir.
304 syf.
·Puan vermedi
Lacan, diline hakim olan uzmanların bile anlamakta zorlandığı bir yazardır daha önce hiç Lacan okumadıysanız sözlüğüne ve diline hakim değilseniz direk bu kitaptan başlayamazsınız.
‘Lacan Freud’un temel kuramlarından yola çıkarak geliştirdiği kuramlar ile psikanalize farklı bir yaklaşım getirir, (onun zamanında pek ciddiye alınmasa da :) ) bu anlamda önceli­ği bilinçdışı üzerine yapılan çalışmalar üzerindedir. Freud'un "Rüyala­rın Yorumu'', "Metapsikoloji" adlı çalışmalarını temel alır. Psikanalizi "bilinçdışının bir bilimi" haline getirir. Buna ek olarak, yapısalcı dilbi­limin etkisiyle, dilin önemini vurgulayarak "bilinçdışının dil gibi yapı­landığını" söyleyerek, ana odak noktalarını bilinçdışı ve dil olarak belirler ve psikanalitik bakışı bu temel argümanlara göre belirlenir ve Freud bu bağlamda yeniden okunur, yorumlanır.
Lacan Freud 'un insanın gelişim sürecinde üç ana evre olarak sunduğu oral, anal ve genital dönemlere karşılık gelecek bir biçimde üç değişik kavram öne sürer; gereksinim, istem ve arzu . Bu üç kavramda insani gelişim sürecinin üç öğesine denk düşer; gerçek, imgesel ve simgesel. Simgesel alan, dilsel yapının alanıdır, arzu kav­ramı tarafından belirlenir.’
570 syf.
Atatürk'ün "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır," sözünü herhalde bilmeyen çok azdır. Değerli bir söz olmakla birlikte başka açıdan bakacak olursak bir tartışmaya da mahal verebilir. Şöyle ki, tarihe geçen bir olay herkes tarafından aynı şekilde görülmediği için yazan değiştikçe doğal olarak "tarih" de değişecektir. Yapana sadık kalma kriteri de bu durumda aslında geçersiz kalacak ve hoş bir seda olmaktan öteye gidemeyecektir. Tabi, bundan fazlası olacağı bir durum söz konusu: tarihi kazanan yazdığı için kazanan tarafın mahiyetindekiler de ona göre yazacaklardır. Ancak kaybeden açısından ise bambaşka bir tarih yaşanmaya devam edecektir.

Bize göre tarih, Kurtuluş Savaşı adı altında yaşanırken, Yunanlılar nezdinde Anadolu Harekatı diye yaşanır. Biz, özgürlüğümüz için savaşırken, Yunanlılar da asırlardır esir olduğunu iddia ettikleri Helenlerin özgürlüğü için savaşırlar. Hatta Sakarya Savaşı'nda her iki taraf da galip olduğunu ilan eder. Bu konuda sayısız örnek verilebilir.

Tarih bir bilim lakin deneye tabi tutulamadığı ve gözlem yapılamadığı için doğa bilimlerinin verdiği güveni bizlere veremez. Ve bence, tarihin bu yapısına hem etki eden hem de yapısının doğal sonucu olan ise onun fonksiyonel olmasıdır. Her tarihçi gerçeğe ulaşmayı amaçladığını iddia eder ama bunu yapan bir elin beş parmağını geçmez. Ve aslında geçmemesi de çok normal. Çünkü, tarihçi içinde bulunduğu zamandan geçmiş bir tarihteki olaya bakar. Haliyle kendi bulunduğu zamanın kendi üstüne empoze ettiği tüm şartlardan kurtularak tarihteki bu olaya yaklaşması imkansıza yakındır hatta imkansızdır; çünkü ancak ve ancak o tarihte bulunmalı ki, o dönemin şartlarını tam anlamıyla anlayabilsin veya içinde bulunduğu zamanın şartlarından tamamen azade hale gelerek o tarihe göre düşünebilsin, kavrayabilsin. Biz Türk olarak tarihe bakarız, bundan azade olabilirsen, ekonomik seviyene veya bulunduğun toplumsal sınıfa göre bakabilirsin, bundan da azade olabildiysen cinsiyetine göre bakabilirsin ve bu şekilde devam eder. Nihayetinde her şeyden azade olsan bile 2021'den bakmak durumunda kalırsın. Çünkü sen, ben veya bir başkası yaşadığımız bu zamanın çocuklarıyız. Ve farkında değiliz ama tarihi de değiştiriyoruz bu nedenle.

