Öner Ünalan

Öner Ünalan

YazarÇevirmen
8.7/10
275 Kişi
·
860
Okunma
·
7
Beğeni
·
556
Gösterim
Adı:
Öner Ünalan
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen ve Araştırmacı
Doğum:
Bursa, Türkiye, 5 Ocak 1935
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 27 Ocak 2011
Öner Ünalan, 5 Ocak 1935'te Bursa'da doğdu. 1924'te İskeçe'nin Kurular köyünden (bugünkü Komnina, Xanthi) Türkiye'ye göç eden bir ailenin oğludur. Baba adı Halil, ana adı Ayşe'dir. Bursa Erkek Lisesi'nde okudu. Almancayı ortaokul ve lisede öğrendi.

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdikten sonra ABD'de eğitim dalında yüksek lisans yaptı. Öğretmen, teknik eleman, danışman (müşavir) ve yönetici olarak çalıştı. 1988'de emekli oldu.

1965 yılında "Karıncayı İncitmeyen Adam" adlı kısa öyküsüyle, Yunus Nadi Armağanı kısa öykü birincilik ödülünü aldı. Çeşitli dergilerde az sayıda öykü ve şiir yayımladı.

1970'ten sonra dil üstüne çalışmalarına ağırlık verdi. Güneş Dil Teorisi, halk dili, Türkçede "ve" sorunu, çevirmek ve dil yenilemek, bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesi, dil-ideoloji ve politika konularında çalıştı.

1977'de Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu ve Ahmet Say ile birlikte, Türkiye Yazıları dergisini çıkardı.

Özellikle dil-ideoloji ve politika üstüne yazdığı inceleme ve derlemelerini Soyut, Türkiye Yazıları, Tan vd. dergilerde yayımladı. Yazılarının bir kısmını "Dil ve Politika" (1993) adıyla kitaplaştırdı. Gene dil üstüne günlük biçiminde yazdığı denemelerini Papirüs'te (1980-1981), Dize'de (1995-1998), ve Evrensel Kültür'de (1998-1999) yayımladı. Yazılarında genellikle Ragıp Gelencik takma adını kullandı.

Öner Ünalan'a göre politika her alana olduğu gibi dile de el atar. Dolayısıyla dil ve dille ilgili sorunlar da politikanın konusu ve aracı olmaktan kurtulamazlar. Ünalan, "Dil ve Politika" adlı kitabının önsözünde şöyle der: "Belirli bir politika, her alanda, dayandığı ideolojiye uygun ve çıkarlarını gözettiği toplum kesimince benimseniveren değer yargıları, önyargılar, kanılar, sanılar ve onlara bağlı belirli bir düşünüş ve davranış yaratır. Bütün bunlar o politikanın kendisi gibi savunulmak gerekir. Politik işbölümünde bu savunmayı üstlenenler, tarihi ve güncel olayları onlara uygun yorumlayıp çarpıtırlar." Bu, teknik bir konu sayılan dilde de kaçınılmaz olarak böyledir. Bu nedenle, savaşılan politika ya da politikaların her alanda olduğu gibi, dil alanında da iyi tanınması gerekir.

Öner Ünalan, dil çalışmalarının yanı sıra, İngilizce ve Almancadan yaptığı çevirilerle, önemli bilimsel yapıtları Türkçeye kazandırdı. Örneğin, Charles Darwin'den "Türlerin Kökeni", "İnsanın Türeyişi" ve "Seksüel Seçme" (Eşeysel Seçme); Albert Einstein ve Leopold Infeld'den "Fiziğin Evrimi"'ni dilimize çevirdi. Ayrıca, Karl Marx'tan "Matematiksel Elyazmaları", Friedrich Engels'ten "Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm", Fidel Castro'dan "Dünya Bunalımı", John Desmond Bernal'dan "Marx ve Bilim" gibi çok sayıda kitap çevirdi. Kimi çevirilerinde Ferhat Gelendeş takma adını kullandı.

Charles Darwin'in bilim tarihindeki yerini "Darwin Ne Yaptı" (1997) adlı popüler bilim kitabında anlattı.

