“Teşekkür ederim, Ulaş”
“Ne için bu teşekkür şimdi?”
“ Delirdiğimi düşünüp kaçmadığın için… Böyle bir günün sonunda seni kaçırmak, isteyeceğim son şey olurdu.”
“ Sen ne yaparsan yap, beni kaçıracak bir şey yapamazsın. Bu bir. Biraz delirmekten kimseye zarar gelmez. Bu da iki. Akıllı gezdiğin yıllara saysınlar. Haydi, şimdi uyu. Güneş doğuyor.”
İlk kez biriyle hemzemin bir dostluk kurmuş, bu eşitlik sayesinde kendimi dünyaya ilk kez sakıncasız bir lisanla izah etmeyi tecrübe etmiştim. Sahici bir karşılaşmaydı bizimki, birinin diğerine muhtaç kaldığı, birinin diğerine emanet edildiği, birinin diğerine razı geldiği bir ilişki değildi. Ben eskiden sandığımın aksine, herhangi bir yere ilişmeden, herhangi bir toplama ilave edilmeden de mevcutmuşum meğer.
Herkesin önünden geçip gittiği bir şeye durup yakından bakar gibi bakıyordu bana. Beni tanımak, bilmek istiyordu. Bu kadar göz önünde olmaya, biri tarafından varlığımın bütün yönleriyle bu kadar net kabul görmesine, bu kadar kapsanmaya alışık değildim. Ama o, bütün bunları o kadar beklentisiz, o kadar şefkatli ve müdahalesiz bir yerden yapıyordu ki, bu sonsuz mühimseme, bu cömert kucaklayış karşısında kendimi saklamıyordum. Bir kedi gibi, sırtüstü yatıp ona karnımı açıyor, beni sevmesine izin veriyordum. Korkmuyordum bundan, utanmıyordum da. “ Beni boş ver” diyemiyordum.