Şimdi yazdığım eser kastediliyor sanırım. Tamamlandığında onu koruyucu bir sıvıya batırarak kurşun bir kutuya koyacağım ve kutuyu mühürleyip toprağın derinliklerine gömeceğim, gelecek nesiller kitabımı çıkarıp okusun diye. Yorumum doğruysa kitabım bin dokuz yüz yıl kadar sonra keşfedilecek. Eserleri o zamana kalan bütün şimdiki yazarlar, sadece günümüzden ihtiyatla bahsettikleri için kem küm eder ve kaçamak yollar ararken, benim öyküm kolay anlaşılır ve cesurca olacak. Şimdi düşündüm de, belki de kitabı kutuya koyup mühürlemekle uğraşmasam daha iyi olur. Ortada bıraksam yeter. Çünkü tarihçilik deneyimlerimden şunu anladım ki, belgelerin geleceğe tesadüfen kalma ihtimalleri daha fazla. Madem Apollon kehanette bulundu, kitabımı da o muhafaza etsin.
Meşa Selimoviç, Derviş ve Ölüm'de der ki: "İnsan düşündüğü şey değil, yaptığı şeydir." Benim yorumum: Düşündüğüm şey değilim, ondan da az, yaptığım şeyim. İkisi de çok koşullu. Aslında ben, istediğim ve hissettiğim şeyim. Düşünce "benim dışımda," eylemlerim bana daha da "yabancı," daha da "dışarıda." Hisler, şayet ruhun kendisi değillerse, ona en yakın olanlardır.
Sirkte eğitimin en zorlu yönlerinden biri, çoğumuz için günlük ve sürekli olarak konfor alanlarımızdan çıkmamızın istenmesiydi.
Palyaço atölyelerinde kendimizi aptal yerine koymaya, risk almaya, bir şeyler denemeye, başarısız olmak konusunda rahat olmaya teşvik edildik. Ve o anlarda sessizlikten başka hiçbir şey yoktu, kaçacak hiçbir yer yoktu. Ortaya bir şey koymak ve ne olduğunu görmek için bir varlık, acımasız bir dürüstlük gerekiyordu. Önemli olan oraya gidip onu yapmak, onun hakkında düşünmemek, başkalarının ne düşüneceğinden endişelenmemek, hatta belirli bir sonuca bağlı kalmamak, SADECE YAPMAKTI.
(Kendi yorumum) Biz müslümanlar biliriz ki Peygamber Efendimiz 610 yılında Hira Mağarası'nda inzivadayken Cebrail (a.s.) tarafından "Oku!" emriyle gelen ilk vahiyle sarsılmıştı, yaşadığı yoğun heyecan ve korkuyla evine dönmüş ve eşi Hz. Hatice'ye "Beni örtün, beni örtün!" diyerek endişesini dile getirmişti. Bir süre konfor alanından, inzivadan çıkmamıştı ancak Rabbimiz, O’nun tebliğe başlaması gerektiğiyle ilgili bir vahiy göndermişti. Buna karşılık Peygamber Efendimiz kendisini "tamamen hazır hissetmeyi" beklemedi; ilahi emir gelir gelmez hemen eyleme geçti.
Özetle, hazır olmak diye bir şey yoktur sadece yaşamak, eyleme geçmek vardır.
Evrenin tümü her bir salise ile henüz tasarım aşamasında üzerine etkileyecek milyarlarca değişkenin bilindiği bu değişkenlerin formülize edildiği ve bu formülün başarıyla çözüldüğü mükemmel bir tasarımdır. Hangi Meşrebe sahip olduğunuzun önemi yok. Yaratıcı,kozmos veya tasarımcı.Evren değişkenleri ile beraber yaratılmıştır,tasarlanmıştır veya oluşturulmuştur.Tasarımın içerisinde ifade edilen matematiksel formül bizim günümüzde anladığımız matematik değildir.Diğer yolla şöyle izah etmeye çalışayım.İlla bildiğimiz klasik matematik tabanında düşünmek istersen,bu tarz mükemmel bir tasarım tek bir şart altında mümkündür. O da geleceğin her saliseesinin bilinmesi veya geleceğin dünya henüz var olmadan yaratılması. Zaman boyutunun sadece insan evladı için bir anlam ifade ettiğini de ve zaten buradan anlamış bulunuyoruz.
( okuyucu olarak benim yorumum:burada “bast-ı zaman” hadisesi vardır.İslam’da da bu durum bahsedilir ‘zamanın genişletilmesi’ yaratan katında zamanın olmaması,zaman kavramı sadece bizim gibi yaratılmış insanlar için geçerli olduğu bahsi vardı. Buna da bast-ı zaman derler zamanın genişletilmesi diye belirtilir. Allah zamandan ve mekandan münezzehtir diye de ifade edilir ki o tam olaraktan bu tabiri açıklıyor…
''Şeytan, kişiye günahları kadar tesir ve yardım edebilir.''
Yorumum: Birisi canımızı çok yakınca Allahından bul diyebiliyoruz ki, şeytanlaşmış insanlara şeytanından bul demeli bence.