• Öznenin ve nesnenin yokoluş anında iğrenç ölümle denkleşir. Bu yokoluştan kurtulmayı sağlayan edebiyat ise bir yeniden doğu­şa denk düşer. Bu durumda yazar, İsa'yla özdeşleşmeye salt dış­lanmak ve alçaltılmak [ab-jecte] amacıyla yönelir.
    """Ne kadar can sıkıcı olursa olsun, ben, İsa olarak değil ama Artaud ola­rak, yani tam bir ateist olarak Golgotha'da çarmıha gerilen Artaud'yum. Erotik oburluğun, insanlığın erotik cinselliğinin edepsiz oburluğunun zulmettiği bedenim ben, acının gübre, verimli bir sümüksü maddenin çözeltisi, tadılacak bir serum olduğu kişiyim ben, insan haline geldiğini bilerek insan olmayı yalnız başına asla becerememiş kişiyim.""


    Modern edebiyat, farklı değişkeleriyle ve öznellik-dışılık [a-subjectivite] ile nesnellik-olmayanın temsil ettiği imkansızın nihayet keşfedilen olası dili olarak yazıldığında, aslında iğrençli­ğin yüceltilmesini önerir. Böylece edebiyat, kutsalın geçmişte kişi­sel ve toplumsal kimliğin sınırlarında yerine getirdiği işlevleri üstlenir. Gelgelelim bu kutsallaştırma, ayini olmayan bir yücelt­medir. Günahkar bir yüceltmedir.
  • Nietzsche’nin mücadelesi, Andrew Wernick’in tabiriyle, sadece Çarmıha Gerilen ile Dionysus arası bir mücadele değil, Hristiyanlığın “aydınlanmış ahiret”ine –bu çalışmada izini süregeldiğimiz bir masala– karşı mücadeledir.8 Bruce Robbins’in belirttiği gibi, “Tanrı aslında gizlice bir yere saklanmış bekliyordu ve artık saklandığı yerden çıkartılarak ahlak ve Doğa’dan tarihe, insanlığa ve hatta gramere varana kadar çeşitli seküler fenomenlerde ifşa edilmek zorundaydı.”9 Nietzsche’ye göre bu sahte din formları, Tanrı’yı katlimizi gizlemenin yollarından başka bir şey değildir ve cesetle birlikte süpürülüp atılmaları gerekir. Cesur yüreklerin bu tür afyonlara ihtiyacı yoktur. Üstün İnsan ya da insan-sonrası hayvan; kendini Doğa, Akıl, İnsan ya da ahlak denilen bu düzmece din formlarından özgürleştirmiş olandır. Ancak bu gözüpek hayvan Gerçek’in uçurumuna bakabilir ve Tanrı’nın ölümünde yeni bir insanlık türünün doğumunu keşfedebilir. Hristiyan inancına gelince; işe her şeyden önce ilahiliğin kanının ellerimize bulaştığını itiraf ederek başlamak gerekir. İnsan da, Tanrı’nın tevhid ve sonsuzluğu uyarınca yeniden şekillenene değin çözülmelidir. O derecede Yaratıcısına bağımlılık üzerinden tanımlanmıştır ki, ikisi birden devrilmek zorundadır. İnsanlık için bir cenaze töreni düzenlenmeden, Kadiri Mutlak için de düzenlenemez. Tanrı’nın ölümü –ödlek, suçluluk hissiyle dolu, bağımlı yaratığın bugünkü adıyla– İnsan’ın ölümünü muştulamalıdır. Onun yerini, Üstün İnsan alacaktır. Fakat Doğa’ya hâkimiyeti ve amirane bağımsızlığıyla Üstün İnsan, ilahilikten uzak değildir; ki bu, ironik şekilde, Tanrı’nın hiç de ölmediği anlamına gelir. Onu ikame edecek olan şey, onun bir imgesi olmayı sürdürür.

    Tanrı’nın ölümünün İnsan’ın ölümünü gerektirdiği, yeni bir insanlık formunun doğumu teziyle beraber, ortodoks Hristiyan bir öğretidir. Nietzsche bunun farkında değilmiş gibi görünür. Enkarnasyon [Tanrı’nın İsa’da vücut bulması], hem Tanrı hem de İnsan’ın –İsa’nın kendinden vazgeçişinde simgelenen– bir tür feragat ya da kendini küçümseyişten geçtiği yerdir. Yeni bir insanlık umudu, ancak bu trajik fedayla mümkündür. Çarmıha geriliş, dışlananlar ve mağdurlarla dayanışması itibariyle, tüm o kibirli hümanizmin bir eleştirisidir. Gücün anlamı, tam da yitirişin ve yenilginin itirafıyla yücelerek bir yeniden diriliş mucizesine dönüşebilirdi. Tanrı’nın ölümü, öfkeli despot Yehova’ya putperestçe tapınmayı yerle bir eden ve onu etten ve kandan, savunmasız biri olarak gösteren putkırıcı İsa’nın yaşamıydı.

