Ülker İnce

Ülker İnce

YazarÇevirmen
8.5/10
9,2bin Kişi
·
30,6bin
Okunma
·
29
Beğeni
·
3.419
Gösterim
Adı:
Ülker İnce
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
1974-1989 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu ile Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde çalıştı. 1985 yılında Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea) çevirisiyle Yazko Çeviri dergisinin Azra Erhat Çeviri Ödülü’nü kazandı.

Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Çeviribilim Bölümü’nde kuram ve uygulama dersleri verirken (1989-2000) Can Yayınları’nda ve Telos Yayıncılık’ta çeviri yayın editörlüğü yaptı.

2010 yılında Çeviri Derneği’nin onur ödülüne değer görüldü. Dorian Gray’in Portresi (Oscar Wilde) çevirisi 2014 yılında Dünya Kitap dergisince “Yılın Çeviri Kitabı” seçildi.

Çevirileri arasında Başka Sesler Başka Odalar (Truman Capote); Constance ve Yalnızlıklar, Sebastian ya da Güçlü Duygular, Mekân Ruhu, Kıbrıs’ın Acı Limonları (Lawrence Durrell); Tüfek, Mikrop ve Çelik (Jared Diamond); Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş (Frances Stonor-Saunders); Uçarı Kızlar ve Filozoflar, Caz Çağı Öyküleri (F. Scott Fitzgerald); Bülbülü Öldürmek (Harper Lee); Dostoyevski (Joseph Frank) bulunmaktadır.
SUNUŞ

Çevirmenliğe adanmış bir hayat mıdır benimki? Bilemeyeceğim çünkü şöyle düşünüyorum: Ülkemizde tiyatroculuk yapmış binlerce insan vardır, bunların büyük çoğunluğu yalnızca "tiyatroculuk yapmış" İnsanlardır, oysa, örneğin, Muhsin Ertuğrul için "hayatım tiyatroya adamış" biriydi diyebİliyoruz. Demek ki yalnızca bir işi yapmak o işe adanmış biri olarak anılmaya yetmiyor. O işin ne olduğunun, işlevinin, Öneminin toplumda anlaşılması, daha iyi koşullarda, daha iyi yapılması için bir savaş vermiş olmak da gerekiyor galiba ama daha da önemlisi savaşı kazanmak gerekiyor.

Ben de yalnızca çeviri yapmış biri değilim, çeviri üzerine düşündüm, yazdım, çevirinin nasıl bir iş olarak algılanması, anlaşılması, yapılması gerektiği konusunda kafa yordum, bu konularda bilgimi arttırmak için kitaplar okudum, bazı algıları, çeviriden beklentileri değiştirmek için uğraştım ancak savaşı kazanamadım.

Bahane bulmak İstesem çok bahane var. Ama yeniden başlamak gerek. Pekiyi, nereden başlayacağız? Elbette kaldığımız yerden. Kaldığımız yeri tam olarak bildiğimi iddia etmeyeceğim ancak yazdığım yazıların, farklı zamanlarda benimle yapılmış söyleşilerin bir kısmını bir kitapta toplamaya karar vermemin gerisinde yatan amaç, çevirinin, nasıl bir bilinçle, ne gibi sorgu-lamalardan geçirildiğini gösterecek Örneklere dönüp bakılmasına aracılık etmek. Çünkü o noktadan daha geriye gidildiği gibi bir izlenim içindeyim.
1980'li yılların aşağı yukarı ortalarında ülkemizde çeviribilim bölümleri (başlangıçta Mütercim Tercümanlık adıyla) açılmaya başlandı. Bölümlerin açılmasıyla birlikte çeviriye İlgi arttı, zamanla çeviribilim bölümlerinin, bu bölümlerde okuyan öğrencilerin sayısı arttı. Yerleşik çeviri anlayışı gözden geçirildi, çevirinin doğasını kavrama çabaları yoğunluk kazandı. Yazılar yazıldı, tartışmalar yapıldı. En Önemlisi de bu çabalar akademik dünyayla sınırlı kalmadı, uygulama Örneklerinden hareketle ve uygulama alanının İnsanlarını doğrudan İlgilendirecek şekilde yapıldı. Ülkenin en etkili dergilerinde yazılar, söyleşiler yayımlandı. Bilimsel bilgilere dayalı bir çeviri anlayışının oluşması yönünde yol alındı.

Burada vurgulamak istediğim en önemli konu, akademik çalışmaların çeviri uygulamaları gerçeklerinden, örneklerinden kopuk olmamasıydı, ikisinin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olmasıydı. Böylece beni bu kitabı hazırlamaya yönelten şeyin ne olduğunu daha açık olarak söyleyecek noktaya geldim. Okuduğu-nuz zaman göreceksiniz, kitapta kuramsal tartışmalar varsa bun¬lar uygulamada karşılaşılan somut sorunlara, "bence, bana göre" diyerek, havadan, keyfi çözümler önermek yerine, önerileri nesnel bilgilere dayandırmak kaygısı yüzünden vardır. Çevirmenlerin tek tek çeviri tutumları olabilir ama nereye bastıklarını bilmeleri gerekir. Öncelikle ayaklarını sağlam toprağa basmalılar. Yalnızca çeviri yaparak çeviri öğrenilmez çünkü. Belki bir ömür boyu çeviri yaparsınız ama çevirinin doğasını hiç anlamamış olabilirsiniz. Bunun örneklerini de bol bol görmekte olduğumu söylemeliyim.