Dil-politika ilişkisi ve dilsel sorunlar üzerine yazdığı ve çeşitli dergilerde yayımladığı günlüklerini "Dil Günlüğü" (1999) adıyla kitaplaştırdı. Kitap, ölümünden sonra 2012'de yayımlandı.
Yeryüzünde belirişi söz konusu olunca, insan canlılar âleminin dışında ve üstünde değil, bütün canlılarla birlikte düşünülmelidir; çünkü onlarla kökendeştir
Darwin’in vardığı sonuçlar, yukarıdaki maddelerle sınırlı ve karşılıklı olarak şöyledir:
1- Türler pek uzun bir evrim sürecinin ürünüdür;
2- Hiçbiri değişmez ve kalımlı olmayan türlerin hepsi, ortak bir veya birkaç kökenden gelmektedir;
3- Yeryüzünde belirişi söz konusu olunca, insan canlılar âleminin dışında ve üstünde değil, bütün canlılarla birlikte düşünülmelidir; çünkü onlarla kökendeştir;
4- “Yaşayan canlı biçimlerinin hepsi Kambriyum Döneminden önce yaşamış olanların doğrudan doğruya dölü olduğu için, kuşakların o bilinen ardışımı asla kesilmemiştir ve Dünyayı tümüyle ıssız bırakmış hiçbir tufan olmamıştır.”
Darwin’in dedesi de babası da yaradancıdır (deist). Yaradancılığa göre Tanrı yalnızca bir ilk nedendir, evrenin işleyişine karışmaz. Evren kendi yasalarına uyarak işler. Kilise ise her an her şeye karışan bir Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olduğu savındadır. Demek ki Darwin Ailesinin Kilise ile arası iyi değildir.
Demek ki doğa insana değişimler sunar. İnsanoğlu onlardan işine gelenleri seçerek soyaçekimin koruyucu ve sürdürücü etkisinden yararlanıp biriktirir. Böylece kendi çıkarına ve gönlüne uygun yeni ırklar ve çeşitler yaratır!
Doğada buna benzer bir düzen işliyor olamaz mı?
Doğa durmadan değişimler yaratır; insanoğlu onları kendine elverişli yönde biriktirir.Bu anlamda, insanoğlunun kendine yararlı ırklar yarattığı söylenebilir.
Yaratılış Dogması’nda türler üstüne söylenenler şöyle özetlenebilir:
1- Bütün türler üç gün sürmüş bir yaratmanın ürünüdür;
2- Her tür, öbürlerinden ayrı ve bugün nasılsa öyle yaratılmıştır;
3- İnsan bütün canlılardan apayrı (Tanrı’nın suretinde) yaratılmıştır;
4- Bugünkü türler, Nuh’la birlikte kurtulmuş belirli sayıdaki
bireylerinin dölleridir.
Görüldüğü gibi, Yaratılış Dogması’nda canlılar âlemi birbiriyle ilişkisiz, değişmez türler topluluğu sayılır; insan o âlemin dışında ve üstünde tutulur.
Yaratılış Dogması “Yeryüzünde yaşam nasıl başladı?” sorusunu da yanıtlar: Yeryüzünde yaşam, Dogmada anlatıldığı gibi yaratılarak başlamıştır!
112 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Ayağa kalk, düzeni yak!

İncelememe öncelikli olarak "Devrim"in tanımını yaparak başlamak istiyorum.

Devrim nedir?

Devrim, inkılâp ya da ihtilâl, halkın, hükümetten gördüğü siyasi toplumsal ve ekonomik baskılara, yolsuzluklara ve/veya basiretsizliğe tepki olarak siyasi erk ve yönetim sisteminde ani, köklü ve nitelikli bir değişim başlatmasıdır.

Çok konuşulan,tartışılan ve her coğrafyada ya mutlaka uygulanmış ya da iki üç burjuvanın rahatı kaçmasın diye bastırılmış ya da karşı çıkılmış olan bu devrim daha özet bir tabirle;

Bir şeyden bir şeye geçiş.  Bu "şey " esasen soyut fakat somutlaştırılmış ya da belirli bir sınıfa adledilmiş bir inkılap.

Eğer bir yerde düzen bozuksa ezilen fazla ve artık düzen hasta adamın ellerine kaldıysa ○Devrimin○ o yere gelmesi vacip oldu demektir.