    Tanrı’nın boşluğu, İnsan fetişi ile kapatılabilir; fakat ıskartaya çıkarılmış olan Tanrı, zaten pek de bir fetişten fazlası gibi görünmez.10 William Blake’in Urizen ya da Nobodaddy’si gibi o da dayakla cezalandırılmaya hevesli bir insanlığı, Hristiyanlığın Tanrı’sının bir yargıç, patriark ve süper ego değil, suçlanan bir hemcins, arkadaş ve sevgili olduğu şeklindeki katlanılamaz hakikatten korumanın münasip yollarından biriydi. O bir savcı değil, savunma vekilidir. Dahası, onun aşikâr yokluğu, aynı zamanda manasının bir boyutudur. Batıl inançlılar bir işaret görecektir; fakat Baba’nın asıl önem taşıyan işareti, çarmıha gerilmiş bedendir. Hristiyan inancı için Tanrı’nın ölümü, bir yok oluş meselesi değildir. Aksine, ölümü onun tam tekmil mevcut olduğu yerlerden biridir. İsa, Tanrı’ya vekalet eden İnsan değildir. O, Tanrı’nın insanın zayıflığı ve manasızlığında vücut bulduğunu gösterir bir işarettir. Trajik olanın ötesine uzanan bir yol, ancak bu gerçekliği tam manasıyla yaşayarak, ölümü sonuna kadar deneyimleyerek mümkün olabilir. Bu iddia, İnsanlık Dini ile pek de uyumlu değildir.

    Marx da, Tanrı’nın ölümünü bir anlamda İnsan’ın sonunu getiren bir şey olarak ele alır. Tanrı, kendine yabancılaşmış bir insanlığın ürünüdür ve ancak bu koşul onarıldığı zaman yitip gidecektir. “İnsan” burjuva hümanizminin sahtelikle yekvücut kılınmış öznesini imlediği sürece, bu şişirilmiş yaratığın eli kulağındaki ölümü Nietzsche gibi Marx tarafından da memnuniyetle karşılanır. Fakat bir başka açıdan Marx, bildik anlamda bir romantik hümanist olarak kalır; ki bu onun ateizminin yarım kaldığı anlamına gelir. Artık tüm varlığın kaynağı insanlıktır, onun ilahi mimarı değil. Bir yerde, İnsan’ın tarihsel gerçekliğin kökünde –Nietzsche’nin kazıp çıkarmaya ve çöpe atmaya niyetli olduğu bir kökte– yattığından bahseder. Üretici güçlerin, Güç İstenci ya da Übermensch’e kıyasla, ilahilik için daha az makul bir vekil olduğu doğrudur. Yine de Marx’ın düşüncesinin –özellikle ilk haliyle– Yahudi-Hristiyan düşüncesinden derin izler taşıdığını görmüştük. O halde, sahici bir ateizm bulacağımız yer burası değildir.

    Nietzsche’ninkinden farklı olarak Marx’ın gelecek vizyonu, antropolojik bir vizyon olarak kalmayı sürdürür. Mevzu insan denilen hayvana geldiğinde Marx büyük ölçüde bir özcüdür; Nietzsche’de ise durum farklıdır. Onu insan türünün kendini gerçekleştirmesinden bahsederken tahayyül etmek zordur. Daha önce gördüğümüz üzere, Marx’ın zaman zaman Feuerbachcı fantezilerin kurbanı olduğu da doğrudur. O halde, tüm bu açılardan, Nietzsche daha safkan bir inançsız gibi görünecektir. Fakat onun ateizmi de eksik kalır. Ona göre tüm içkin manaların yerini insan ürünü manaların alması gerektiğinden, bu görevi ifa eden Übermensch’in bir mini-Yaratıcı’ya dönüşmekten nasıl kurtulacağını anlamak güçtür. Geri dönüp teolojiye bakmaksızın özerklikten ya da kendini üretmekten bahsedilemez. İnsanın Tanrı’yı kapı dışarı etmesi, ancak kendini yarattığı ve böylece bağımlılığını ve olumsallığını fesh ettiği takdirde mümkündür; fakat kendini yaratmak, ilahiliği başka bir formda tekrar etmektir. Bu, dini feshetmeye kalkışırken onun karşısında diz çökmektir. Hristiyan teolojisinin baktığında naif bir karşıtlık göreceği şeyde, insan özerkliği ve Tanrı’ya bağımlılık ancak zıt şeyler olarak görülebilir. Doğru, Übermensch denen bu olağanüstü uygar canavar bir tarihin ya da kökenbilimin ürünüdür; fakat onu dünyaya kendini yaratan biri olarak getiren bir tarihin ürünü. Geleceğin İnsanı’nı oraya neyin koyduğunu görmek için ardına bakamazsınız –bu, en az Tanrı örneğinde olduğu kadar imkânsızdır. Nietzsche’nin ateizme en sadık olduğu nokta, kendiliği bir kurmaca olarak görmesidir. Oysa özerk, kendi kaderini tayin eden Üstün İnsan ise, aksine, düzmece teolojinin bir diğer parçasıdır. Ayrıca, Nietzsche’nin bakışında İnsan her şeyin etrafında döndüğü ilke –ve dolayısıyla bir tür vekil ilah formu– değilse de, aslında bu tür bir ilke mevcuttur: Güç İstenci. Sonuç olarak, belirleyici kopuş anı Nietzsche ile gelmez.