O bakımdan bu kitapla dikkatleri özellikle çevirinin doğasını kavramamızı sağlayan kuramsal bilgilere, en önemlisi de bu bilgilerle çeviri uygulamaları arasındaki sıkı bağa çekmek istiyorum. Çeviri eğitimi verdiğim, yayınevlerinde editörlük yaptığım yıllarda edindiğim bir izlenimim var (bu izlenimim hâlâ da sürüyor): Çevirmenlerin çoğuna göre sanki çeviri başka şey, çeviri kuramı başka şey ve çeviribilimle çeviri uygulaması arasında hiçbir ilgi yok. Belki bu kitabın ikinci ve önemli bir amacı da bu inancı yıkmaktır.

Birinci Bölümde altı kısa yazı okuyacaksınız. Bunlar, Çeviribilim dergisinde, Mayıs 2011-Mayıs 2012 tarihleri arasında -köşe yazısı gibi- yayımlanmış kısa değinmelerdir.

ikinci Bölüm, farklı zamanlarda ama hep çeviri uygulamalarından hareketle yazılmış makalelerden oluşuyor. Yazılma amaçları da hep aynı: Çevirmenlerin yaşadıkları sorunların bazılarının kökeninde bazı "bilgisizliklerin" yattığına işaret etmek, çevirmenlerin çeviri bilincine sahip olmalarının önemini vurgulamaktır. Çeviri bilincine sahip olmak için ne bilmek gerekir, "uzman" çevirmen olmak ne demektir, bir çevirmen uzman olmadan işini iyi yapabilir mi, kendini ve kendi alanını savunabilir mi, kendine güvenebilir mi, gibi sorulara yanıtlar var yazılarda.

Çoğunlukla 2007-2012 arası yazıldılar. Hatta bir kısmının da ısmarlama olduklarını, onları dergilerin özel sayıları için ısmarladıklarını hatırlıyorum. Bu yazılar özellikle seçilmiş şeyler değil. Elimin altında, hazırda, kayıtlı olarak kolayca bulabildiğim için kitaba aldım. Rastgele olmaları amacım açısından daha da iyi.

Yazılış tarihlerini söylüyorum çünkü şimdi okuduğunuzda, benim gibi, size de çok eskiden yazılmış gibi gelebilirler. Oysa aradan aşağı yukarı yalnızca on yıl geçmiş. Daha on yıl önce çeviri bu kadar farklı ve çok sayıda sorgulamaya konu edilirken, on yıl sonra ne oldu da çevirmenler ya da çeviri üzerine görüş bildirenler için tek önemli konu "metnin aslına sadık kalmak", "yazarın üslubunu yansıtmak" oldu?

Yazara sadakatin Önemsiz bir konu olduğunu söylemek istemiyorum, özellikle edebiyat çevirisinde önemli bir amaçtır bu. Ama "yazara sadakat"ten söz edenlerin sadakatten anladıkları şeyin ne olduğunu çok iyi biliyorum: Kaynak metnin sözcük ve yapılarının karşılıklarıyla metni aktarmak.
Eğiticilik deneyimimden biliyorum, editörlük deneyimimden biliyorum. Çevirmenler bu düşüncelerini sadakat nedir, nasıl sadık olunur, üslup (biçem) nedir, ne işe yarar gibi sorgulamaların eleğinden geçirmiş olsalar böyle kolayca sadakatten söz edemezler. Edenlerden kuşkulanırım. Hangi çevirmen bir kaynak metin cümlesini pek çok farklı biçimde aktarma seçeneğiyle karşı karşıya kalmamıştır? Niçin kalmıştır? Sadakat, yalınkat bir kavram değildir de ondan. Böyle basit bir işlemle sağlanabilecek olsaydı bir kaynak metin cümlesinin, doğru ve sadık, tek bir çevirisinin olması gerekirdi. Oysa yok. işte bir anlamda bu kitap çeviribilimcilerin açtıkları aydınlanma yoluna davettir.

Çevirmenlik hayatım boyunca, İyi çevirmenliğin sırrının ne olabileceği konusunu düşünmüş insanlarla karşılaştığımda hepsi, şaşmamacasına aynı soruyu sormuşlardır: Çevirmenin anadilini çok iyi bilmesi gerekmez mi? Buna elbette her zaman olumlu yanıt vermişimdir ama bir çevirmenin iyi bilmesi gereken birkaç başka şeyden de söz etmişimdir.

