Acı ve elemin tutuştuğu bir dizginde duruyordu mansur savaşçı. Bitap düşen yüreği, paramparça bir zırhının içinde sıkışıp kalmıştı. Bileğini yoran şu kanlı kılıcı bırakmanın vakti gelmişti çoktan...
Gözlerini yumup yumup açıyordu,
Gözleri, kayan bir yıldız kadar parlak ve bir o kadar da yorgunken,
dudağında hala yamuk bir gülümseme ile miğferini çıkararak düşmanına baktı.
Sonra usulca başını eğdi.
Duruşu bir isyanın itaatkarlığı gibiydi... Ölüm Ordularına karşı düşman olan Cevhişa'ya esir alınmayı bekliyordu.
Pek fazla takati de yoktu yaşamaya.
Savaşı üstün gelebilecek bir gayret veya iradeden mahrum kalıp,
körü körüne yenilgi için savaşıyordu sanki, teslimiyeti canıyla ödemeyi beklercesine...
Yorgun feryadıyla düştü dizlerinin üzerine.
Başı eğik gözleri kapalı bir hizada sallandı bedeni.
Artık yok olma vakti gelmişti.
Direnişin ölümünü göze alarak sevebildi düşmanını.
Belkide tek çare o idi.
Ölmeyi bekleyen mâhir bir savaşçının ağzından dökülen kanların pişmanlığıydı belkide.. kendisine düşman takınan maşuğunun savaş desenli eteğine sıçrayan...
.
.
|Deat Of The Philosopher🍃