Misal olarak kendi Tarihimizden örnek verecek olursak;

Hasta adam Vahdettinin ellerinde batmakta olan devlet ve parçalanmak üzere olan coğrafya  Yüce Başbuğ Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün önce dehasal  savaj stratejisi sayesinde daha sonrasında ise kurduğu devrimlerle muasır medeniyet seviyesine yükselmiştir.

Tabi bu sıralarda ülkenin kurtuluşunun dinle gerçekleşeceği iddialarını atan sözde selametçi esasen Amerikan ,İngiliz mandası
yalakaların tutumu da bi o kadar bu durumu güçleştirmiş ve süresini uzatmıştır.

O zaman çok sevdiğim bir Devrimcinin sözünü anektod olarak düşebilirim diye düşünüyorum.



●Siz bana dinle ileri giden bir toplum gösterin ben de size devrimle geri kalmış bir toplum...



[Ernesto Che Guavera]

Ve Marx'ın da dediği gibi

Dinler afyondur.




Bozuk düzen bozulmuş coğrafya insanları kurtuluş yolu aramaya sevk eder ve bu esnada felsefî akımlar meydana gelir.

●Materyalizm(Özellikle İngiltere Çevresinde)
●Agnostikizm
●Sosyalizm
●Kominzm
●Diyalektik
●Milliyetçilik (Fransız Devrimi)

○Görüyoruz ki İnkılaplar İnkılapları doğurmak mecburiyetinde kalmıştır.

Teknolojinin gelişmesiyle Sanayi İnkılabı ve bunun gerekçesinde ham madde arayışı:

-Cografi keşifleri ,

Coğrafi keşifler sömürgeciliği,

Toplumda ekonominin millileştirilmesi (iki üç burjuvazinin elinde olması) ve tüm bunlar da sosyalizmi gerektirmiştir.

Buna istinaden alıntı olarak da paylaştığım şu sözü yinelemek gerekirse :

-Toplumsallaştırılmış üretimde anarşi egemendir.-

"Sınıflara bölünme, üretimin yetersizliğinden doğmuştur. Modern üretken güçlerin tam gelişimiyle silinip süpürülecektir. Ve gerçekte, toplumdaki sınıfların ortadan kaldırılması, yalnız şu ya da bu egemen sınıfın varlığının ve, bundan ötürü sınıf ayrımının kendisinin, kesin bir çağa uymazlık olduğu bir tarihsel evrim derecesini öngörür. Bundan ötürü, üretim araçlarının ve ürünlerin mal edinilmesinin ve, bununla birlikte politik egemenliğin, kültür tekelinin ve zihinsel önderliğin toplumun belirli bir sınıfının elinde bulunmasının yalnız gereksiz değil, ama ekonomik, politik, zihinsel bakımdan gelişmeye engel olduğu bir aşamaya kadar başarıyla gelişmesini öngörür."

"Üretim araçlarının büyük gücü, kapitalist üretim tarzının kendisine vurduğu zincirleri parçalamaktadır. Üretim araçlarının bu zincirlerden kurtulması, üretken güçlerin aksaksız ve sürekli bir hızla gelişmesi ve aynı zamanda üretimin kendisinin gerçekten sınırsız artması için biricik önkoşuldur."
Tüm bunların yanı sıra artık iyice çığrından çıkmış olan Faşizanlıklar, Köle Sınıfçılığı da bir bebeğin annesinin karnından çıkması gibi Sosyalizmi doğurmayı gerekli kılmıştır.

Bu kitaptaki başrol oyuncularımız

FREDERİCK ENGELS
CARL MARX
ROBERT OWEN
LANARK

Felsefi akımlarla destek veren:

HEGEL
DARWİN
FOUİRER

...




Hani derler ya her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.

Tıpkı Ernesto Che'nin aşkı Alyeda gibi..

Burda da Marx'a gerek evlilik hayatında gerek çalışmalarında destek veren Devrimci Eşi Bayan Jenny  de eşlik etmektedir.
#79524164
#79524184

Her şey bir gün bir Alman fabrikasının fabrikatörünün önünde işçi kıyafetlerini çıkarıp düzene baş kaldırmayla başladı...
Sonra Marxla tanıştı..
Ve hayat hikayesi başladı bu zat-ı muhterem de Engels'in ta kendisidir.