Anadiline çeviri yapacak çevirmenden anadilini iyi bilmesinin beklenmesinden daha doğal ne olabilir? Ancak yine burada da insanın aklına çeşitli sorular geliyor. Herkes anadilini iyi bilir mi, kimler daha iyi bilir, anadilini İyi bilmek bir yetenek işi midir, eğitim işi midir? Yoksa çok daha başka bilinçli bir merak, İlgi, çaba işi midir? Kolayca elde edilecek bir sonuç mudur yoksa ömür boyu sürecek, ucu açık bir süreç midir? Bir çevirmene anadilini herkes kadar bilmek yeter mi? Çevirmenin anadilini sıradan bir vatandaştan daha iyi bilmesi gerekiyorsa bunu nasıl başaracaktır? Bunun çok çeşidi yolları vardır elbette ama ben şu kadarını söyleyeyim size, ne salt eğitimle ne da salt yetenekle olur bu iş. Basbayağı özel çaba ister, hem de sürekli ve ısrarlı bir çaba.
Üçüncü Bölüme anadiline hâkimiyet çabasının bir Örneği¬ni vermek için Türk Dili üzerine yazılmış üç yazımı aldım. Bir çevirmenin yaptığı iş onu sürekli anadilinin yapısını, sözcüklerin İçeriklerini, kullanım özelliklerini, dildeki ifade biçimlerini, belli bir durumda belli bir İçeriğin normalde niçin şöyle değil de böyle dile getirildiğini düşünmeye zorlar. Ama çeviri yaparken amacının yalnızca "kaynak metne sadakat", "yazarın üslubuna sadakat" olduğunu söyleyen çevirmenin bunu yapması olanaklı mıdır? Çünkü en başta yanlış yöne, geriye bakmaktadır, ona birinin önüne bakması uyarısında bulunması gerekiyor. Çeviri hep geriye bakarak yapılmaz zaten, bir geriye bir ileriye bakarak, sürekli kaynak metinle erek metin arasında gidip gelerek, mekik dokuyarak yapılır.

Ne demek istiyorum, isterseniz biraz daha açık söyleyeyim: Bir kaynak metin cümlesini, cümledeki sözcük ve yapıların anadilde¬ki karşılıklarıyla aktardıktan sonra çevirmen bir de dönüp önüne, anadilde ürettiği cümleye bakmak zorundadır. Bu kez çevirinin anlaşılır olup olmadığını, normal söyleyişe uyup uymadığını inceleyecektir. Çeviri anlaşılmıyorsa niçin anlaşılmadığını, aktarmak istediği içeriğin normal söyleyişe uyması için ne yapması gerektiğini düşünecek, niçin öyle yapması gerektiğini keşfedecektir. Bir kaynak metin cümlesini, cümledeki sözcüklerin ve yapıların karşılıklarıyla aktarmak basit bir iştir ve gerçek çeviri değildir, gerçek çeviri hayli karmaşık işlemler gerektirir.

Bu İşlemlerin neler olduğu sır değildir. Öncelikle dilin toplumsal bir olgu olduğunu, dilde anlamın toplumsal uzlaşımlardan ürediğini dikkate alan her çevirmenin, belli bir dil topluluğunda belli toplumsal uzlaşımlara göre oluşturulmuş bir metni başka bir dil topluluğu okurları için yeniden üretirken o başka dil topluluğunda oluşmuş uzlaşımları dikkate alarak aktarım yapmasından doğal ne olabilir? Evet, çevirmen kaynak metne, yazarına karşı sorumludur, bunu yadsıyamayız ama erek dilde o metni okuyacak olanlara karşı da sorumluluğu vardır. Bu nasıl bir sorumluluktur, neleri içerir? En azından çeviride sorgulanması gereken bir konudur bu.
Dördüncü Bölüm'de birkaç söyleşi bulacaksınız. Söyleşileri yapanların soruları İnsana bir çevirmen olarak daha önce hiç aklına gelmemiş konulara, küçük küçük farklı pencerelerden bakma olanağı veriyor. Yanıtlar bazen eksik, hatta bazen biraz ilişkisiz de olabilir ama hiç değilse kendi seçtiğiniz konulara, kendi İstediğiniz açılardan, kendi istediğiniz biçimde bakma eğiliminin dışına

çıkıyorsunuz. Bunun da ayrıca yararı var.
Beşinci Bölüm "Bir Edebiyat Çevirmeninin Mutfağından" başlığını taşıyor. Adı üstünde. Zaten biraz kişisel olan bu kitapta, bu son bölümde kendime iyice kişiselleşme özgürlüğü tanıdım. Kişisel öyküler de Öğreticidir, hepimizi her zaman ilgilendirir. Her zaman birer mucize öyküsü olmasalar da...

Böyle derleme kitaplarda bazı düşünceler fazlaca tekrarlanmış olabiliyor. Bir yazıda dile getirdiğiniz bir düşünceyi bir söyleşide de ya da birkaç başka yerde de dile getirmiş olabiliyorsunuz. Bunları hiç ayıklamadım. Belli bir çeviri bilincinin temel direği olarak gördüğüm düşüncelerin döne döne öne çıkarılmasını amacım açısından özellikle yararlı gördüm.
Ülker İnce
Sayfa 9 - TEKİN YAYINEVİ, Birinci Baskı, Ekim 2019
355 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Bülbülü Öldürmek kitabını çizimlerimle yorumladım: https://youtu.be/q93UBZZMgYM

"Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır." Malcolm X

Bülbülü öldürmek günahtır. Çünkü bülbül yaratılışından ötürü bülbüldür, kendisini bülbül olarak seçemez. Onun ızdırari kaderinde zaten bülbül olmak vardır ve bundan dolayı da suçlu olarak gösterilmemelidir.

