Yusuf Bülbül

Yusuf Bülbül
@yusufblbl
Yazılım Mühendisi
Yüksek Lisans
5 okur puanı
Eylül 2021 tarihinde katıldı
Büyük Engizisyoncu
Puan vermedi
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” eserinde Ivan isimli karakter, senaryo gereği yazarı olduğu gazetede “Büyük Engizisyoncu” başlığıyla bir hikâye yazar. Hikâyede, Hz. İsa’nın İspanyol Engizisyonu döneminde dünyaya geri dönüp engizisyon mahkemeleri tarafından esir alınışı ve dönemin Hristiyanlarının bu olaya karşı tepkisiz kalması kurgulanmıştır. Engizisyonun ne demek olduğunu bilmeyenler için hemen söyleyelim; engizisyon, orta çağda radikal Katolik kiliselere karşı gelenleri aforoz edip onları sapkın oldukları için yakarak öldüren veya çeşitli işkencelere maruz bırakan kilise mahkemelerine deniyordu. İspanya’da engizisyon mahkemeleri 1478’de kurulmuş, 1834’e kadar devam etmiştir. Bu süre zarfında kilisenin bu baskısına ve zorbalığına karşı bir ayaklanma veya girişim olmadı. Aslında, Dostoyevski’nin değindiği konu tam da bu. Otoritenin bu denli insanlık dışı eylemlerine rağmen, niçin kimse ses çıkarmıyordu? İnsanlık, ortak vicdanında ve inançlarında yanlışlığını net olarak görebildiği eylemlere karşı neden sessiz kalmayı tercih ediyordu? Aslında bence Kuran’da Hz. Musa kıssasında anlatılan olay zinciri de bu hikâyeyle bir çok noktada benzerlik gösteriyor. Kuranda anlatılan olaylar şöyle gerçekleşiyor; Firavun'un İsrailoğullarına yaptığı zulümlere ve baskılara rağmen İsrailoğulları kayıtsız kalmayı tercih eder. Hz. Musa, kavmini Firavun'un elinden kurtarmaya ve onları Firavun'a karşı gelmeye ikna etmeye çalışır. Fakat İsrailoğulları Firavun'un zorbalıklarından korktuklarından ve aç kalırız endişesiyle bir süre peygamberlerini, yani Hz. Musa'yı dinlemezler. Firavun, yahudilere; "Nankörülük etmeyin, sizi ben doyuyorum, ben olmazsam aç kalırsınız, halinize şükredin." gibi telkinlerde bulunur. Daha sonra, peygamberlik basireti ve Allah'ın yardımıyla Hz. Musa, kavmini
Felsefe-Düşünce
Karamazov KardeşlerFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202545,3bin okunma
Reklam
Red Dead Redemption 2
Bence bir kitap; ki bu kitap dünyanın en değerli bilgi ve erdemlerini barındırsın veya barındırmasın, okuyan kişide aydınlatıcı bir etki ve sarsıcı bir farkındalık oluşturmuyorsa okumuş olmanın da hiç bir rasyonel faydası yoktur. Bana kalırsa, bu sebeple kitap tavsiyesi vermek, pek mantıklı değildir. Çünkü, her kitap; her insana hitap etmez. Bununla birlikte, her kitap; her insanı aydınlatmaz. Bunun sebebi; her insanın, zihnen farklı ve eşsiz bir dünyada yaşamasıdır. Yaşamın organik işleyişi ihtiyaç dahilinde gerçekleşir. Kitap okumak da ihtiyaçtan kaynaklanır. Eğer insan, kitap okumaya ihtiyaç duyuyorsa, kendi kendine kimsenin öneremeyeceği kadar fevkalade bir kitap bulabilir. Bu durum, felsefe, edebiyat veya herhangi bir teknik konu için dahi aynıdır. Sorulması gereken asıl soru bence; “Kitap okumaya nasıl ihtiyaç duyarız?” sorusudur. Bu sorunun cevabı bana göre; soru sormaktır. Soru sormaya, düşünüp sorgulamaya başladığımızda kitap okuma ihtiyacı duyarız. Düşünüp sorgulamadan, yani okuma ihtiyacı hissetmeden okuduğumuz kitaplar, bize pek bir şey katmazlar. Her kitabın her insanı aydınlatamamasının en temel sebebi, kelimelerin bir çok şeyi ifade edememesidir. Eğer okuduğumuz kelimelerin kendi hayatımızda veya zihin dünyamızda bir karşılığını bulabilirsek, o kelimeler bizin için anlamlıdır. Aksi durumda bize pek bir şey anlatmazlar. Bu yüzden bir çok şeyi okumadan önce benzer şeyleri deneyimlemiş olmak gerekiyor. Kutsal kitaplar dahi bu yüzden herkese hitap etmez. Bunu biraz daha somutlaştırmak için şöyle söyleyebilirim; bazen deneyimlediğimiz bazı duyguların veya düşünceleri gündelik yaşantımızda anlatamaz, bu yüzden onu detaylıca analiz edemeyiz. Onları okuduğumuz bir kitapta bulduğumuzda oradaki anlatımlardan zihnimizde halen tam olarak açılmamış bu detayları