Evet, tarihi değiştiriyoruz; yaşadığımız dönemin ihtiyaçlarına göre ona yeniden şekil veriyoruz. Örneğin; Atatürk'ün yaptırdığı tarih tezlerinin hepsi mutlak surette gerçek miydi? Mu kıtasından mı yayıldı Türkler? Sinan Meydan dışında buna evet diyebilecek birisi herhalde çıkmaz. Sümerler olsun veya Anadolu'da yaşayan diğer eski kavimler Türk müydü? Daha doğru soru ise şu şekilde olacaktır: Atatürk, bu coğrafyanın tarihindeki gerçekleri ortaya çıkarmak için mi bu çalışmalara başladı yoksa bu topraklardaki en eski kavmin Türkler olduğunu ispat ederek gelecekte, geçmişte yaşadığımız işgal girişimlerine tekrar maruz kalmamayı mı amaçladı? Bence gayet açık ki ikincisi geçerliydi. İşte tarih, bu şekilde belli işlevlere binaen yapılır. Ve aynı nedenden dolayı pek çok insan tarafından da güvenilmez bulunur.

Bu kitapta adı üstünde Yunanlıların 1919-1922 arasındaki Anadolu Harekatını onların gözünden okuma fırsatı buluyorsunuz. Az önce kısaca değindiğim üzere onlar bu harekatı, Helenleri özgürleştirme olarak görüyorlar. Hatta iyi bir insan olsa da iyi bir yönetici olmayan barbar Türklerden, Müslüman ahaliyi de kurtarma olarak lanse ediyorlar ve belki de buna gerçekten inanıyorlar. Buradan hareketle mantıklı şekilde düşünecek olursak, şu an ırkçılık olarak lanse edilegelen kafatası ölçüm çalışmalarının da içinde bulunduğu araştırmaların temel işlevi tam olarak Türk'ün geri bir ırk olmadığını kanıtlamadır. Çünkü o dönemlerde ırkçılık bilim tarafından destekleniyordu. Yani şu an bize yaptığı kötü çağrışımı o dönemde yapmıyordu. Bu açıklamayı yapıyor olmam bile aslında az önce tarih hakkındaki tezlerimi doğrulayan bir örnektir.

Öte taraftan, Yunan komutan Metaksas'ın hakkını vermek lazım. En baştan Anadolu'ya yapılacak bir harekatın Yunanistan için büyük bir felakete yol açacağını, nedenlerini detaylı şekilde ortaya koyarak izah etmiş lakin kimse anlamamış veya anlamak istememiş. Yunan kaynaklarının ve tarihçilerinin de hakkını verdikleri bir hususa değinmek istiyorum: Türkler için en önemli avantajın ve savaştan galip çıkmalarının başlıca nedeninin Mustafa Kemal Paşa olduğu. Bilhassa şu paragraf dikkat çekiciydi:

"Spiridonos, "Türk Ordusu'nun değerli mensupları olduğunu, katıldığımız savaşlardan bi­liyoruz" derken, Türk zaferindeki en önemli faktör olarak, "güçlü bir asker ve öngörüye sahip bir diplomat" dediği Mustafa Kemal Paşa'yı görmekte ve "Askeri ve siyasi yetkileri şahsında toplayarak ülkesini I. Dünya Savaşı'nın galiplerinin iştahından ve entrikalarından kurtarmıştır" demektedir. Kaldı ki Türklere karşı son derece şövence duygular beslediği eserinden anlaşılan Kapsis dahi Mustafa Kemal Paşa için, "İhtilalini ilan etmeden önce Türkler sadece Müslümandılar. Ulusal bilince sahip değillerdi. Peygamberin ve hali­fenin düşmanlarına karşı savaşıyorlardı. Mustafa Kemal onlara ulusal bilinç aşıladı ve algılamalarını arttırdı. Onlara Türkiye için savaşmayı öğretti" de­mekten kendini alamamıştır." (#110015257)

Günümüzde oldukça garip zamanlar yaşamaktayız. Hepimiz de farkındayız ki, tarih yeniden yazılıyor ve bu benimsetilmek isteniyor. Dün, Twitter'da hilafet istenen bir gündem başlığı vardı. Tabi, uç kesimler bunu organize ediyor ve gerçekleşmesi bize imkansız geliyor. Lakin, bir zamanlar Ayasofya'nın müzeden camii olması da imkansız gelirdi. Ya da eskiden insanların şeriata karşı olan algılarıyla şimdi, insanların algısı ne düzeydedir, buna bakmak gerekir. Etrafınızdaki birçok insandan, "Şeriata karşı olamam, o dinin kurallarıdır," veya "Şeriat gelirse tecavüz gibi olaylar yaşanmaz," vb. duyabilirsiniz. Bu tarz değişen algılar, bir kesimin belli bir işleve göre tarihi yeniden yazma girişiminin sonuçlarıdır. Önemli olan tarihin yeniden yazılması değil, onun ne işlevlere göre yazılıyor olmasıdır belki de. Bunun için herkes, bilinçli olmak durumundadır.