Çocukların Boo Radley'in evine dokunmayı bile çok zor bir şeymiş gibi görmeleri, öğretmenlerinden itibaren başlayan bir Kuzey-Güney, laik-muhafazakar, gezici-çomar vs. küçümsemeleri ve insanları sınıflandırmaları, yok Cunningham'lar şöyle yok Ewell'lar böyle diye insanların sınıf sınıf ayrılmaları, onların kilisesi beyaz bizim kilisemiz siyah gibi dinde bile ayrımcılığa uğramaları, Atticus Finch'in kendi ailesini yükseklere koyma egosu, elbise konusunda ve kız olma konuları gibi konularda mahalle baskıları gibi konular bir çocuğun gözünden anlatıldığı için bu kitabı değerli bir hale getirmekte.

Edebi olarak değerlendirecek olursak kitabın dili epey sade fakat vermek istediği mesaj güçlü. Öyle Debbie Macomber, Sarah Jio gibi aşk öyküleri ya da ciltlerinde kocaman yazılar yazan klonlaşmış polisiye kitaplarını unutabilirsiniz. Amerika'nın Maycomb adlı küçücük bir mahallesindesiniz. Hayatınızda o mahalleden dışarı çıkmamışsınız ve size "Beyaz kızarsa zenci ölür" diyen insanların zihniyetiyle aynı yerde yaşıyorsunuz.

İşte tam da bu sebeple bu romanın örneklerini bizim ülkemizde de görmek mümkün. Birbirimizi ötekileştiriyoruz. Bir Türk olarak zenci de doğabilirdik fakat Allah bize böyle olmayı uygun gördü. Fakat şimdi de ülkemizde laik-muhafazakar, Atatürkçü-sağcı, ateist-teist-deist, iktidar-muhalefet gibi çok sayıda ötekileştirmeler görüyoruz. Onun için bu kitabı aslında ülkemizle de çok bağdaştırdım. Bu bakımdan Scout kızımızın da romanda dediği gibi bizim ülke için demiş olduğu bir şey var aslında : "Bak ama, Jem, bana kalırsa tek bir tür insan var, insanların hepsi insan."

Bu romanda hayata Tom Robinson olarak gelmiş olmayı düşünmelisiniz. Öyle bir ailede, öyle bir baskıda, hiçbir zaman sizin haklı olmayacağınız gibi görüşler içinde büyüdüğünüzü düşünmelisiniz. Bunun örneklerini şu anki zamanımızda Amerika'da görüyoruz. Artık polisler siyahilerin yollarda bir şey yapmadıklarını görseler bile çekip vuruyorlar adamı. İstedikleri kadar siyahiler buna tepki koysun, beyaz kızarsa zenci ölüyor romanın da dediği gibi.

Ayrıca kitabın 309. sayfasında Bayan Gates'in rol aldığı bir paragraf var : "Burada biz insanlara zulmetmeyiz. Zulüm önyargılı insanlardan kaynaklanır. Ön-yar-gı." Kitabın sadece bu cümleleri bile o kadar mükemmel ve yerinde bir Amerikan kültürü eleştirisidir ki Harper Lee ironik bir dille o mahallede yaşayan insanların önyargısını kendi dedikleriyle çeliştirmeyi başarmış resmen.

Hiç kimsenin dil, din, ırk, renk, milliyet gibi konularda ayrılmaması gerektiğini bir çocuğun gözünden harika bir şekilde anlatmayı başarmış kitaptır.

Kırdığım 2 puan ise kitabın başlarında olan sıkıcılıktan dolayı ve Radleyler'in esas mesajla pek bağlantısının bulunmamasından dolayıdır.
355 syf.
·10 günde·10/10
Pulitzer ödüllü Bülbülü öldürmek kitabı dünyadaki tüm ötekileştirilmiş insanların kitabıdır. Daha önceki incelemelerimde de belirttiğim gibi çocukların gözünden hikayeler daha çok ruhuma dokunuyor. Burada da aynı durum söz konusu. Amerika'nın güneyinde ki eşitsizlik ayrımcılık bir çocuğun gözünden okuyucuya aktarılmış.
Kitabın devamı niteliğinde Tesbih Ağacının Gölgesinde eserini de okuyabilirsiniz.
Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
355 syf.
·12 günde·8/10
Son zamanlarda sıklıkla rastladığım bir kitaptı Bülbülü Öldürmek. Bir modern klasik fakat daha çok ‘klasik’ tadında. Neredeyse yarısına yakın bir kısmının Oliver Twist vasatlığında olduğunu söyleyebilirim. İkinci bölüm beni kitaba bağlayan etken oldu ve sonuç olarak beğendim.

Kitap, 1930’ların Alabama’sında geçiyor. 9 yaşındaki bir kız çocuğu olan Scout’un ağzından anlatılan roman, daha sade ve anlaşılır bir hale bürünüyor. Scout’un abisi Jem, yakın arkadaşı Dill ve avukat babaları Atticus’un çerçevesinde oluşan bir hikaye...
Bülbülü Öldürmek salt ırkçılık üzerinden yorumlanan bir kitap olarak düşünül-memeli; yaşanan bunca trajik olaylara karşı “kapalı ve kör olan” insanların sıradanlaşmasını; “Önyargılı” olmadığını düşünen kitlelerin içten içe bu önyargıyı benimsemelerinin nahoşluğunu düşündürtmeli…

İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci Bölümde olayları ağzından dinlediğimiz minik Scout ve Jem’in Dill ile tanışıp birlikte geçirdikleri yaz tatili ve sonrasında okulların açılmasıyla başlayan süreci kapsıyor. Oldukça sıradan ve büyük beklentiyle başladığım kitabı okumama pişman ettiren bir bölüm olduğunu söylememde fayda var. Yüksek beklentinin en büyük sebebi yorumlanan kitabın dozunda olmayan övgüler olduğu gerçeği ortada. Sanırım kitap incelemelerini artık sınırlı okumaya özen göstereceğim.