    Marx’a göre kendini şekillendiren özne, altını kazabileceğimiz bir temel değil; aksine Doğa, emek, iktidar, tarih, kültür, kan bağı vesairenin ürünüdür. Marx’ın materyalizmi ateist bir materyalizmse, bunun nedeni madde adına ruhu inkâr etmesi değil, insanları konumlandıran ve özgürlükler alanında da varlığını devam ettiren maddi önkoşulları kabul etmesidir. Böylece, Nietzsche’ye göre kusursuz haline Übermensch’te ulaşan İnsan egemenliği, sert şekilde sınırlanır. Marx için insanlık, en azından bu anlamda, kendi kaderini tayin eden bir mutlak değildir ve dolayısıyla Yaratıcı’sından boşalan tahta çıkamaz. Marx kimi açılardan Nietzsche’den daha dinsel olsa da, başka açılardan bu tam tersidir.
  • 'Sen söyledin: Insan vahşi bir hayvandır, dedi kendi kendine. Evet ne isterse onu yapar . Gideceği yolu kendi seçer ve o yolda ilerler. Cennetin kapıları ile cehennemin kapıları birbirine yakındır, o da seçtiği yolda gider... Şeytan sadece cehenneme, melek ise cennete gidebilir ama insan hangisini seçerse ona!'
  • Tanrı'nın yaratmış olduğu her şey ne denli kusursuz diye düşündü: bu dünya gerçek bir başarı.
  • "Olağanüstü bir sanatçı bu Tanrı!"
  • Dört gün süren bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul’dan kaçan gemiler Eğriboz’a varmış ve burada güçlü filosu ile dönen Loredano ile karşılaşmıştı. Papaya ait kadırgalar daha önce emir almadan geri dönmüşler ve kaptanları bu yüzden mahkemeye çıkartılmışlardı.
    Felaket haberi ise fethedilen şehirdeki akrabalarının ve dostlarının kaderini öğrenmek için birçok ileri gelen ve halktan kişinin endişe içinde haber bekledikleri Venedik’e ancak Haziran ayının sonlarına doğru, Sommaripa* Kadırgası’nın ve daha sonra Mora yollarından geri dönen gemilerin getirdikleri haberlerle doğrulandı. En iyi, en zengin ve en yetenekli evlatları artık kaybedilmiş İstanbul’da, sultan tarafından el konulan ve intikamın nasıl alınacağı belirsiz olan Galata’da bulunan Cenova için felaket haberinin boyutu daha da büyüktü. Roma’ya ilk gelen mektuplar, yaşlı ve iyi niyetli Papa Nikolas üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Tüm ticaret şehirlerinde ve tüm Hristiyan prenslerinin saraylarında bir zamanlar güçlü ve zengin olan Bizans’ın düşüşüne ilişkin haberler endişe ve üzüntü yaratıyordu.
    Aynı zamanda gelen ateşli uyarılar, Batı’ya Fatih’in hırslı amaçları hakkında bilgi veriyordu ve derhal yardım isteniyordu. İsodor, Sakız Adası’ndan Leonardo ve denizlerin Venedikli kaptanı gibi 29 Mayıs tarihindeki felaketten sağ kurtulmayı başarmış olan tecrübeli politikacılar bile İtalyan tüccarlar ve öğrenciler gibi Takımadaları fethetmeye ve belki de Karadeniz’de ve Tuna boylarındaki konumunu sağlamlaştırmak için Kefe’yi ve Cenova’nın Kırım’daki topraklarını, daha sonra Trabzon’u, Silistre’yi, Belgrad’ı ve Semendire’yi topraklarına katmaya niyetli olan sultanın yaptığı hazırlıklardan bahsetmeye başladılar. Rodos Şövalyeleri’nin üstad-ı a’zamı baharda adalarına yapılacak bir saldırıdan endişe duymaya başladı, Kıbrıs Kralı da Venedik’ten kendi devleti için koruma istedi4. Eylül ayında Kıbrıs Sarayı’nın bir elçisi, Türklere karşı yardım talebi ile birçok İtalyan saray ve şehirlerini ziyaret etti ve gittiği her yerde, Yeni Roma’nın kâfir yeni imparatorunun kibirli ve parlak sözlerle eski mukaddes Roma’yı papazların elinden alıp, cihan imparatorluğunu Osmanlı biçimine uygun bir şekilde tekrar kurmak ve zamanın “Büyük İskender”i unvanına sahip olduğunu göstermek için yanıp tutuştuğunu söylediğini iddia etti. Türk ordusunun yaklaşık 200 bin askerden; önyargılı ya da endişe içindeki aynı gözlemcilere göre donanmanın da 24 büyük kadırga, birçok kalyon ve tekne ile büyük sayıda nakliye araçları olmak üzere 200 araçtan oluştuğu tahmin edilmekte idi.
