İş yapmasını istemek, bir kadını kesinlikle kıran bir şey değildir. Aksine kadınlar, erkeklerin kendilerinden iş istemelerine sevinirler, buna adım gibi eminim.
Roman da günlükler de okuyucuya yalnızca yazar sahneden geri dönülemez bir biçimde alındığında teslim ediliyor ve gerçeğin nerede bulunacağını bilmemizi imkansızlaştırıyor. Belki de romanın kalıcı çekiciliğinin kaynağı da bu. Şizuko'nun dairesinin önündeki kablolara takılan uçurtma gibi hem Yozo hem de roman anlaşılmanın dehşeti ve arzusu arasında, itiraf etme ihtiyacı ve karşı konulamaz bir yalan söyleme güdüsü arasında sıkışmış halde bükülüp kıvranıyor.
“Çok affedersiniz ancak araya girmek zorundayım. Aksi takdirde yazmaya devam edemeyeceğim. Bu roman tam bir kargaşa oldu. Kendi başımı döndürüyorum resmen.
Yozo'nun kontrolünü kaybettim, Kosuge'nin kontrolünü kaybettim, Hida'nın kontrolünü kaybettim. Benim beceriksiz kalemim onları hayal kırıklığına uğratıyor ve kafalarına göre uçup gidiyorlar. Ben de onların çamurlu ayakkabılarına yapışıp durun, bekleyin, diye haykırıyorum. Buralardaki düzeni sağlayamazsam hiç tahammülüm kalmayacak. Zaten bu romanın başarısız olacağı en başından beri belli. Sadece bir duruş sergiliyor. Söz konusu böyle bir roman olduğunda bir sayfa yazmakla yüz sayfa yazmak aslında aynı şeydir. Gerçi ben en başından beri buna hazırdım.
Biraz içgörüsü yüksek biraz melankolik biraz da sessizdirler. Belki duygusal zekaları yüksektir belki de eleştirilmekten korkarlar ya da ihtiyatlı olmayı öğrenmişlerdir. Genelde ortamı tarayan fark edilmeyenleri fark eden insanlardır. Yozo karakteri bize çok şey anlatıyor ama bu alıntı biraz da böyle olan karakterlerin içsel yolculuklarını, neleri fark edebileceğini anlatıyor…
“Ah, insanlar birbirleri hakkında en temel şeyleri bile bilmiyorlar.
Birbirlerini zerre anlamadan en iyi arkadaş olduklarını sanıyorlar. Yaptıkları hatayı asla anlamadan sürdürüyorlar yaşamlarını…ve aralarından biri ölünce ardından konuşma yaparken ağlıyorlar.”
Belki de romanın kalıcı çekiciliğinin kaynağı da bu. Şizuko'nun dairesinin önündeki kablolara takılan uçurtma gibi hem Yozo hem de roman
anlaşılmanın dehşeti ve arzusu arasında, itiraf etme ihtiyacı ve karşı konulamaz bir yalan söyleme güdüsü arasında sıkışmış
halde bükülüp kıvranıyor.