Keyifli okumalar.
304 syf.
·Puan vermedi
JACQUES LACAN—PSİKANALİZİN DÖRT TEMEL KAVRAMI—Metis—Çev: Nilüfer Erdem—300 sayfa

Öncelikle psikolojiyle son derece mütevazı bir okur olarak ilgilendiğimi, kitabı tanıtırken de haddimi bilerek cümle kurmaya çalışacağımı belirtmek isterim.

Bu kitap, Metis’in Ötekini Dinlemek dizisinden çıkmış bir kitap ve bu dizi çalışmasının son derece yararlı bir çalışma olduğu aşikar. Zira bizi kuşatan sorunların temelde ‘’Öteki’’ ile bir türlü doğru zeminde kurulamayan ilişkilerden kaynaklandığını fark etmişizdir. Ötekini doğru tanımlamanın önce kendimizi doğru tanımak ve tanımlamaktan geçtiğini de fark etmişizdir. Sınırlarımızı, imkânlarımızı, haklarımızı, eğilimlerimizi, davranışlarımızın kökenini, kaynağını bilmenin elbette öteki ile kuracağımız ilişkide olumlu etkileri olduğunu yadsıyacak durumda değiliz.

Psikoloji, felsefe gibi sınırları oldukça geniş, derin ve engebeli bir alan. Bu nedenle bu her iki alanla ilgili okumak, anlamak bir de yorumlamak epey meşakkatli bir çaba gerektiriyor. Fakat ben sadece kitabın kısa bir tanıtımını yapmak istiyorum.

Uluslararası Psikanaliz Birliği’nden ‘’aforoz’’ edildikten sonra verdiği bu ilk seminerlerde (1964) Jacques Lacan, birkaç yönlü bir işe girişiyor: Bir yandan, dinleyicilerine psikanalizin dört temel kavramını ( bilinçdışı, tekrarlama, aktarım, dürtü) kendine özgü bir tarzda tanıtırken, bir yandan da dönemin epistemolojisinden yararlanarak psikanalizin bilim olup olmadığını, psikanalizi var eden özneyle modern bilimi kuran öznenin, cogito’nun öznesinin aynı olup olmadığını sorguluyor; bu arada Freud’un düşüncesini açımladığı kadar onunla hesaplaşmaktan da geri durmuyor.

Lacan, kitabın da kaynağı olan seminerlerinin ilkine, Aforoz başlığını yerleştirerek Uluslararası Psikanaliz Birliği’nden neden aforoz edildiğini anlatıyor. Bu başlığın içinde bir yerde söz, bir ara şu metnin içinde geçen konuşmaya gelir:

‘’İnsanlık onuru ve İnsan Haklarıyla ilgili bir sürü lafıgüzafın tersine, insan dediğimiz öznelerden birinin pazarlık konusu edilmesi kuşkusuz ender rastlanan bir durum değildir. Herkes, her an ve her seviyede pazarlık konusu olabilir; nitekim toplumsal yapıya dair biraz ciddi bir fikir edinmemizi sağlayan şey takastır. Sözü geçen takas bireylerin, yani toplumsal dayanakların takasıdır; bunlara aynı zamanda özne denir ve özerk olma kutsalına sahip oldukları düşünülür. Siyasetin pazarlıktan ibaret olduğunu herkes bilir; siyasette yurttaş denen öznelerin yüz binlercesi toptan, paketler halinde takas edilir…’’

Lacan bu sözleri sonunda arkadaşları ve öğrencileri tarafından kendi aforoz edilişine yani takas edilişine getirir, bu genel durum karşısında kendisine yapılanın istisnai bir şey olmadığını söyler.

Lacan, Aforoz başlığı altında ‘praksis’in ne olduğunu açıklamaya çalışır. Picasso’nun ‘’Ben aramıyorum, buluyorum.’’ Cümlesini örnek gösterir. Ardından dinde şöyle denir, der: ‘’Beni zaten bulmuş olmasaydın, aramazdın.’’ Devamında, zaten bulunmuş olan hep arkadadır ama bir tür unutuluşla maluldür. Nitekim böylece sonu belirsiz bir tür arayış başlamaz mı?
Diye bir soru sorarak devam eder…

* Histerik, arzusunu konuşma hareketi içinde oluşturur.
* Arzunun dille ilişkisini kavramak Freud’un dehasıdır.