    Bu fırsattan istifade ederek, en iyi klâsik kaynaklardan seçilen Latin malzemelerini kullanmakta birer hitabet ustası olan ve bir Cicero gibi ateşli konuşmalar yapmak veya bir Livius stilinde güzel tasvirlerde bulunmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan hümanizmin savunucuları, feryat ve figan etmeye, kehanetlerde bulunmaya, lanetler yağdırmaya ve hayali projeler hazırlamaya başladılar. İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmed’e acizane ve övgü dolu sözlerle bir akrabasının serbest bırakılması için yazmayı düşünen Filelfius, daha 1451 yılında kaleme aldığı bir eserle kuzeyden Macarlar; Batı’dan Fransızlar, İtalyanlar, Arnavutlar ve Mora Despotluğu’nun güçleri ile Fransa Kralı VII. Charles’ın komutası altında birleşmiş bir Avrupa deniz gücü ile Osmanlılara karşı yapılacak üçlü bir saldırıdan bahsetmişti. Katedral baş papazı Veronalı Timoteo, Haçlı Seferi için Venediklilere ve Cenevizlilere, Giacomo Piccinino’ya, Carlo Gonzara’ya, güçlü Sforza’ya, zengin Floransalılara ve tüm İtalyan prenslerine seslenmişti. Benzer bir şekilde Alman Kreyburglu Benedikt de şikâyet ve uyarılarda bulunmuştu. Latin Kilisesiyle birleşen Rumların lideri olan ünlü Kardinal Bessarion, Venedik Doju’na yazdığı bir mektupta İstanbul’un, “En yüce san’atların okulu” olan” bu şehrin kaderine ağıtlar yakıyor ve gittikçe güçlenmeye başlayan Osmanlı gücünün kolayca nasıl kırılabileceğini göstermeyi kendine vazife ediniyordu. Başkaları da benzer yolları takip ediyorlardı, ama kullanılan sözcükleri her seferinde ne kadar değişse de içeriğindeki hayali safsataları hep aynı kalıyordu: Olağanüstü, uygulanması mümkün olmayan ve kibir dolu.
    Bilginler, “Muhammed’in dini” ve “Osmanlı hanedanının soy kütüğü” hakkında araştırmalar yaparak, vakit geçirirken; Doğu’daki Hristiyanlar ağıtlar yakarak, eski kehanetler14 ve genelde büyük oranda hayali dayanan hikâyelerle avunurken; Batılılar, bahtsız bir imparatordan, hain bir vekilden ve şeytanın zafere götüren entrikalarından bahseden safdil efsaneler uydururken; nihayet imparatorun kendisi dahil olmak üzere “Yahudiler tarafından çarmıha gerilen İsa’nın vekili” olarak papaya gönderilen “Hektor’un ve diğer Truvalıların halefi ve intikamcısı” II. Mehmed tarafından gönderildiği iddia edilen sahte aşağılama mektubu orada, burada okunurken, İtalya’daki gerçek siyasetçiler ve mesuliyetlerinin boyutunu çok iyi anlamış olan Papalık makamı, olanların intikamını almak veya düzeltmek için hiçbir çare bulamadılar. Venedik’in, yazı sanatının bir ustalık örneği olan uyarı mektubu, Roma’ya vardığında; gerek alıcısı, gerekse onu Haçlı Seferi’ne çağıran göndericisi, İtalya’daki şartlar ve bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan Lombardiya Savaşı’ndan dolayı, İsa adına barışı sağlama bahanesi ile bir müdahalenin söz konusu olmadığını biliyorlardı. Kasım ayındaki bir oturumda İtalya’da barışı sağlamak için orada bulunan Floransalı elçiler, kalbi derinden yaralı yaşlı papanın, Türk tehlikesi hakkında resmî bir konuşma yaparken gözlerinin yaşardığını görmüşlerdi. Ama bu yaşlar sadece acısından değil, hiçbir şey yapamamanın yarattığı çaresizlikten de kaynaklanıyordu. Papa, Fermo ve San Angelo Kardinallerine barış ve kutsal savaş adına Napoli Kralı ile onun rakibi Floransa’yı, ayrıca Venedik’i ve Milano’yu ziyaret etme görevini vermekle yetinmek zorunda kalmıştı. Kısa bir süre sonra, herşeyin bağlı olduğu Napoli’den olumlu cevap geldi: Ankona’da bir barış kongresi yapılacaktı. Çoğu, en azından beş yılık bir ateşkes antlaşması yapılacağından emindi. Papa ise tüm Hristiyan dünyasına savaş vergisi çağrısında bulundu, ama kimse bu fedakârlığı yapmaya hazır değildi; kardinallerden ise gelirlerinin yüzde onunu bağışlamalarını istedi. Bir sonraki yaz, üçüncü bir vekil, Ragusa