Kendi kendime her zaman şunu demişimdir: Kur'ân'ın, dönemin Araplarına bir benzerini getirmeleri konusunda meydan okuması kışkırtıcı olsa da, aslında gerçekçi ve akıllıcaydı.Sonrasında, sadece benzer on sûre getirmeleri için meydan okuması ise müthiş bir olaydı. Bu, meydan okuyan tarafın gücünü ve kendine olan güvenini gösteren olağanüstü bir işaretti.
Fakat, sadece bir seferde değil, farklı zamanlarda inmiş iki farklı sûrede, iki kere (Bakara, 2/23 ve Yûnûs, 10/38) onun gibi tek bir sûre getirmelerini istemek ise olağanüstüydü. Artık bu, meydan okuyanın sıradan güveninden çok daha fazlasını ifade ediyordu.Bu meydan okumaya karşılık vermek üzere Araplar, önde gelen şairlerini, edebiyatçılarını, hatiplerini, dil bilimcilerini, dâhilerini toplayıp, "Duhâ" sûresi gibi kısa, hatta "Asr" sûresi veya "Kevser" sûresi gibi daha kısa bir sûre yazmak için güç birliğine gitselerdi acaba ne olurdu? Bu, daha fazla değil, sadece tek bir satır yazma meselesi de olabilirdi. Çok dramatik bir şekilde iş aleyhlerine mi dönerdi? Ne dersiniz?Halbuki Kur'ân, onların dilinde ve onlar da bu dilin üstatları, dâhileri, önderleri değil miydi?