Haksız bir tecavüz suçundan dolayı yargılanan bir zenci olan Tom Robinson’ı savunan Jem ve Scout’un avukat babası Atticus’un yaşadıkları olaylar ve bunu çocuklara yansıtma şekli, kitabın çözümlenmesi için ana taşlardan.
Atticus gerçekten çok sağlam ve güçlü bir karakter. Haksızlığa karşı başını eğmeyen, önyargıları benimsemeyen, insanları olduğu gibi kabul eden, empati yapmayı ödev sayan, çocuklarına bunları aşılamaya çalışan, mesleğine ve hayatına pozitif, sabırlı ve kararlı müthiş bir karakter. Romanda beni en çok etkileyen kişi Atticus’tu kesinlikle.

Beni en çok düşündürten şeylerden biri Önyargı oldu. İnsanların peşin hüküm vermeleri. Benmerkezcilik. Sürü psikolojisi. İnsanları yargılamak…

İnkar ederiz ama sürü psikolojisinin içerisindeyiz. Siyahi olmasından dolayı mahkeme tarafından tecavüz suçuyla yargılanan Tom Robinson’ı ezen kitlelerin parçalarıyız, farklı renklerde ve farklı tonlarda olarak. Kendi kendimizin düşündüğü söylenebilir mi? Başkaları gibi düşünüyoruz. Bir topluluğun kabul etmediği görüş, bizim kabul etmediğimiz bir görüş ise, derhal bizim görüşümüzün yerini çoktan almıştır bile. Bu kendine güvensizlikten ileri gelmiyor. Başkalarının ortaya attığı beyin fırtınası ürünü olan fikirleri kendi süzgecimizden geçirmemekten ileri geliyor. Şöyle bakıyoruz: Fikri ortaya atananın konumu, mesleği, varlıkları vs vs. Bu bizim irademizin önüne geçmemeli. Önüne geçtiği takdirde Önyargılar, değişmez devinimler ve benmerkezcilik bizi kendi meskenimiz içerisinde boğmaya devam edecek ve ırkçılıkla benzer nitelikli kötülüklerle yüz yüze gelmeye devam edeceğiz. Bir kitap, böylesine bir kitap bu gibi şeyleri düşündürtmeli, düşündürmek için vesile oluyor da.

Atticus’a hayran kaldığımı söylemiştim. Mesela kasabanın yargıcı, tecavüz suçuyla yargılanacak olan Tom Robinson’un avukatı olmasını istediğinde onu reddetmiyor. Bütün kasabanın kendisine ve ailesine cephe alacağını bilmesine rağmen bunu kabul ediyor. Hatta çocuklarının kasabalıların etkisinde kalmasından, korkmasına rağmen ilkelerine sahip çıkarak bu davayı almayı kabul ediyor.

Atticus Finch, unuttuğumuz, en temel insan hakları kuralını hatırlatıyor bizlere; Renkleri, dilleri, dinleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, ırkları ne olursa olsun bir insanı diğer bir insandan üstün kılacak hiç bir neden yoktur.

Olayları ve hayatı küçük bir çocuğun bakış açısından görmek, “büyük”lerin algısındaki kusurları daha net fark etmemize yarıyor. Çünkü bir çocuğun gözünden baktığınızda olayları daha saf, temiz ve içten pazarlıksız görürsünüz. Daha çözülebilir hale gelir her şey. Scout. Küçük bir çocuk, romanı daha anlaşılabilir, çözümlenmesi kolay kılıyor.

Basit olanı düşünmek her zaman zordur derler; bunun yanında çocuk saflığında temiz olmak da zor zanaat. Basit olan şeyler ne kadar zor oluyor bazen. Öyle ki zor olanı yapmak için sarf edilen çabadan bile bazen daha büyük olabiliyor. Aslında her şey çok basit, evet gerçekten basit, birey veya toplum olarak zoru seçen bizleriz.

Kitapta dikkatimi çeken güzel bir pasajı anımsıyorum.
Mahkeme salonunda Tom Robinson'un konuşma tavrının kötü olmasından sıkılarak dışarı çıkar Dill, hiç kimsenin bir başkası ile bu şekilde konuşmaya hakkı olmadığını bilmektedir. Karşılaştıkları Bay Raymond Şunları der:

"Hissizleşme’ye başladığımı üzülerek fark ettim. Artık bir savaşta anlamsızca hayatını yitiren bir insan için samimi olarak eskisi kadar üzülemiyorum."