Başpiskoposu (Arşiveki) Johann, “Türklere karşı savaşacak filonun Papa vekili” tayin edildi. Başpiskopos Johann, papaya ait beş kadırgayı silahlandırmak üzere Venedik’e geldi, ama hazırlıklar birkaç yıl sürmesine rağmen, bu misyon da sonuçsuz kaldı. Papa, uzun çabalar sonucunda nihayet 25 Şubat tarihinde, Napoli’de İtalya Cumhuriyetleri ve yarımadanın tiranları arasında sağlanan barışı ilan edebildi. Cenova’nın Osmanlı Sultanı’ndan bir beklentisi yoktu ve kendini Osmanlılarla savaşta görmüyordu. Giustiniani, ölen Bizans İmparatoru’nun paralı askeri olarak kabul ediliyordu. Galata ise resmen Bizanslıların tarafını tutmamıştı. Sadece metropole geri dönen ve Türklerden ağır zararlar gören bazı Galatalıların menfaatleri açısından ara sıra tedbirler alınıyordu. Eylül ayında, Osmanlı Sultanı’na elçi gönderme fikri ortaya atılmıştı, ancak Ekim ayının sonunda, özellikle Kefe’yi kurtarmak için elçiler seçilebilmişti. Elçilere verilen talimatlarda, Kefe ve Karadeniz’deki diğer topraklar Bizans’a ait olmadığı için Cenova’nın vergi ödemeyeceği belirtiliyordu. Her zaman dikkatli olan, ancak büyük talihsizlikler yaşamış olan kurnaz Cenevizlilerin, İstanbul’un fethinden sonra yapabilecekleri tek şey bu idi. Cenova, Temmuz ayında Napoli Kralı’nın ve Katalanların düşmanca niyetlerini ve sürgün edilen siyasi mültecilerin (Fuorusciti) entrikalarını unutmamıştı.
    Diğer taraftan Venedik, her fırsatta vermekte olduğu güzel vaatlere rağmen, güçlü Osmanlı Sultanı’na karşı herhangi bir düşmanlıkta bulunmak istemiyordu ve bu yüzden sadece Eğriboz’da, Pitileon’da, Aegina’da, Modon’da, İnebahtı’da, hatta İşkodra’da ve tehdit altındaki diğer kolonilerde takviyeler ve tamiratlar yapmakla yetindi. Loredano ayrıca Doğu Akdeniz sularında sürekli olarak geziniyordu ve bu esnada birkaç korsan gemisi zapt etmişti. Venedik, hemen 14-16 kadırga, daha sonra ayrıca 20 kadırga daha inşa etme kararını almıştı. Doğu Mora’ya giden yollar o yıl için yasaklandı. Ayrıca Eğriboz’un fethedildiğine dair yanlış bir haber yayıldı. Sultan Mehmed’in teveccühünü kazanmak için Venedik o kadar ileri gitti; daha doğrusu o kadar derine battı ki, İstanbul’un fethi sırasında katledilen soydaşlarını göz ardı ederek, hiçbir şey olmamış gibi davrandı. İlk genel yas günlerinin daha henüz sona erdiği 12 Temmuz’da Marcello’ya olup bitenlere rağmen, sultanın sarayına planlanan ziyareti gerçekleştirmek için yoluna devam etme ve Osmanlı Sultanı’na fetih esnasında Venediklilerin İstanbul’daki çatışmalara katılımından Venedik’in haberdar olmadığını ve böyle bir yönlendirmede bulunmadığını ileri sürerek, mazur gösterme emri verildi. Sultan bu arada daha yüksek bir güç mertebesine ulaştığı için ona ayrıca uygun şartlar altında barış teklif edecekti. Venedik, sadece haraç ödeme yükümlülüğünün vereceği utançtan mümkün olduğunca uzak kalmak istiyordu. Bunun dışında, özellikle “Boğazların” ötesinde Bizans İmparatoru’na ait olan Limni, Gökçeada ve Semadirek Adalarını Venedik’e devrettiği takdirde, “ticarî vergi” adı altında yılda 3 ila 5 bin altın ödemeye razı olacaktı. Ayrıca ithal edilen tüm mallar üzerinden yüzde 2 oranında ve ihraç edilen mallar üzerinden de aynı oranda gümrük ödemeye ve Türkler ve Venedikliler veya Venedik vatandaşları arasındaki hukuki anlaşmazlıklarda bir kadının yetkisini tanımaya hazırdı39. Buna rağmen, barış antlaşması işi uzadıkça uzadı ve Aralık ayında durumun tehlikeli bir hâl aldığı gerekçesiyle savunma için tedbirler alındı. Nihayet, 23 Nisan 1454’te Sultan Mehmed antlaşma imzalamaya yanaştı. Barış antlaşması çerçevesinde eski maddeler yenilendi ve ticarî ilişkilerle, komşuluk münasebetlerini düzenleyen yeni maddelerle genişletildi. Ancak, alınacak vergi ve buna bağlı olarak Bizans adaları ile ilgili hususlar bu antlaşmada yer almadı.
