Size bizim köyün yakınlarında bulunan ırmağın ortasındaki kara kayadan bahsetmiştim. Nereden yuvarlanmışsa yuvarlanmış ırmağın ortasında duruyor. Sular onu yuvarlamak için geliyor, ona çarpıyor, ancak onu yerinden oynatamıyor, suyun kendisi yarılıp sağından, solundan gidiyor.
İşte su o kayayı nasıl yuvarlıyamıyorsa bize de fitne selleri, yoldan çıkarma selleri çarpsın ama yuvarlıyamasın, yanımızdan geçip gitsin. Böyle olursak bu işi başarırız. Yoksa kendimiz gideriz.
Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti. Her gün her yerde karşılaşılacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak, ama asla ona ulaşılamayacaktı. Herhâlde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi.
Hiç anımsamıyorum, dedim; demek ki unutmuşum.
Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın.
Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor...
Yanına oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu.
Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından.
Hiçbir iz yok, dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.