"Ölüm" kelimesini duyunca insan irkilir, ailesi gelir aklına, sevdikleri, değer verdiği en yakınındaki kişiler film şeridi gibi geçer önünden. Geçerdi, artık öyle de olmuyor Canetti'nin ölümü yok saymayışı gibi değil bu, başka bir şey. Hissizleşmek. İnsanın başına bir kötülük geldiği zaman mı hislerinin alevlenmesi gerekiyor. Benmerkezciliğinden bahsetmiştim. Çağımızı saran büyük hastalık.
Hissedebilmek ve duyumsamak, bizi hissizleştirmeden; başımıza gelmeden gerçekleştirilmeli, bizi duygularımızın kontrolü altına almalı. Tıpkı Atticus gibi. Bencillikten sıyırılıp, Empati yapmak çemberimizde olmalı... Yaşanan acılara, adeletsizliklere, eliyle olmasa bile diliyle, diliyle olmasa kalbiyle karşı koyabilmeli...
Körelmenin nasıl yüz tuttuğunu kendimde hissettim son sayfayı çevirirken. Bir kitap bazı şeyleri, unutulan birtakım şeyleri hatırlatmalı...
610 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Biliyorsunuz ki Tüfek, Mikrop ve Çelik'in National Geographic tarafından çekilmiş bir belgeseli var. Bana şunu söyleyenler oldu: "Kitabını okumakla uğraşacağına, belgeselini izlesene!" Ama biz okurların iyi bildiği bir şey varsa o da kitapların her zaman çok daha derin olduğudur. Tıpkı filmlere uyguladığım katı kuralımı belgesele de uyguladım ve önce kitabını okudum. Kimseyi dinlemeyip kitabı okumakla uğraştığım (!) için çok mutlu ve huzurluyum.

Huzurluyum çünkü Tüfek, Mikrop ve Çelik, bir kitaptan çok daha fazlası. Jared Diamond'un 30 yıllık bir zaman dilimini kapsayan (ortalama insan ömrünün yarısı demek bu ve benim toplam yaşımdan fazla) derin araştırmalarının sonucunda ortaya çıkan olağanüstü bir eser. 'Zamanda veya tarihte yolculuk yapmak mümkün mü?' sorusuna verilebilecek olumlu bir yanıt niteliğinde: 'Evet bu kitapla mümkün.' Başlangıçtan günümüze uzanan derin bir yolculuk.

Kitabın yazılmasına öncülük eden Yeni Gineli bir yerli olan Yali'nin sorusu basitti: "Beyaz adamın bu kadar çok kargosu varken, siyah adamın neden bu kadar az?" Ancak bu basit sorunun yanıtı o kadar da basit değil. Yanıt verebilmek için Jared Diamond'un ömrünün yarısını vereceği bir soruydu bu. Ve ben şimdi anlıyorum Yali: dünya üzerindeki dengesiz dağılımı, neden birinin diğerinden üstün olduğunu, yeni dünyanın nasıl şekillendiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Üzgünüm. Üzgünüm çünkü bu beyaz adamın yaradılış üstünlüğü değil, bu siyah adamın şanssızlığı yalnızca.
664 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Uğradığım ikinci el kitapçıda biraz zorla aldım bu kitabı. Daha doğrusu bey amca bana biraz zorla verdi kitabı.
Ben kafamda ki kitaplarla içeri girdiğimde: -Amca bu kitabı istiyorum.
-Gerek yok boş kitap.

-Şu kitap var mı amca?
-Okunmaz bu yazar evladım.

-O kitaptan elinde var mı?
-Zaman kaybı...

Velhasıl elime kalınca bir kitap tutuşturdu. Bunu oku dedi bana. Evirdim çevirdim baktım. Gözüm kesmedi koydum kenara. Başka kitap arıyor gözlerim. Yine aynı kitabı koydu önüme. Tekrar aldım inceledim ve yerine koydum. Bey amca inatla kitabı almamı diretince aklımdaki bütün kitapları silip aldım kitabı.

Burdan ikinci el kitapçı amcaya çok teşekkür ediyorum böyle güzel eseri ellerime zorla tutuşturduğu için.

Kitap hakkında ilk diyeceğim: Bu kadar detaylı, kapsamlı bir kitapla daha önce karşılaşmadım.(Bu büyük ihtimal benim cahilliğim) İlk çağdan bu zamana bir sürü altın değerinde bilgi barındırıyor. Sömürgecilikten kaynaklı bir sorudan başlıyor kitap. Bir soru var ki yazarımızın kafasını çok yormuş ve 600 sayfalık roket sunmuş bize. Sömürülenlerin neden sömürüldüğü, neden sömürenler değilde sömürülenler sömürüldü? Sömürülenlerin sömürenden ne eksikleri vardı? Sömürülenler, sömürenleri sömüremedi de mi sömürüldüler? Ya da sömürenler böyle pasta yapmayı nerden öğrenmişti? Tabi şaka bir yana kitap sadece sömürgecilik üzerinde durmuyor. Sadece kitabın omurgasını oluştuyor. Kıtaların coğrafi avantaj-dezavantajlarından, ilk alfabelerden tutun tarım devriminin önemine kadar değiniyor. Salgın hastalıklarda bir o kadar ilgi çekici. Ve tabi teknolojinin, hızlı gelişmenin başlangıcı da. Sonuç olarak. Kitabın içinde kocaman sorular var ve bunların kocaman cevapları var. Kesinlikle süper ötesi.