Sınıfçılığa ve insanları rahatlığa sevk eden düzen yerine lonca teşkilatları kurarak kısa süre içerisinde sistemli bir sosyalizm inşa eden Marx sosyalizmi ütopya halinden bilimsel haline sokmuştur.
İnsanların sanat,bilim,felsefe ve zanaatta kollara ayrılarak üretime şevkini sağlamıştır.

Tabi bu sırada burjuvajizin klisenin gücünü kullanarak skolastik düşünceler kullanarak yalan yanlış fikirler ürettirmesi de kaçınılmaz olmuştur.
#80008121
#79610978
#79585010
 

Son olarak da alıntılarla tasdikleyerek kendinize iyi bakın diyorum...
#79923441
#79932029
#79969858
#80008775

-Sonunda kendi öz toplumsal örgüt biçiminin efendisi olan insan, aynı zamanda, doğanın egemeni ve kendisinin efendisi olur – özgür olur. Bu evrensel özgürlüğe kavuşturma işini başarmak, çağdaş proletaryanın tarihsel özel görevidir.
566 syf.
·46 günde·Puan vermedi
Ahmet Mithat Efendi'nin maymunlarından mı geliyoruz?

Bu soruyu neden sordum ve Ahmet Mithat'la evrimin ne ilgisi var?

Evrim kavramını Türkiye ile ya da Osmanlı ile tanıştıran isim Ahmet Mithat Efendi imiş. Kitabın önsözünde bu bilgi verilmiş. Kendisine ait Dağarcık dergisinde Darwin ve teorisi hakkında makale yayınlamış. Yayınlamış yayınlamasına da bu işi biraz da görmek istediği şekilde yaparak insanların maymundan geldiği şeklinde belirtmiş evrimi. Tabi bu çıkış o dönem müthiş tepki çekmiş ve Sultan Abdülaziz tarafından sürgün edilmiş Ahmet Mithat Efendi. Evrimin konuşulması yasaklanmış. Adnan Hoca ekibinin A9 TV'sinde evrim karşıtı yayınlar yapılır sürekli ve Sultan Abdülaziz de övülür. Bu övgünün temeli de budur maşaallah. Mehdinin gelmesiyle de tüm evrimcilerin kökü kazınacak inşaallah.

Evrim düşüncesinin temeli ta milattan öncelerine dayansa da bilimsel olarak ortaya koyan ilk kişi Darwin değil, Lamarck'tır. Ancak evrim mekanizmasını daha sağlam temellere dayandıran Darwin olmuştur. Hatta evrim teorisi, darwinizm olarak da anılır. İki ismin öne sürdükleri teorideki en önemli fark Doğal Seleksiyon'dur. Kısaca, canlıların doğa koşullarına uyum sağlama gücü ve bunun neticesinde soyunu devam ettirmesi diyebiliriz buna.

Doğal seleksiyon meselesi teorinin en çok tartışılan konusu. Çünkü bu konu başlığında Darwin'e göre türler, cinsler ve familyaların herbiri kendi sınıfı ya da grubu içinde ortak bir atadan türemiştir ve türeme devam ettikçe değişim de devam edecektir. Yani Darwin diyor ki türler ayrı ayrı yaratılmamıştır. Örneğin eşek ve zebranın atası ortaktır.

Evrimin sanki farklı bir konusu yokmuş gibi herkesin atıp tuttuğu konu insan maymundan geliyor iddiasına gelirsek bu kitap da insanın kökenine inilmemiş. Bu konunun asıl irdelendiği kitap İnsanın Türeyişi kitabıdır. Ama kısaca söylersek, insan maymundan gelmiyor, insanla maymun ortak bir atadan gelmekte görüşü hakim.

Doğal seleksiyonun iddia ettiği üzere yeni türler niye şu anda oluşmuyor diye bir soruya verilecek cevap şudur: Değişim çok uzun sürelidir. Değil bir insan ömrü bin insan ömrü bile bu değişimi gözlemlemeye yeterli değildir.

Evrim teorisine dolayısıyla doğal seçilime getirilen itirazlardan biri, belki de en önemlisi gözün evrimleşmesi süreciyle ilgili. Darwin de bu itirazlara hak verip şu şekilde özeleştiri yapıyor: "Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerinin tümünün doğal seçmeyle oluşabildiğini düşünmenin pek saçma göründüğünü açık yürekle itiraf ederim."

