Mustafa Kutlu’nun o kendine has, insanın ruhuna dokunan dünyasına girmek; modern zamanın gürültüsünden kaçıp bir sığınak aramaya benzer.
İyiler Ölmez, sadece bir hikaye kitabı değil, aslında yitirdiğimiz o saf ve berrak insani değerlere yakılmış bir ağıt gibidir.
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını hemen kapatamazsınız. Elinizde tutarsınız, parmaklarınız kağıdın dokusunda gezinir ama zihniniz çoktan o uzak köy kahvelerine, tozlu yollara ve artık sadece hatıralarda yaşayan iyi insanlara gitmiştir. Mustafa Kutlu’nun İyiler Ölmez kitabı tam olarak bu hissin adı.
Kutlu, her zamanki o duru ve telaşsız üslubuyla bize bir hakikati fısıldıyor: Dünya değişiyor, betonlaşıyor, hızlanıyor; ama ruhumuzun o kadim iyiliğe olan ihtiyacı hiç azalmıyor.
Kitabın temelinde, modern dünyanın başarı ve hırs odaklı bakış açısına karşı sessiz bir direniş var. Yazar, hayatın küçük mucizelerini ve o sessiz kahramanları anlatırken aslında bizlere şunu hatırlatıyor:
Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.
Bu alıntı, kitabın bütününe yayılan o hüzünlü tevekkülün özeti gibi. Kutlu, bu sözle bize mülkiyetin ve hırsın geçiciliğini, asıl olanın o pencereden bakarken bıraktığımız hoş seda olduğunu söylüyor. Okurken, elimizdeki telefonlardan başımızı kaldırıp o pencereden gerçekten bakıp bakmadığımızı sorguluyoruz.
Kitap boyunca bir gurbet hissi yakamızı bırakmıyor. Ancak bu gurbet, bir şehirden diğerine gitmek değil; insanın kendi özüne, toprağına ve samimiyetine olan uzaklığı.
İçimizde bir boşluk var, neyle doldursak dolmuyor. Çünkü o boşluk, kaybettiğimiz saflığın yeri.
Bu satırları okurken içimden bir şeylerin cız etmemesi imkansız. Hepimiz o boşluğu bir şeylerle—alışverişle, sosyal medyayla, gürültüyle—doldurmaya çalışıyoruz. Ama Kutlu, o boşluğun ancak bir