    Venedikliler bu arada Karamanlıların elinde bulunan ve ipek, kırmızı kök boya ve şap ticareti için çok uygun bir konumda bulunan Kızkalesi (Gorigos Limanı)’nin İstanbul’un yerine geçecek bir liman olduğuna karar vermişler ve bu amaçla bir elçi heyeti göndermişlerdi.
    1455 yılının başlarında Venedik, Eğribozlu Nikola Sagundino’yu Aragon Kralı’na göndermişti, ama boşuna. Napoli’de yaptığı konuşma büyük bir ilgiyle izlenmişti, ama uzun zaman önce Bizans İmparatoru Konstantin’den Limni Adası’nı isteyen ve topraklarını işgal etmeyi çok arzuladığı Arnavutlarla ilişki içinde olan Kral Alfonso, ortaklaşa yapılacak bir faaliyete ikna olmadı. Napoli, Doğu’daki geleneksel siyaseti gereğince, kralın “ordunun komutanı” dediği yeniden faaliyete geçmiş olan İskender Bey’e, “Kral vekili” olarak Raymond Orrofa komutasında birkaç birlik gönderdi44. Bu aslında Venedik’e karşı düşmanca bir hareketti, zira İskender Bey daha Temmuz ayında Dıraç Balyosu’na karşı düşmanca niyetler beslediğini belli etmiş ve ancak sonbaharda bu düşmanlıklardan vazgeçmişti. İstanbul’un düşüşü, Akçahisar’ın bu genç kahramanının şerefini o kadar zedelemişti ki, Venedikli gemilerle Leş Limanı üzerinden İtalya’ya geçmeyi ve Roma ile Napoli’yi de ziyaret etmeyi düşünmüştü. Napoli Kralı bu arada ayrıca “Lancelothus de Macedonia” adında bir kişi ile irtibat hâlinde idi. Ancak Avrupa’ya ilk kez gelen Karaman elçileri bile kralın harekete geçmesini sağlayamadılar. 1453 yılının Ekim ayında Napoli’de bulunan ve vaftiz edilmiş olan Türk veliahtı Şehzâde Davud’a yabancı prens olarak mutat hediyeler verilmiş ve İstanbul’dan kaçan Demeter “Calapa” ve “Rum şair Theodor”a o kadar özen gösterilmemişti. Kral Alfonso ise hırsını göstermek için Cerbe, Tunus ve Trablus’taki Müslümanlara karşı seferler düzenleme imkânına sahipti ve bunu da çağdaşları tarafından övgülerle yüceltilen kahramanca seferlerle haklı olarak kanıtladı.
    İstanbul subaşısı bugün haklı olarak “Eski Saray” diye anılan yeni bir sarayın inşasını sürdürürken, Sultan Mehmed Edirne’de Balkan Yarımadası’nın tüm Hristiyan güçlerinin, Takımadaların, Trabzon’un ve Rodos’un elçilerini kabul ediyordu. O, artık eskiden olduğu gibi “hükümdar ve emir” değil, madolyonlarında yazdığı gibi “Rumeli ve Anadolu’nun büyük padişahı” ya da İtalyan sanatçı Konstantius’un bronz bir resmindeki ünvanıyla “Asie et Gretie İmparator55” idi. Bu yeni kimliğiyle Sultan Mehmed, bu arada İstanbul’un fethinin somut delilleri olmak üzere Mısır Sultanı’na İstanbul’da alınan 200 genç esir göndermişti. Müslümanların bir diğer hükümdarı olan yaşlı Tunus Kralı’na da aynı şekilde hediyeler göndermiş ve her ikisine İslâm davasını müttefik güçlerle destekleme teklifini götürmüştü. Müslüman dostları da özel elçiler göndererek zaferini kutlamışlardı, ama bunların hepsi o an için sadece şekilden ibaretti: Mısır Sultanı, II. Mehmed’i sadece “Osmanoğlu büyük Murad Bey’in oğlu, Muzaffer Melik (Melek el-Nasr Mehmed)” olarak görüyor ve Sultan Mehmed’in haklı üstünlüğünü tanımıyordu. Aksine, Kıbrıs Kralı’na karşı davranışlarından dolayı Sultan Mehmed’i “sert bir şekilde kınıyordu”.
    Enez, Sakız Adası ve Midilli Adası’ndaki Cenevizliler, daha küçük adalardaki Rumlar ve İstanbul’daki felaketin haberi geldiğinde, Venediklileri ve hatta Türkleri yardıma çağıran Arnavutların Aksak Peter komutası altındaki genel bir isyanını bastırmak zorunda kalan Mora despotlarının haraç vergisi yükseltilmişti. Despotlar bundan böyle yıllık 10 bin , Sakız Adası 6 bin ve Midilli 3 bin duka altın ödeyecekti.