Şu durumu belirtmekte fayda var. Darwin türlerin kökenini araştırırken genetik bilimi henüz Mendel'in bezelyeleri seviyesindeydi. DNA'nın tespit edilmesi dahi 1950'leri bulmuştur.

Teoriye getirilen eleştiri ve itirazların ne yazık ki büyük bir kısmı bilimsellikten uzak dini yönden yapılagelmiş ve hala yapılmakta. Kitabın içeriğinde bunca bilimsel çalışma varken hem de. Evet, kitabı okuduktan sonra Darwin'e karşı ön yargılarınız varsa kesinlikle silinecektir. Çünkü yaptığı araştırmalar, incelemeler ki birçoğu yerinde yapılmış, neredeyse dünyayı turlamış çalışmaları için bu insan. Evrim teorisine yapılan itirazların çoğunluğunun bilimden uzak olması ne kadar da talihsizlik insanlık adına.

Gelişen bilim neticesinde Darwin'den sonra bile evrim teorisinin bunca karşı çıkmaya rağmen bilimsel olarak hala çürütülememesinin sebebi yukarıda bahsedildiği gibi ön yargılarla yapılan temelsiz eleştirilerdir.

Peki bu kadar din demişken Darwin ateist miydi? Kitapta bunu ben anlayamadım. Hatta yaratılışa karşı çıkmak şöyle dursun, yer yer destekleyen fikirlerini de görüyoruz. Yalnız bu cümlelerini dindar olan eşini üzmemek için olduğuyla alakalı yorumlar yapılmış.

Velhasıl-ı kelam evrim teorisi bilimsel bir mesele ve teoriye inanmanın dinden çıkarmakla falan bir ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Nitekim Darwin hazretlerinin şu sonsözü yeterlidir:

"Bu kitapta sunulan görüşlerin herhangi bir kimsenin dinsel inançlarını sarsması için anlaşılır bir gerekçe göremiyorum."
288 syf.
·2 günde·9/10
1902 Doğumlular, Alman yazar Ernst Gleaser’ın savaş karşıtı eserler arasında önemli bir yere sahip kitabı. Gleaser’ın eserleri Hitler Almanya’sında yasaklanmış, yakılmış ve yazar yıllarca yurdundan uzakta yaşamak zorunda kalmış. 1902 Doğumlular’da yazar, büyüklerin dünyasını anlamaya çalışan çocukların gözünden savaşın nasıl büyük bir yıkım olduğunu anlatıyor. 1.Dünya Savaşı öncesinde Almanya’dan yükselen milliyetçilik fikirleriyle savaşın insanlara zaferi çağrıştırması, savaşa gitmenin coşkuyla karşılanması ve fakat zaman geçtikçe savaşın çirkin yüzünün insanların hayatına yansımaya başlaması, açlık ve ölümle mücadele edilmesi, çocukların dünyaya baktıkları pencereden oldukça çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Savaşlar neden var ve savaşların kazananı aslında kimler ve bu kazançlar uğruna kim hangi bedelleri öder, bunlarla yüzleştiriyor roman bizi. Elimden bırakamadan, çok severek ve etkilenerek, bir solukta okudum. Cephe gerisinde geçip de savaşı tüm yönleriyle bu kadar gerçekçi resmedebilen, savaşı adeta hissettirebilen bir eser. Mutlaka tavsiye ederim.
112 syf.
·Beğendi·10/10
Eşitlik istemi artık siyasal haklarla sınırlanmıyordu; eşitlik, bireylerin toplumsal durumunu da kapsamalıydı; ortadan kaldırılması gereken şey, artık yalnızca sınıf ayrıcalıkları değil, sınıf ayrılıklarının ta kendisiydi.
224 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Komünizm, tüm sınıfların eşitliğine dayanan ideoloji olarak kadın-erkek cinslerinin de eşitliği hakkında da yenilik getirmiştir. Bunu yaparken ise erkekleri aşağılamak ya da bu eşitsizliğin sebebi olarak erkekleri göstermek girişiminde bulunmamıştır. En azından bu kitapta bunu görüyoruz.
Karl Marx , Friedrich Engels ve Vladimir İlyiç Lenin 'in kadın ve aile hakkındaki düşüncelerini içeren kitapta, sömürünün her türlüsüne karşı çıkan komünizmin kadının sömürülmesine de karşı çıktığını ve kadının özgürleşmesi ile kadın hakları eşitliğinin gerçekleşmesi konusunda nasıl bir yol gösterici olabileceğini çok net anlıyoruz.
Kitapta bu 3 büyük devrimcinin özellikle
- Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi
- Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
- Büyük Bir Başlangıç
isimli eserleri başta olmak üzere diğer eserleri ve söyleşilerinin (kitabın en sonunda yer alan Lenin söyleşisi) kadın ve aile konusundaki bölümleri aynen yer alıyor.
Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımızın, oy haklarını, boşanma haklarını, çalışma haklarını, siyasal haklarını, toplumsal haklarını vb gündeme getiren bu 3 büyük devrimci; belki yaşadıkları dönemde kendilerini dünyaya yeteri kadar ifade edemediler ancak bunun kadın haklarının geldiği noktayı iyi anlamak için bu kitabı ( Kadın ve Marksizm Ve bu kitabı) okumak son derece yararlı bir iş olacaktır.