Sonuç olarak: Dünya, devletler, insanlık, sömürgecilik, hastalık, tarım, avcılık, hayvan evrimi, hayvan nesli, teknoloji; ilk başlangıcından günümüze kadar nasıl seyir ediyor ve günümüzde bu sonuca varmasının nedenleri nelerdir? Diye merak edenler buyursun okusunlar.

Gerçeklerin anlatıldığı muhteşem bir kitap. İkinci el kitapçı amcayla bir anlaşma yapıp herkesin eline zorla tutuşturmamız gerekiyor.

Saygılarımla...
355 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
En saf duyguları paylaştığımız, kötülük nedir bilmediğimiz zamanlardı çocukluk yılları. Riyasız, çıkarsız, zararsız dostluklar kurduğumuz... Aynı mahallenin sokaklarında koşturup saatlerce oyunlar oynardık. O fakirmiş bu esmermiş ne ehemmiyeti vardı ki? Önemli olan aynı duyguları paylaşmamız, birlikte eğlenmemiz değil miydi.
Büyüdük çok şey değişti hayatımızda, mal mülk, mevki kazandık fakat en önemli değerimizi, insanlığımızı kaybettik. O çocuk kadar olamadık... O siyah bu beyaz, o Arap bu Türk, o çerkes, bu kürt, şu laz, o sağcı bu solcu, o alevi bu sünni, o müslüman bu ateist diye diye ayrıştırdık insanları. Ve bunu büyük bir zevkle yaptık.

Irkçılığın, eşitsizliğinin öyküsü bu. Özgürlük, eşitsizlik, ayrımcılık bir çocuğun gözünden anlatılıyor. Sarah Finch, "ey insanoğlu neyine güveniyorsun, kendine gel!" diyor adeta. Yaşı küçük olmasına rağmen öyle dersler veriyor ki bize, görmediğimiz, görmezden geldiğimiz ne varsa tokat gibi çarpıyor yüzümüze.

Irk ayrımının fazlaca hissedildiği toplumda avukat Atticus, siyahilere hayvan değeri bile vermeyen toplumun normlarına karşı gelerek bir siyahinin haksız yere ırza geçmek ile suçlandığı davayı alır. Tüm kalabalığa, yuhlamalara rağmen doğru bildiğinden bir an bile vazgeçmiyor avukat. Aslında Atticus yalnızca yapması gerekeni yaptı fakat bize yabancı gelmeye başlayan bu değerler yüzünden onu yücelttik, kahramanlaştırdık... Yazarımız bu olay üzerinden hem bireysel hem de toplumsal olarak kaybetmenin eşiğine geldiğimiz doğrularımızı hatırlatıyor bize. Ve Sarah Finch... Erkeklerin içerisinde büyüyen, zevkleri ve hareketleri zamanla rol model olarak belirlediği abisiyle babasına benzeyen bir çocuk. Çevresinin onu sürekli, toplumun çizdiği kalıplar içerisine sokmaya çalıştığını görüyoruz. Bu ikilemin arasında sıkışan ve bocalayan bir karakterden bahsediyor yazar.

Harper Lee sade fakat etkileyici dili ve analizleriyle çok güzel bir kitap ortaya koymuş. Olumsuz yorumlar sebebiyle sürekli ertelediğim, geçen hafta okuduğum değerli bir inceleme üzerine vaktinin geldiğini hissettiğim kitap. İyiki de başlamışım. İlk yarısının bana oldukça sıradan geldiğini söyleyebilirim fakat sonrasında güzelleşti. Bana kendimi sorgulattı. Bu kitap umudun kitabı... Özeleştiri yaptıran, önyargılarımızı ortaya seren şahane bir kitap. Okurken defalarca tespitin doğruluğuna karşı defans mekanizması geliştirdim. Fakat biliyorum ki savaş eskisi kadar üzmüyor artık beni. Haberler o kadar da etkilemiyor. Vicdanımızı rahatlatmak için için haklı gerekçeler dahi sunabiliyoruz artık. Hissizleşiyoruz her geçen gün. Ve en kötüsü de buna alışıyoruz...
357 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
"Atticus bana sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır demişti."
Siyah insan, beyaz insan, zengin insan, fakir insan, şu insan bu insan... Uzar gider bu sıfatlarımız. Peki kaldıralım sıfatları, geriye kalan gerçek "insan". İnsanları renk/dil/din gibi özellikleri ile ayırmak kadar boş bir çaba yoktur. İnsanları insan olarak kabullenseydik belki de insan gibi yaşayabilirdik.

Biraz yazardan bahsedeyim; yazarımız Harper Lee. 28 Nisan 1926, ABD/Alabama doğumlu. Hayatı boyunca birçok hikâye yazan yazar, 1960 yılında da "Bülbülü Öldürmek" romanını çıkardı. Roman aynı yıl yoğun ilgi gördü ve ertesi sene, 1961 yılında yazara, Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazandırdı. 1962 yılında kitabın, sinemaya uyarlanan filmi çıkartıldı ve Oscar ödülüne sahip oldu. Hâlâ da sevilen ve çok okunan romanın yazarı, Harper Lee, 89 yaşında hayatını kaybetti.