    Ancak artırılan vergiler karşılığında, Venedik’in ticarî vergiyi ödemek için talep ettiği şartlar kendilerine de tanınarak bir dereceye kadar tazmin edildiler. İstanbul’un düşüşünden birkaç gün sonra kalan son Bizans adaları Limni, Gökçeada ve Taşoz sakinleri, Bizans İmparatoru tarafından tayin edilen komutanları İtalyan gemilerine binip kaçtıktan sonra, kayıtsız şartsız teslim olacaklarını bildirmek üzere Gelibolu’ya Kaptan-ı Derya Hamza Bey’in yanına metropolitlerini ve kurnaz Kâtip Kritovulos’u göndermişlerdi. Bunu haber alan Sultan Mehmed, Takımadaların bu bölgesine Müslüman bir subaşı göndermeye gerek duymamıştı; aksine iki şehir, altı kale ve 100 köyü kapsayan ve metropolitin ikameti olan büyük Limni Adası ile Taşoz Adası 2.325 altına kadar bir haraç artışı karşılığında, oğlu padişahın sarayında bulunan Midilli hükümdarı Dorino’ya bırakıldı. Enez’de bulunan diğer Gattilusio’ya 200 altın karşılığında küçük bir yerleşim merkezini, 20 kale ve sadece 20 köyü kapsayan Gökçeada tahsis edildi. Bundan Sultan Mehmed’in denizlerde sadece üç amaç güttüğü görülebilir: Büyük İskender’in ünü, Cengiz Han’ın zenginliği ile onun güvenli ve rahat devlet yönetimi. Amaçları, doymak bilmez toprak hırsı ve Batı Avrupa’da Hristiyan kanına susamışlığı hakkında en dehşet verici çeşitli rivayetler yayılırken, Sultan Mehmed yaz boyunca Edirne’de kalmış ve burada elçileri kabul etmişti. Ancak yılın sonlarına doğru önce Galata’ya, daha sonra 24 Aralık tarihinde de İstanbul’a gelmişti. Yanında artık Halil Paşa yoktu; Arnavut kökenli Zağanos Paşa da gözünden düşmüştü; ikisine de Anadolu’da toprak verilmişti. Padişah, Zağanos’un kızı olan eşini bile göndermişti. Sultan Mehmed üzerinde tesiri olan tek kişi artık Zağanos Paşa’nın diğer kızı ile evli olan Rum kökenli Mahmud idi. O, aynı zamanda Hellaslı Arhont Filaninos’un torunu ve Mihaloğlu’nun oğlu olup, kendi şahsi cesareti dışında soyunun tüm zihinsel özelliklerini de taşıyordu.
    Sultan Mehmed, İstanbul’da kaldığı süre içinde, tüm tesisler ve görkemli bahçeleri ile birlikte en az sekiz fersah büyüklüğünde olacak olan yeni sarayın inşaatını gezdi ve İstanbul surlarında yapılan acil, ama kaba tamiratları izledi. Kiliseler, cami olarak kullanılacak şekilde tamir edildi ve duvar resimleri ile mozaiklerin çoğu kireçle kapatıldı. Manganai Manastırı’na dervişler yerleşti; Pantokrator Manastırı’nda artık Türk kunduracıları çalışıyordu. Küçük kiliselerin kurşunlu çatılarıysa sökülüp, sultanın sarayında malzeme olarak kullanıldı.
    Gelibolu’da yeni vezirin denetimi altında donanmayı büyütme çabaları başlatıldı ve böylece İstanbul fatihinin bir sonraki seferinin büyük Eğriboz Adası’na yapılacağı izlenimi yaratıldı.
    Ancak, 1454 yılının bahar aylarında yelken açan donanmanın asıl hedefi, daha yakındaki adalardı, ama kesin hedefi belli değildi. Bu yüzden Midilli Adası’nın Beyi, bu bilgiye sahip olmamızı sağlayan tarihçi Dukas aracılığıyla sultana haracını, toplam 6 bin altın tutarında bir hediye, değerli kumaşlar ve bol erzak gönderdi.