(Lenin'in, kadının örgütlenmesini ve devrimlerde neden bulunması gerektiğini açıkladığı satırları okurken, milli mücadelemiz ve sonrasında Ulu Önder'imizin neden kadınlara bu kadar değer verdiğini çok daha iyi anlıyoruz.)
288 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Yazıldığı dönemde yasaklanan yakılan bir şaheser. Savaş karşıtı bir yazarın kitabı. Dönemin iktidarının en sevmediği insan tipi. Buna rağmen bu şaheser korundu ve zamanı gelince yayınlandı.
Bu şaheserin bu kadar az okunmuş olması üzdü beni doğrusu.
Kitabın kahramanı çocuklar. Konu iki olayın etrafında şekilleniyor. Cinsellik ve savaş. Cinselliğin ne olduğunu anlamaya çalışan ve bunu yaparken yanlış yollardan edinen yanlış bilgi ve bunun yarattığı korku. Esas konu ise 1. Dünya savaşını başladığında 12 bittiğinde 16 yaşında olan çocukların gözünden anlatıyor. Savaşın nasıl bir yıkım olduğunu asla kazananı olmadığı arkasında sadece acı açlık yıkım bıraktığını anlatiyor.
1. Dünya Savaşını merak edenlere çocuk gözünden bu eser şiddetle tavsiye ederim.
288 syf.
·3 günde·9/10
1902 yılının bir alman kasabasında, vaktiyle 12 yaşında olan bir çocuğun gözünden, çocukluktan gençliğe uzanışı, kendini, bedenini, yetişkinleri tanıması ve 2 yıl sonra patlak verecek birinci dünya savaşı dönemine tanıklık edişini okuyoruz.
hızlı ve kolay okunan bu eser, döneminin pek çok savaş karşıtı eseri gibi yasaklanmış.

bir çocuğun gözünden, dönemin almanyasının özeti çıkarılmış. burjuva, işçi sınıf, sosyal demokrat, yahudi karakteler arasında önceleri bir uyum olmadığını görürüz. çocuk ya da ahlaklı ve düzgün biri olmasına bakılmaksızın yahudi olduğu için aşağılanan, hep diken üstünde olmak zorunda kalan, daima kendini toplumun diğer öğelerine ispat etmek zorunda kalan karakterlerden, savaş istemediğini, bunun toplumdan götüreceklerini söylediği için kızıl diye nitelenen, toplumdan ve askeriyeden dışlanan karakterlere, işçi sınıfı bilincine sahip olduğu için tutuklanan karakterlere uzanıyoruz. bunlar kendileri kadar, yalnızca o ailenin birer parçası oldukları için eşleri ve çocukları da kendi paylarına düşeni çekmek durumunda kalıyorlar.