Düşünce
Yaşama Arzusu
İnsanı hayatta tutan bazı dünyevi amaçlar vardır. Onun için çabalar durur. Çabalarken hayatı oyalanır. Peşinden koşarken mutludur. Aslında yaşarken önemli olan dünyaya dair bu amaçları edinebilmektir. İnsan, amaçların peşinden koşarken yaşamaktan hiç yorulmaz aslında. Yaşamaktan yorulmak, o amaçların olmamasıdır. Dünyevi hiç bir amacın kalmaması, yaşarken bedeninin toprak altında çürümesini hissetmek gibi bir histir. Bunu çoğunlukla kelimeler ifade edemez. Eğer bana yaşama arzusunun resmini çiz deselerdi; kuş sesleriyle aydınlanmış bir bahar sabahında, sevdiğin insanlar ile kahvaltı yapmak ve hemen ardından onlar için çalışmaya koyulmak derdim. Sevgi, yeni doğan güneş, sabahın getirdiği iştah ve hoş sohbet. İnsanın tüm bunları muhafaza etmek ve bunlar için çalışmak dışında başka ne gibi bir dünyevi amacı olabilir ki? Bazen, insana yalnız keder ve acı batar da saadetini fark edemez. Halbuki hakkıyla bakınca hayatımızın merkezindeki tek nimetin sevgimiz olduğunu ve onunla bu dünya nimetlerinden nasibimiz olduğunu görürüz. Ancak o sevgiye sahipken daha fazlasını isteyebilir, kendimize daha büyük amaçlar koyar ve yaşamaya hiç doyamayız. Yani, yaşama arzusunun özünde olan şey, sevgidir. Asıl soru, sevmeyi gerçekten bilip bilmediğimizdir. Çünkü herkes sevmeyi bilmeyebilir. Sevemeyen bir insanın nasıl bir yaşama arzusu olabilir bilmiyorum. Bana kalırsa olamaz. Onların sadece hırsları olabilir. Hiç kimseye, kendilerine bile mutluluk ve huzur getirmeyen hırslar… Peki ya diğerleri? İşte o diğerleri benim gibilerdir. Ne hırsları, ne yaşam arzuları, ne de bunlar adına adlandırılmış bir çabaları olmayanlar… Bizler, dünyadaki en dip kuyulara sürüklenmiş bedbahtlarız. Güneşi göremesek de, kuyunun sonundaki ışığı görerek; o ışıkla aydınlattığımız kitaplarımızda ümit ettiğimiz
Duygu ve Düşünce
Sefalet ve Yoksulluk
"Yoksulluk , ayıp değildir. Ama sarhoşluk da erdem değildir. Ama sefillik, sayın bayım; sefillik, yüzkarasıdır. İnsan yoksul da olsa ruhundaki asaleti koruyabilir. Ama sefilken, asla!" Yorum: Dostoyevski, fakirlik ile sefaleti hep farklı olarak değerlendirmiş ve bunu romanlarında işlemiştir. Fakirlik, maddi yoksunluk demektir. Fakat sefalet, hem maddi hem de zihinsel yoksunluktur. Yeni sefaletin içinde cehalet vardır. İnsanı yücelten yegane ve tek kudreti, evreni okuyabilmesi ve doğal olarak zihnen zenginleşebilmesidir. İnsan, ancak zihnen zenginleşerek kendisi ve evren hakkındaki farkındalığının artmasıyla yaradılışındaki asaleti koruyabilir. Bu yüzden, herkes, insan olarak doğsa da insan olarak ölmeyebilir.  Aslında bu düşünce varoluşçuluk felsefesinin ana düşüncelerinden biridir.
Duygu ve Düşünce
Mantık mı?
Hep mutlak doğruya mantığımızla erişebileceğimizi sanıp kendi küçük kararlarımızla her şeyi düzeltebileceğimizi sanıyoruz. Oysa yaşamanın kendisi hiç mantıklı değil. Bizi hayatta tutan tek şey, mantıklı olsun ya da olmasın; yaşama arzumuz.
Duygu ve Düşünce
Reklam