"Günahlar, parşömene yazılır gibi insan bedenine yazılır. Parşömen, insandan insana biraz farklılık gösterir, oysa günahları şaşırtıcı derecede benzerdir.”
“... belirli bir bilim türü var, kan lekelerini yok etme bilimi. Bu, yüzyıllardır müstakbel eşlere ve annelere öğretilir. Eğer kadınlar için bir üniversite olsaydı bu en önemli konu olurdu. Çocuk doğumu, âdet kanaması, savaş, dövüşler, yağmalar, katliamlar, baskınlar, hepsi derinin hemen altında hazır olan kanı anımsatır. O içsel maddeyle ne yapmalı, onu ne tür bir küllü su ile yıkamalı, hangi sirke ile durulamalı? Belki de bir paçavrayı bir çift gözyaşıyla ıslatıp sonra da dikkatlice ovalamayı denemeli veya tükürüğe batırmalı. Çarşafların ve yatak giysilerinin, iç çamaşırlarının, iç eteklerin, gömleklerin, önlüklerin, bonelerin ve eşarpların, dantel manşetlerin ve fırfırların, korselerin ve redingotların başına gelir. Halıların, döşeme tahtalarının, çarşafların, sargı bezlerinin ve üniformaların da.”
"Gerçek denilen şey, insanlarla bir araya geldiği vakit zulüm denilen bir başka şeye dönüşüyordu. İster ortaya koy onu, ister koyma, gerçeği bildin miydi, zulüm neymiş, onu da bilmeye başlıyordun. Karşı kıyıydı gerçek. "Karşı kıyı nerde?" diye soruyordun, gösteriyorlardı. Geçiyordun oraya, soruyordun: "Burası karşı kıyı mı?" Gülerek bakıyorlardı sana. "Hayır," diyorlardı. "Burası bu kıyı. Karşı kıyı karşısı." Bir daha geç, karşı kıyı gene karşıda kalıyordu. Bundan ala zulüm mü olur? Gerçek öyle bir şeydi. Zor bir şey. Ulaştığın anda senden kaçıyor, az evvel terk ettiğin yerden sırıtmaya başlıyordu kötü kötü. Bilmemek, görmemek daha iyiydi her zaman. Gafil olmak, haber siz olmak, daha az acı çekmekle eşanlamlıydı, bilmekse acı çekmekle."