Kitabın ana konusu, verilmek istenen mesaj şöyle; insanları önyargı ile yargılamamalıyız, ayrımcılık/ırkçılık yapmamalıyız ve herkese eşit adalet uygulamalıyız.
Spoiler vermeden kısaca hikâyeyi anlatayım biraz da; yazar kendi çocukluğunda başından geçen bir olayı, avukat olan babasının siyahî bir insanı savunurken ne kadar zorlandığını, dönem ABD'sinin siyah insanlara ne kadar aşağılayıcı baktığını ve insanların bazı insanları, insan yerine koy(a)madığını anlatmış. Bir çocuğun gözünden insan ayrımcılığına değinmiş. Cümleler o kadar samimi, o kadar içten ve o kadar güzel ki, insan okurken aynı zamanda olayı yaşıyor hissi uyandırmış.

Hikâyede bulunan başlıca karakterlerimiz;
Scout Finch; Yazarımız Harper Lee.
Jem; Scout'un abisi. Büyürken başından geçen evreleri, ona büyüklük taslamasından bahsetmiş.
Dill; Scout'un en yakın arkadaşı. Zor bir çocukluk geçiriyor ama pozitif ve mutlu bir insan.
Atticus; Scout'un babası. Kasabanın en başarılı ve tanınan avukatı. Haksız yere suçlu diye itham edilen siyahî adamı savunuyor ve çok zorlanıyor. Çok okuyan, çocukları ile ilgilenen ve her sorunu çözen bir baba.
Call(Calpurnia); Evin hizmetçisi. Çocukların ablası kadar yakın.
T. Robinson; İşlemediği bir suç yüzünden yargılanan siyahî.

Okurken gözlerim doldu bu kitabı. Emin olun o kadar beğeneceksiniz ki, okudukça bir daha okumak isteyeceksiniz. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum bu harika kitabı...
355 syf.
Sürekli okuma listelerinde gördüğüm ve merak edip okuduğum "Bülbülü öldürmek" kitabını nihayet bitirdim. Ne yalan söyleyeyim kitap beklentimi karşılamadı. Vasatın biraz üzerinde gibi geldi bana. Öyle liste başlarını dolduracak bir kitap değil tabiki de.
Bestseller olmasında Amerikalıların günah çıkarma anlayışının önemi var sanırım.
Kitap küçük bir kız çocuğunun etrafında gelişenleri anlama çabasıyla ilerliyor. Lakin küçük kızın bakış açısıyla okuduğumuz kitapta ilginç bir şekilde Barok tarzı mimari ve Viktoria tarzı pencere gibi pek çok teknik terim geçiyor. Burası da bana ilginç geldi doğrusu.
Kitap klasik bir Amerikan romanı. Zencilerin daima haksız oldukları gibi Amerika'ya özgü ilginç sınıfsal çatışmalardan bahsediliyor.
Amerika'nın nasıl oluştuğunu anladığımız zaman bütün bu sınıf çatışmalarını da sanırım anlamış oluruz. Barbar, bencil ve aç gözlü Avrupalıların para hırsı ile bir kıtada yaşayan yerel halkı yok edip kurdukları düzende elbette sıkıntılar olacaktır.
Kitapla ilgili çok fazla övücü şeyler duymasam bu incelemeyi bile yazmazdım.
610 syf.
·Beğendi·10/10
Sistem kısa yorum yapmama izin vermiyor o yüzden biraz kahve edebiyatı yapayım :) ilk çıktığında maddi olarak sıkıntı çekiyordum ve belki 6 belkide sekiz kitapçı gezdim ve her uğradığım kitapçıda üç , beş satır okuyarak tam 40 sayfa okudum sonra üye olduğum kütüphaneden ricada bulunup 1 lira katkısağlayarak üyelerle para biriktirip kitabı kütüphaneye kazandırıp ilk ben okudum 40.sayfasından başlayarak kitap hakkında yorumum sadece OKUYUN...

Yazarın biyografisi

Adı:
Ülker İnce
Unvan:
Türk Çevirmen, Yazar
1974-1989 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu ile Mütercim Tercümanlık Bölümü’nde çalıştı. 1985 yılında Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü (Justine, Balthazar, Mountolive, Clea) çevirisiyle Yazko Çeviri dergisinin Azra Erhat Çeviri Ödülü’nü kazandı.

Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Çeviribilim Bölümü’nde kuram ve uygulama dersleri verirken (1989-2000) Can Yayınları’nda ve Telos Yayıncılık’ta çeviri yayın editörlüğü yaptı.

2010 yılında Çeviri Derneği’nin onur ödülüne değer görüldü. Dorian Gray’in Portresi (Oscar Wilde) çevirisi 2014 yılında Dünya Kitap dergisince “Yılın Çeviri Kitabı” seçildi.

Çevirileri arasında Başka Sesler Başka Odalar (Truman Capote); Constance ve Yalnızlıklar, Sebastian ya da Güçlü Duygular, Mekân Ruhu, Kıbrıs’ın Acı Limonları (Lawrence Durrell); Tüfek, Mikrop ve Çelik (Jared Diamond); Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş (Frances Stonor-Saunders); Uçarı Kızlar ve Filozoflar, Caz Çağı Öyküleri (F. Scott Fitzgerald); Bülbülü Öldürmek (Harper Lee); Dostoyevski (Joseph Frank) bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 29 okur beğendi.
  • 30,6bin okur okudu.
  • 1.795 okur okuyor.
  • 25,2bin okur okuyacak.
  • 1.078 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları