Sabahattin Selek

Sabahattin Selek

YazarDerleyen
8.1/10
17 Kişi
·
56
Okunma
·
3
Beğeni
·
698
Gösterim
Adı:
Sabahattin Selek
Unvan:
Türk Yazar, Siyasetçi
Doğum:
Erbaa, Tokat, Türkiye, 1921
Ölüm:
19 Ocak 1990
Tokat'a bağlı Erbaa ilçesinde 1921 yılında dünyaya gelen Selek, Erzincan Askeri Ortaokulu'nu, Bursa Askeri Lisesi'ni ve daha sonra da Kara Harp Okulu'nu bitirdi. Mezun olduktan bir süre sonra da subay olarak orduya katıldı. Ancak fazla uzun sürmeden 1944 yılında bu işinden ayrılarak 1947-50 döneminde Ant gazetesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi'nin İşçi Bürosu'nda görev aldı. Ardından 1957 yılında Selek Yayınevi'ni kurdu. 27 Mayıs Darbesi sonrasında da Basın İlan Kurumu'nda kurucu genel müdür olarak göreve başladı. 1940'ların ikinci yarısında CHP İstanbul İl Başkanlığı büynesinde işçi bürosu oluşturulmuştur. Başkanlığına CHP il ögrütünden Dr. Rebii Barkın, genel sekreterliğine yine CHP örgütünden Sabahattin Selek getirilmiştir. Sebahattin Selek, 1966 yılında Anadolu İhtilali adındaki eseriyle Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Daha sonra da 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekili olarak mecliste görev yaptı.
Bir eşkiyayı ortadan kaldırmak için hükümetin başka bir eşkiya ile işbirliği yapması, asırlardan beri idare şekli olarak memleketin geleneğine yerleşmiştir. Biz cumhuriyette böyle bir yola girmedik.
Mustafa Kemal Paşa, milli hareketin amacını yumuşak bir tarzda şöyle açıklamıştı : " Bizim istediğimiz şey, bugüne kadar hakkından mahrum yaşatılan, varlığı dikkate alınmayan milletin, hayata, refaha layık bir kuvvet olduğunu Hükümetimize ve hükümetlere anlatmaktır."
"Yunanlıların Haziran 1920'de Anadolu'da tuttukları çizgi , "Milne hattı" diye anılan Burhaniye- İvrindi- Soma- Akhisar- Salihli-Nazilli çizgisi idi. Türk Milli Kuvvetleri ile Yunan Ordusu arasında çatışmayı önlemek için İngiliz Generali Milne tarafından tesbit edilmiş bir çizgidir."
"Anadolu ihtilâli,ikinci ve belki de en büyük imtihanını Sivas'ta verecekti. 3.Ordu Kıtaatı Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'nın 22 Haziran'da Amasya'dan yaptığı bir tamim ile "Anadolu'nun her yönüyle en emin mahalli olan Sivas"ta toplantıya çağrılan Kongre, aradan geçen zaman ve olaylar sebebi ile değişik şartlarda toplanacaktı. Bir defa, her bakımdan Sivas Anadolu'nun en emin yeri olmaktan çıkmıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın Ordu Müfettişliği görevine son verilmişti."
"Manda tezini savunanların ileri sürdükleri fikirlerden bazıları şunlardır :
"Yirminci asırda 500 milyon lira borcu,harap bir memleketi,pek münbit olmayan bir toprağı ve ancak 10-15 milyon lira geliri olan bir millet için harici destek olmaksızın yaşamak imkanı olamaz."
"Bağımsız yaşamaya mali durumumuz uygun değildir."
"Parasız, ordusuz ne yapabiliriz? Onlar uçak ile havada uçuyorlar, biz henüz kağnı arabasından kurtulamıyoruz."
Lord Curzon bana dedi ki:
“Konferanstan bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsu­nuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için pa­raya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de bu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederse­niz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?”
Ben, evet, dedim. Curzon sözlerine devam etti:
“Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”
Lord Curzon’un bu sözleri kulağımda kalmıştır ve sözünün geçtiği her yerde hatırlamışımdır. Lozan Konferansı olalı 45 sene geçti. Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bu 45 sene içinde para almak için müracaat et­tiğimiz her yerde bu ihtimalleri görmüşümdür.
Lord Curzon’un sözleri bittiği zaman, kendisine dedim ki: “Şimdi me­seleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz.” Ha­kikat şudur ki, İkinci Cihan Harbi kapı önünde görününceye kadar mali bakımdan bize kolaylık gösterilmemiştir. Ve Türkiye kendisini kendi alın teri ile tamir ederek İkinci Cihan Harbi’ni idrak etmiştir.
Harf inkılabı 1928’de ilan olundu. Atatürk, bir iki seneden beri bunu düşünüyordu. Vakit vakit bana açmıştı. Ben önce buna mukavemet ettim. Başından beri benim söylediğim “Enver Paşa harp ilan edilmeden böyle bir şeye teşebbüs etmişti.; sonra muharebenin ilanı üzerine kaldırıldı. Tekrar eski hale döndük. Yine öyle olacak”. Çünkü bu tecrübeyi yakından biliyordum. Enver Paşa yeni yazı şeklini emir olarak genelkurmaya verdiği zaman ben oradaydım. Yine o zaman da itiraz ettim. Bunu çıkaramazsınız dedim. Nasıl yazıp, nasıl okuyacaklarını soruyordum. Onlar da yapacağız edeceğiz diyorlardı.

Ben 1. Şube Müdürü idim. Hafız Hakkı, Erkan-ı Harbiye İkinci Reisi. Vazife için yanına giderim. İmzaya götürdüğüm evrak, hep yeni imla ile yazılmış. Kağıtları önüne koyar, anlatırım. Hafız Hakkı kağıtları okumaz, bana bakar: “Canım sen anlat bunun içinde ne var” der.

Çünkü kendisi okuyamıyor. Bunun üzerine ben anlatırım. Bir gün bana, “Getireceğin yazıları, benim bildiğim yazı ile ayrıca yazdır da getir.” Dedi.

İstediği, bir evrakı iki ayrı yazı ile yazdıracağım, birini kolayca okuyup anlayacak; ötekini de anlamış gibi imza edecek. İtiraz ettim: “Yapamam dedim. Ben size başında söyledim. Yapamayacaksınız, diye ikaz ettim. Şimdi ben sizin istediğinizi yapacağım ve bana da maiyetimde bulunanlar iki ayrı yazıyla evrak getirecekler. Böyle şey olmaz.”

Şimdi, ben bu macerayı biliyorum. Harf İnkılabı ilan edilmeden iki sene evvel Atatürk’e söyledim.

“Bu kolay bir iş değildir. Sen, harp zamanı karargahta çalıştın mı?” dedim.

“Hayır,” dedi.

“Ben bilirim, dedim. Bunu tecrübe ettim. Bütün devlet muamelatı, her şey bozulacak. Herkes iki yazı kullanacak. Kabul edildi diye kendisini mecbur hissederek yeni harfleri kullanacak, bir de asıl işidir, kıymetli işidir diye eski harfleri kullanacak. Başa çıkamayız. İyi düşün.”

Atatürk’e bunları söyledim ve benim ikazım cesaretini kırdı. Harf inkılabını iki sene sürükledi. Resmi beyanlarında, grupta, partide, yaptığı konuşmalarda, yeni harfleri düşünüyoruz, diyordu. Fakat, başlayamıyordu. Nihayet harf inkılabını emrivaki halinde ilan etmeden önce kendisine şöyle dedim:

“Bunu istiyorsunuz, yapacaksınız. Fakat, tatbik etmeyeceksiniz.”

“Kim?” dedi

“Siz,” dedim. “Başta siz olmak üzere hiçbiriniz tatbik etmeyeceksiniz. Büyük bir inkılap hareketi yapacağız. Bir inkılap yapıldığı zaman, bunu tatbik etme mevkiinde bulunanların kararlarındaki inanç, ciddiyet, sebat hakkında hiçbir şüphe olmamalı. Evvela biz, bunun birinci derecede tatbikçisi olmalıyız. Riayet etmeliyiz.”

Atatürk, söz verdi:

“Tatbik edeceğiz, ben başta olmak üzere hepimiz tatbik edeceğiz.” Dedi.

Harf inkılabı oldu. Herkes bilir ki ondan sonra, ben eski yazıyı kullanmış değilim. Harf inkılabı çıktıktan sonra, şimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduğum 20 satırı bulmaz. Yapmadım yapamadım. Akıllık ettim. Çünkü ilk sıkıntıya katlanmayanlar, ömürlerinin sonuna kadar yeni yazıyı kullanamadılar. Yeni yazıya alışmak için birkaç ay, her ne kadar ise kabiliyetine göre sıkıntı çekip onun içine kapanmak lazımdı. Onu kullanmakta ısrar etmek lazımdı. Cemiyete bunu yaptırmak için almadığım tedbir, katlanmadığım eziyet ve vermediğim eziyet, güçlük kalmamıştır. Ben vekillerin, mebusların, memurların, herkesin cep defterini muayene eder ve eski yazı ile notlarını gördüğüm zaman mesul tutardım.

Ben Başvekilim. Bir gün Genelkurmaya gittim. Bana resmi iki kağıt getirdiler. İmza etmem lazımmış. Fakat biri eski yazı ile yazılmış. Bunu okuyup anlayacağım ve sonra yeni yazıyla yazılmış olanını imzalayacağım. Nedir bu, diye sordum. Mareşal öyle söylemiş. Ona evrakı hep bu tarzda götürüyorlarmış. Tıpkı Hafız Hakkı’nın benden istediği gibi. Karşımdaki subaya,

“Yeni yazıyı kullanmıyorsunuz. Bu devletin kanunu değil mi? Siz devletin kanununu tanımaz mısınız?” dedim.

Çocuk ölecekti pancar gibi oldu.

Yeni harfleri öğrenmek için mektepler açıldı. Atatürk. her yeri dolaştı. Tahmin olunmaz bir şahsi gayret göstererek yeni harfleri memlekete mal etmeye çalıştı. Ama yaşlı bir adamın alıştığı harfleri bırakıp yeni harfleri öğrenmesi kolay olmuyor. Bu gibi kimselere bunu öğrenin demek de güç bir şey. Bunca zaman önce, çocuklukta öğrendiğim ilk harflerin şurası burası benzemez, yine de söker, okurum. Sonradan öğrenilen bir harfle bunu sökmeye imkan yoktur. Hiç eski yazı bilmeyen insanların yazılarını ben okuyamıyorum. Halbuki eski yazılardan okuyamayacağım yazı yoktur. En aciz adamın en karışık yazdığını mutlaka söker, çıkarırdım.

Bütün bu anlattığım güçlükleri düşünerek, bilhassa yetişmiş insanların yazı ile münasebetlerinin bozulacağından ve cemiyette kültür hayatının kötürüm olacağından endişeliydim. İki harf kullanacağız ve yeni yazıyla tek harfli bir cemiyet hayatına geçiş için son derece uzun bir intikal devri olacak. Bu endişeyi duyuyordum, “Yapamazsınız; siz yapmayacaksınız, başkası hiç yapmaz” derken, bana işin aslından gelen bir endişe havası hakimdi.

Esas olarak harf inkılabının taraftarıyım. Başlangıçta gönderdiğim mukavemet, anlattığım sebeplere dayanıyordu ve Atatürk benim bu mukavemetimi samimi olarak karşılıyordu. Kendisi; bir emrivaki yaparak bu inkılabı kabul ettiririm, İsmet Paşa’nın söylediği doğru ben de uyarım, hep beraber çalışmalıyız, çalışırız, olur biter diye düşünüyordu. Onda böyle samimi bir kanaat vardı.

Bugünlere ait bir olayı hatırlarım. Atatürk, yanında bazı kimseler olduğu halde, bir yerde çalışıyor. Önünde eski yazıyla yazılmış birçok kağıt var. Akşamüzeri ben kendisini görmeye gittim. İsmet Paşa geliyor, diye haber verirler. Hepsi telaşa düşer. Masanın üzerindeki kağıtları kaldırırlar.

Sözünde duruyor. Fakat acele bir iş yapılacağı zaman ve onun istediği vesika veya notu herkes kolayına geldiği gibi eski yazıyla verince ne olacak? Tabii çaresiz bir vaziyet.

Bu son zamanlarda bile, koalisyon hükümeti olarak çalışırken, bakarım yanımda oturan Alican defterini çıkarır, eski yazıyla yazar. İçimden, şartlar müsait olsa ben sana gösteririm, derim. Bırakalım bunu, kendi partimizin adamına bir şey yapamaz hale geldim. Şimdi serbest….. Herkesin cep defterine ne karışırsın, oldu….

Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeptir. Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık., hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapça’yı kabul etmeliydik, derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı, görüşünü hararetle savunurlardı.

Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürünü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur.

Şimdi bütün sapmalara rağmen, yazıyı yeni harflerle öğrenmiş olanlar eski harflere dönemezler. Kuran kursuna gidenler için de böyledir.

Harf inkılabını burada bağlayacağım. İnkılap ilan edildiği zaman herkes iki ayrı yazı ile başladı. Hükümet başında bulunduğum için gayet sıkı ve ciddi takip ederek devlet dairelerinden eski yazının kalkmasına çalıştım. Ne kadar sürdü, şimdi söyleyemeyeceğim, fakat asgari bir müddet zarfında resmi dairelerden eski yazı kalktı. Devler memurları içinde eski yazıyı müsvedde olarak kullanmakta devam edenler, bu yazıyı bilmeyen insanlar memur olup işbaşına geldikçe, tabiatıyla seyrekleşti.

Harf inkılabı, kadınların cemiyete girmesi ve erkeklerle eşit hale gelmesi, ancak zamanla yerleşecek inkılaplardır. Bunu bilerek inkılapları değerlendirmek lazımdır.
679 syf.
·41 günde·Beğendi·10/10
1.dünya savaşında osmanlı ordusunda, Yemen'de, Suriye’de savaşmış, evlendiğinin ertesi günü orduyla harekete geçmiş, İstanbul'un işgali esnasında vatanın kurtuluşu için Atatürkle anadoluya geçmeye karar vermiş ve düşman yurdu terkedene kadar silahlı mücadelede orduyu yönetmiş bir komutan, bir lider, Reisicumhur. Onun hatıraları onun anıları bizim tarihimiz.
679 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Cumhuriyet tarihinin ikinci adamı olarak çok tartışılan Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü!nün hatıraları o günlerde yaşananlar ışığında bu günü anlama açısından okunması gereken kitap.
679 syf.
·9/10
Modern Türkiye'nin değeri bilinmeyen göz ardı edilen kurucusu. İsmet Paşa'yı anlamadan siyasi tarihimizi anlayamayız. O'nun Yemen Çöllerinde başlayıp Batı Anadolu topraklarında zirveye ulaşan askerlik hayatı ve cumhuriyet dönemindeki çalışmaları bu eserinde okuyucuya sunulmuş...
679 syf.
·96 günde·Puan vermedi
Kendi kaleme aldığı, çocukluğundan başlayarak askeri hayatı, cephe savaşları, 1.Dünya harbine girişimiz ve Osmanlının durumu, kurtuluş savaşına kadar olan sürede yaptıkları, büyük taaruz, Lozan konferansında yasanan bütün olaylar ve gelişmeler, Cumhuriyetin ilanı, reformlar ve siyasi hayatını anlattığı ansiklopedi tadında bir kitap. Hiç olmazsa Lozan kısmını okumak bile zamanın şartlarındaki kazanımları, ilerlemeyi görmemizi sağlıyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabahattin Selek
Unvan:
Türk Yazar, Siyasetçi
Doğum:
Erbaa, Tokat, Türkiye, 1921
Ölüm:
19 Ocak 1990
Tokat'a bağlı Erbaa ilçesinde 1921 yılında dünyaya gelen Selek, Erzincan Askeri Ortaokulu'nu, Bursa Askeri Lisesi'ni ve daha sonra da Kara Harp Okulu'nu bitirdi. Mezun olduktan bir süre sonra da subay olarak orduya katıldı. Ancak fazla uzun sürmeden 1944 yılında bu işinden ayrılarak 1947-50 döneminde Ant gazetesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi'nin İşçi Bürosu'nda görev aldı. Ardından 1957 yılında Selek Yayınevi'ni kurdu. 27 Mayıs Darbesi sonrasında da Basın İlan Kurumu'nda kurucu genel müdür olarak göreve başladı. 1940'ların ikinci yarısında CHP İstanbul İl Başkanlığı büynesinde işçi bürosu oluşturulmuştur. Başkanlığına CHP il ögrütünden Dr. Rebii Barkın, genel sekreterliğine yine CHP örgütünden Sabahattin Selek getirilmiştir. Sebahattin Selek, 1966 yılında Anadolu İhtilali adındaki eseriyle Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı. Daha sonra da 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekili olarak mecliste görev yaptı.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 56 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 65 okur okuyacak.