zamanla görüyoruz ki; kimi sırf haklı olduğunu göstermek için, kimi dünyanın bozukluğunun bir savaşla sona ereceğine inandığı için, kimi ülkü ve milliyetçi duyguları gerçekleştireceğine inandığı için, kimi almanya'nın gücünü göstermek için bir savaş çıksın istiyor. nitekim dilekleri kabul de oluyor. coşkuyla savaşa giren almanlar yüceliklerini ve kahramanlıklarını gösterme fırsatını buluyor. fakat zamanla görüyoruz ki; kahramanlıklara çok yer yok. her gün gelen ölüm haberleri gazetelerin sayfalarını dolduruyor. savaşan erkeklerin ölüm haberleri gelmeye başlarken açlık, hırsızlık, yoksulluk, salgın hastalıklar yaşamın bir parçası oluyor. kazananın coşkulu halkın değil, silah tüccarının, rütbelilerin olduğu ortaya çıkıyor.

savaşın kime ne getirdiği, kimden neler alıp götürdüğü, milletçi duyguların otoritelerce manipüle edildiği, resmi din kurumunun propagandalarının hangi amaçla kullanıldığı çok çok iyi hissettirilmiş.
son dönemde okuduğum kitaplar arasında en sevdiklerimden biri olan 1902 doğumlular, remarque'nin batı cephesinden yeni bir şey yok kitabını da anımsattı.
288 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Cephe gerisinde kalanların gözüyle savaş ne anlama gelir?
1914-18 yılları.. Başta sevinç ve birlik atmosferinde çılgınlıkla savaş yüceltildi. Gidenler ve geri kalanlar için. Tüm sevecenliği ile ideal bir gerçeklik olarak görüldü, savaş. Tüm ulus birdi düşmana karşı. Kahraman ve soylu ölümün adıydı başta savaş. Ufak bir azınlığın çıkarlarına yaradığı gözardı edilerek kanla boyandı bir dönem. Ayaktakımı dendi ölenler için.
Artık madalyalar yüksek statüler elde eden generallerindi. Mermi üreten sermayedarların kârınaydı ölenler.. Sayılar önemsizdi ve uzar uzar giderdi.
Ölüler artınca homurtular başladı yer yer. Bir öğretmen anma töreninde elindeki listeyle tek tek saydı sınırda vurulan askerlerin adını. Savaşa cephe alan öğretmen, eğitim camiasında sindirildi. Bir çocuk cephe gerisinden savaşı deneyimledi, annesiyle beraber. Savaş gerisinde kalan kadınların ve çocukların kenetlenişiydi artık önemli olan. Savaş, başta kutsal bir dava iken sonraları bir iş oldu. Çocukların açlıktan sayılan kemiklerinde hastalığın adı oldu savaş. Savaş o gür sesini yitireli çok oluyordu. Askerler kapitalist düzenin ayırdına vardılar. Onlar için bu ayrımın bedeli ya sürgün oldu ya da bir manga askeri tarafından kurşunlanarak ölmek oldu.

Ernst Glaeser'in bu eseri dönemini öyle etkiledi ki Alman hükümeti onu kara listeye alması uzun sürmedi. Doğru bildiğini kuldan sakınmadı Ernst. Kitapları Erich Maria Remarque gibi Hitler Almanyası'nda yasaklandı ve yakıldı. Remarque gibi yurdundan uzak yaşamak zorunda kaldı. Eserleri ülkesinden uzakta yayımlandı. Bu roman, yazarın uluslararası üne kavuşturan yapıtlarından olduğu gibi Çin, Sovyet Rusya, ABD, İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç gibi ülkelerde üniversite öğrencilerine inceleme konusu olarak verilen bir kaynak kabul edildi. Bu roman tarihi bir değer kazanmasının yanı sıra 1914'te başlayan toplumsal değişimin sonuçlarını gözlemlemek adına önemli bir referans oldu.

Cephelerin ardında annelerin ve çocukların bakışı zihnime mıhlandı.
224 syf.
·Beğendi·8/10
marks'ın kutsal aile kitabıyla hemen hemen bende aynı hisleri uyandırdı diyebilirim. bu gibi bir isimle kitap yazacak kadar büyük yureklere sahip iki büyük bilim insanının felsefi eseri. özellikle yabancılaşma konusu itibariyle bugün aldığım baskısı, şimdilik elimde oldukça ağır bir his bıraktı. marx ve engels'in hemen her eserinin verdiği duygu gibi, büyük bir saygı ve uyandırdığı cahillikle içinde çabalamayı bekliyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Öner Ünalan
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen ve Araştırmacı
Doğum:
Bursa, Türkiye, 5 Ocak 1935
Ölüm:
Ankara, Türkiye, 27 Ocak 2011
Öner Ünalan, 5 Ocak 1935'te Bursa'da doğdu. 1924'te İskeçe'nin Kurular köyünden (bugünkü Komnina, Xanthi) Türkiye'ye göç eden bir ailenin oğludur. Baba adı Halil, ana adı Ayşe'dir. Bursa Erkek Lisesi'nde okudu. Almancayı ortaokul ve lisede öğrendi.

