dondu o anda düşüncelerim; içimde acayip bir hayat oluşuyordu. varlığım çevremdeki bütün varlıklarla, etrafımda kımıldaşan bütün gölgelerle bir bağlantı kurmuştu. ta derinden, çözülemez bir biçimde dünya ile birleşmiş, varlıkların ve tabiatın ahengine katılmıştım. benimle tabiatın bütün unsurları arasında, görünmez tellerle, bir ıstırap akımı başlamıştı. hiçbir fikir ve hayal, bana gayritabii gelmiyordu. eski minyatürlerdeki rumuzları kolaylıkla çözebilir, çetin felsefe kitaplarındaki sırlara, biçim ve türlerdeki ezeli aptallıklara erişebilirdim. çünkü o anda yeryüzünün, gökyüzünün dönüşüne, bitkilerin büyümelerine, canlıların devinimlerine katılmıştım, ortaktım onlara. geçmiş gelecek, yakın uzak, his hayatımla eş ve ortak olmuşlardı.
“ölümünden az önce bir hikaye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi, ‘salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe. küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. — Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”
gözlerimi ilk açtığımda, bir başkasının yaşamını sürüyormuş gibiydim. çok, çok uzun bir süre sonra, yaşam, benim kendi yaşamımla uyum sağlamaya başladı. garip bir birbirinin üzerine bindirme bu, benim kendi yaşamım bir başkasınınki gibi… benim gibi bir insanın yaşıyor olması bile akla yakın bir şey değildi.