Bilinçdışı ve Tekrarlama, başlığında ise şu notlar vardır:

*Aragon’un bir şiirinden hareketle ‘’skopik dürtü’’ terimine değinir. Bu terim, Lacan tarafından, özellikle ayna evresinde, bakma ile bakılma arasındaki diyalektik ilişkiyi açığa çıkaran dürtüyü tanımlar.
* Bir şey aksıyorsa vardır bir nedeni.
* Freudcu bilinçdışının işte bu noktada neden ile onun etkilediği arasında daima aksayan bir şey vardır, noktasında yer aldığını belirtir.
Bilinçdışı bize nevrozun bir gerçekle uyumlulaştığı boşluğu gösterir-gerçeğin kendisi belirlenmese de olur. bu boşlukta bir şeyler olur. Boşluk kapansa nevroz iyileşir mi? Sorunun ucu daima açık kalır. Nevroz sadece başkalaşır, bir yara izi olur. Nevrozun değil bilinçdışının yara izi.
* Freud: Öznede ne olup biterse, bilinçdışı düzeyinde, bununla her noktada türdeş olan bir şey vardır. O şey bilinç düzeyindeki kadar işlenmiş bir biçimde dile gelir ve işlev gösterir, öyle ki bilinç kendisine özgü görünene bir ayrıcalığı kaybetmiş olur.
Lacan, bu seminerlerde dört ilkeyi açıklarken Freud’tan farklılaştığı noktaları da açıklar. Freudcu bilinç dışını dışlamaz fakat Lacan’ın hedeflediği, dil gibi yapılanmış bilinçdışının ötesinde olan bir şeydir. Seminerde yapısalcı düşünceye karşı bir adım atmaktadır. Freudcu düşüncede psikanalizin ‘’nesne’’ tanımı üzerinde durduğu bilinir. Lacan buna ‘’a object’’ der ve nesneyi ‘’lojik’’ olarak tanımlar. Lacan’ın çabası kliniğin durakladığı noktanın önünü açmaktır.

*Lacan, seminerin devamında; Kesinliğin Öznesi’ni, Descartes üzerinden irdeler. Gösterenler Ağı’nda rüya ve bilinçaltı ilişkisini irdeler, Tukhe ve Automaton kavramlarını Aristotels’e değin uzanarak açıklar, Anamorfoz’da ‘’Kendimi gördüğümü görüyorum’ önermesi üzerinden bakış-göz ilişkisindeki deformasyonu irdeler…

Son: Bu tür kitaplardan elbette özet çıkarılamaz, psikoloji-felsefe merakı olan okurlar için zihin açıcı, diğerleri için ise sıkıcı bir okuma serüveni olacağını düşünüyorum.

İyi okumalar…

Yazarın biyografisi

Adı:
Nilüfer Erdem
Unvan:
Yar.Doç.
Doğum:
Gümülcine, Yunanistan, 1966
Nilüfer Erdem; 1966 yılında Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gümülcine’de, Batı Trakya Türk Azınlığı’na ait okullarda tamamladığından dolayı Yunanca ve bunun yanında İngilizce bilmektedir. 1984 yılında girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü’nden 1988 yılında mezun oldu.

1989 yılından başlayarak önce Yeniçağ Elektronik, ardından Teletaş-Alcatel şirketlerinde televizyon kuvvetlendiricileri ve aktarıcı-vericileri üzerinde araştırma mühendisi olarak çalıştı. Eğitim kurumlarında bilgisayar laboratuarlarının yaygınlaşması ve okullarda bilgisayar destekli eğitime geçilmesiyle birlikte, öğretmenlik formasyonuna da sahip olarak, 1996-2002 yılları arasında Özel Gürsoy ve Özel Cihangir kolejlerinde uzman bilgisayar öğreticisi olarak görev yaptı.

İstanbul Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde, “Lozan Antlaşması’ndan Günümüze Batı Trakya Türklerinin Eğitim ve Öğretim Birliği Sorunu” adlı teziyle 2003 yılında Yüksek Lisans’ını tamamladı. Aynı enstitüde 2009 yılında tamamladığı doktora tezinin konusu ise, “Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı (1919-1923)”tür. Doktora tezi Derlem Yayınları tarafından 2010 yılında, “Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı (1919-1923)” adıyla kitap olarak da yayınlanmıştır. 2002-2003 öğretim yılında Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi okutmanı olarak göreve başladığı İstanbul Üniversitesi’nde, 2015 yılında Yardımcı Doçent unvanını aldı.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 91 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 276 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.