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdikten sonra ABD'de eğitim dalında yüksek lisans yaptı. Öğretmen, teknik eleman, danışman (müşavir) ve yönetici olarak çalıştı. 1988'de emekli oldu.

1965 yılında "Karıncayı İncitmeyen Adam" adlı kısa öyküsüyle, Yunus Nadi Armağanı kısa öykü birincilik ödülünü aldı. Çeşitli dergilerde az sayıda öykü ve şiir yayımladı.

1970'ten sonra dil üstüne çalışmalarına ağırlık verdi. Güneş Dil Teorisi, halk dili, Türkçede "ve" sorunu, çevirmek ve dil yenilemek, bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesi, dil-ideoloji ve politika konularında çalıştı.

1977'de Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu ve Ahmet Say ile birlikte, Türkiye Yazıları dergisini çıkardı.

Özellikle dil-ideoloji ve politika üstüne yazdığı inceleme ve derlemelerini Soyut, Türkiye Yazıları, Tan vd. dergilerde yayımladı. Yazılarının bir kısmını "Dil ve Politika" (1993) adıyla kitaplaştırdı. Gene dil üstüne günlük biçiminde yazdığı denemelerini Papirüs'te (1980-1981), Dize'de (1995-1998), ve Evrensel Kültür'de (1998-1999) yayımladı. Yazılarında genellikle Ragıp Gelencik takma adını kullandı.

Öner Ünalan'a göre politika her alana olduğu gibi dile de el atar. Dolayısıyla dil ve dille ilgili sorunlar da politikanın konusu ve aracı olmaktan kurtulamazlar. Ünalan, "Dil ve Politika" adlı kitabının önsözünde şöyle der: "Belirli bir politika, her alanda, dayandığı ideolojiye uygun ve çıkarlarını gözettiği toplum kesimince benimseniveren değer yargıları, önyargılar, kanılar, sanılar ve onlara bağlı belirli bir düşünüş ve davranış yaratır. Bütün bunlar o politikanın kendisi gibi savunulmak gerekir. Politik işbölümünde bu savunmayı üstlenenler, tarihi ve güncel olayları onlara uygun yorumlayıp çarpıtırlar." Bu, teknik bir konu sayılan dilde de kaçınılmaz olarak böyledir. Bu nedenle, savaşılan politika ya da politikaların her alanda olduğu gibi, dil alanında da iyi tanınması gerekir.

Öner Ünalan, dil çalışmalarının yanı sıra, İngilizce ve Almancadan yaptığı çevirilerle, önemli bilimsel yapıtları Türkçeye kazandırdı. Örneğin, Charles Darwin'den "Türlerin Kökeni", "İnsanın Türeyişi" ve "Seksüel Seçme" (Eşeysel Seçme); Albert Einstein ve Leopold Infeld'den "Fiziğin Evrimi"'ni dilimize çevirdi. Ayrıca, Karl Marx'tan "Matematiksel Elyazmaları", Friedrich Engels'ten "Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm", Fidel Castro'dan "Dünya Bunalımı", John Desmond Bernal'dan "Marx ve Bilim" gibi çok sayıda kitap çevirdi. Kimi çevirilerinde Ferhat Gelendeş takma adını kullandı.

Charles Darwin'in bilim tarihindeki yerini "Darwin Ne Yaptı" (1997) adlı popüler bilim kitabında anlattı.

Dil-politika ilişkisi ve dilsel sorunlar üzerine yazdığı ve çeşitli dergilerde yayımladığı günlüklerini "Dil Günlüğü" (1999) adıyla kitaplaştırdı. Kitap, ölümünden sonra 2012'de yayımlandı.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 860 okur okudu.
  • 29 okur okuyor.
  • 1.113 okur okuyacak.
  • 16 okur yarım bıraktı.