    Hâlâ donanmanın kaptanı olan Hamza Bey, nihayet 180 gemi ile Sakız Adası önlerinde mevzilendi (29 Mayıs). Sakız Adası, kısa bir süre önce bir Cenevizli’nin alacağı olan 40 bin altın yüzünden Osmanlılar ile anlaşmazlığa düşmüş olduğundan Hamza Bey bu adaya düşmanca davrandı ve San İsidora Limanı’nın çevresindeki üzüm bağlarını tahrip etti. Sakız Şehri ise oldukça sağlamdı ve savunma için 20 gemi hazır bekliyordu. Ada sakinleri tarafından gönderilen aracılar - bunların arasında bulunan Quirico Giustiniani dahil olmak üzere - esir alındılar. Türk gemileri daha sonra, limanında birçok büyük savaş gemisinin hazır bulunduğu Rodos önlerinde belirdi. Daha sonra Küçük Langos Adası’nda ve Rodos Şövalyeleri’ne ait İstanköy Adası’nda yağma yapıldı. Burada 22 gün kaldıktan sonra Türkler, İstanköy ve Raheia kalelerinde mustahfız kıtası bırakmadan tekrar gemilerine bindiler. Hamza Bey’in seferi, Sakız Adası’nın ödediği 20 bin altın dışında neredeyse hiçbir kazanç getirmediği için, ondan önceki Kaptan-ı Derya Baltaoğlu’nun İstanbul surları altındaki mağlubiyetini affetmiş olan Sultan, Hamza Bey’in önce kellesini istedi, ama daha sonra bundan vazgeçip, onu Antalya subaşısı olarak Anadolu’ya gönderdi71.
    Takımadalara yapılan bu askerî harekâtla birlikte Sultan Mehmed ayrıca Karadeniz’e de bir seferin yapılmasını emretti. Bu sefer, oradaki Ceneviz kolonilerine kendi hükümdarlığını kabul ettirmekten ziyade, daha çok eski komşularına gücünün büyüklüğünü hissettirmek içindi.
    Cenova, bütün risklerden kurtulmak için Kasım ayında yapılan bir antlaşma ile Karadeniz’deki topraklarını Banco di San Giorgio’ya devremişti72. Buna rağmen, Cenova kendini burada yaşayan soydaşları için sultanla görüşmesi gerektiğini düşündü. Bu yüzden 1454 yılının Mart ayında Kefe’nin ve etrafındaki yerlerin gelecekte Osmanlı Devleti ile ilişkilerini II. Mehmed’le birlikte düzenlemek üzere iki elçi gönderildi.
    Elçiler, elleri boş döndüler. Cenevizlilerin Karadeniz’deki hakimiyetini engelleyen, bugüne kadar Osmanlı Sultanı’na hiç başvurmamış olan Tatar Hanı idi. II. Mehmed’in üstün gücü, Timur’un ve Cengiz Han’ın halefi; Lehlerin, Rusların ve Romenlerin korkulu rüyası Tatar Hanı’nın hoşuna gitmiyordu. Hacı Giray, Kefe’yi kendisi için istiyordu; bunun karşılığında köleler dahil olmak üzere toplanan ganimetin tamamını sultana bırakmaya hazırdı. Kefeliler, bunun üzerine vergiyi 600 Sommi* daha yükselterek hanı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Cenevizlilerin tüm limanlarında ve Turla (Dinyester) Nehri ağzında zayıf Boğdan Prensi Petru Aron’un elinde bulunan Akkirman’da tehlikenin savulması için hazırlıklar yapıldı. Takımadalarla meşgul olan Kapudan Paşa’nın vekili olarak gönderilen Timur Hoca’nın komutası altındaki 56-60 gemiden oluşan Osmanlı filosu nihayet geldiğinde herşey tam bir savunma konumunda idi. Türkler, Akkirman (Monkastro) Limanı’nı ziyaret edip, kısa bir süre için Sivastopol’u işgal ettiler ve 13-14 Haziran tarihinde çok ciddi bir biçimde olmasa da Kefe’ye saldırdılar. Ayrıca Mankup veya nam-ı diğer Theodori’de Uluğ Bey adında Tatar ismi taşıyan bir Hristiyan hanın hüküm sürdüğü Kırım sahillerinde ganimet aramaya çıktılar. Bu gemiler, Sultan Mehmed’in yeni gücünü en görkemli şekilde sunduktan sonra yaz aylarında Gelibolu’ya geri döndüler.
    1455 yılının Mart ayında nihayet Kefe elçileri ile bir antlaşma yapıldı; orada bulunan Cenevizliler, gizliden gizliye yine de ellerinde tuttukları Samastro’dan vazgeçtiler ve sultanın hazinesine vergi olarak 3 bin altın ödemeyi taahhüt ettiler74. Sultan Mehmed bu arada Boğaz’a sekiz yeni tabya kurmuş ve bu sayede Karadeniz’deki hükümdarlığından vazgeçmeye niyeti olmadığını ilan etmişti.
    Akkirman ve Tuna ağzında bulunan Kili limanlarının civarını Türklerin yeni saldırılarından korumak ve Boğdan balıkçılarının bundan sonra da açık denizlerde yelken açma hakkını korumak amacıyla Prens Petru Aron da sultanın emirlerine boyun eğmek ve gönülsüz de olsa yılda 2 bin Macar altını vergi ödemeyi taahhüt etmek zorunda kaldı. Sultanın bu konuda bugüne kadar muhafaza edilen bu türdeki tek vesika olan imtiyaz belgesi, II. Mehmed Belgrad kuşatmasından geri döndüğü ve Anadolu’da bulunduğu bir dönemde Saruhan Bey İli’nde hazırlanan 5 Ekim 1456 tarihli belgedir.