Yusuf Bülbül

Yusuf Bülbül
@yusufblbl
Yazılım Mühendisi
Yüksek Lisans
5 okur puanı
Eylül 2021 tarihinde katıldı
Okumaya değer.
Puan vermedi
"Benim komşum, ihtiyar bir Türk’tü; çok ihtiyar, çok yoksuldu; karısı da yoktu, çocukları da… Garibin biri; yemek pişirir, tahta siler, akşam üzeri de babadan kalma evine gelir, ninem ve öbür ihtiyar komşularla avluda oturur, çorap örerdi… Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Birgün beni dizlerine aldı, hayır duası edermiş gibi elini başıma koydu: «Aleksi,» dedi, «bak sana bir söz söyleyeceğim; küçük olduğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum: Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, aklını başına topla Aleksi, hayır duam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!»” Zorba, su ana kadar okuduğum ilk ve tek yunan romanı oldu. Romanda bahsi geçen dönemin Yunanistan ile atılan ilk nefret tohumlarıyla aynı dönemleri kapsıyor olması beni romanı okumaya teşvik eden ilk şeydi. Yunan bir düşünürün gözünden o dönemin nasıl geçtiğini merak etmiştim. Fakat romanın tarihi ve kültürel içeriklerinin yanısıra, felsefi açıdan da tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Kitabı okurken Yunanlılarla kültürel olarak ne kadar içi içe geçmiş olduğumuzu görebiliyorsunuz. Örneğin, “İki keklik” türküsüyle oyun oynuyor, halay çekiyorlar. Köydeki insanların yaşayış, inanış ve bağnazlıkları bizimkilere o kadar çok benziyor ki kendinizi yerli bir roman okuyormuş hissiyatına kaptırıyorsunuz. Bunun yarısıra sık sık, Türkler ile ilgili ırkçı olmayan komşuluk ve tanışıklık hikayeleri geçiyor. Dönemde yaşanmış karanlık ve kirli olaylara da değiniliyor. Bunlar içinden benim en çok hoşuma giden kesitler şunlardı; “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dir ve bu Yunanlı’dir. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim…
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,6bin okunma
Reklam
Büyük Engizisyoncu
Puan vermedi
Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” eserinde Ivan isimli karakter, senaryo gereği yazarı olduğu gazetede “Büyük Engizisyoncu” başlığıyla bir hikâye yazar. Hikâyede, Hz. İsa’nın İspanyol Engizisyonu döneminde dünyaya geri dönüp engizisyon mahkemeleri tarafından esir alınışı ve dönemin Hristiyanlarının bu olaya karşı tepkisiz kalması kurgulanmıştır. Engizisyonun ne demek olduğunu bilmeyenler için hemen söyleyelim; engizisyon, orta çağda radikal Katolik kiliselere karşı gelenleri aforoz edip onları sapkın oldukları için yakarak öldüren veya çeşitli işkencelere maruz bırakan kilise mahkemelerine deniyordu. İspanya’da engizisyon mahkemeleri 1478’de kurulmuş, 1834’e kadar devam etmiştir. Bu süre zarfında kilisenin bu baskısına ve zorbalığına karşı bir ayaklanma veya girişim olmadı. Aslında, Dostoyevski’nin değindiği konu tam da bu. Otoritenin bu denli insanlık dışı eylemlerine rağmen, niçin kimse ses çıkarmıyordu? İnsanlık, ortak vicdanında ve inançlarında yanlışlığını net olarak görebildiği eylemlere karşı neden sessiz kalmayı tercih ediyordu? Aslında bence Kuran’da Hz. Musa kıssasında anlatılan olay zinciri de bu hikâyeyle bir çok noktada benzerlik gösteriyor. Kuranda anlatılan olaylar şöyle gerçekleşiyor; Firavun'un İsrailoğullarına yaptığı zulümlere ve baskılara rağmen İsrailoğulları kayıtsız kalmayı tercih eder. Hz. Musa, kavmini Firavun'un elinden kurtarmaya ve onları Firavun'a karşı gelmeye ikna etmeye çalışır. Fakat İsrailoğulları Firavun'un zorbalıklarından korktuklarından ve aç kalırız endişesiyle bir süre peygamberlerini, yani Hz. Musa'yı dinlemezler. Firavun, yahudilere; "Nankörülük etmeyin, sizi ben doyuyorum, ben olmazsam aç kalırsınız, halinize şükredin." gibi telkinlerde bulunur. Daha sonra, peygamberlik basireti ve Allah'ın yardımıyla Hz. Musa, kavmini
Felsefe-Düşünce
Karamazov KardeşlerFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202545,3bin okunma
İdam Kalktı. Yaşasın Linç Kültürü.
Puan vermedi
Paris’te meşhur bir meydan var; adına Greve Meydanı deniyor. Bu meydanda, idam cezasına çarptırılmış mahkumlar halkın önünde giyotinle idam ediliyordu. Özellikle Fransız İhtilalinden sonra Fransa’daki siyasi istikrarsızlık, belli bir süre devam etti. Bu süre boyunca siyasi otoritenin sürekli el değiştirmesi, beraberinde idam edilen düzinelerce siyasi suçlu getirmişti. Bu suçluların neredeyse hepsi Greve Meydanı’nda halkın sloganları ve nefret söylemleri eşliğinde idam edildiler. Victor Hugo, 1829 ‘da Greve Meydanı’nda tanık olduğu bir idamın, onda hissettirdiklerinden ilham alarak “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” adlı kitabı yazdı. Yazar, kitapta; temel olarak bir idam mahkumunun idam edileceği süre zarfında yaşadığı duygusal ve psikolojik durumu çarpıcı bir şekilde resmediyor. Dram içerikli bu duygusal resimden gerçekten etkilendiğimi söyleyebilirim. Aslında, kitapta durumun dram boyutundan ziyade o zamanki toplumun düşünce ve siyasi yapısına karşı ciddi eleştiriler de var. Buna benzer eleştirilerin sonraki yıllarda Avrupa’daki idam cezasının kaldırılmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Victor Hugo gibi kalemi güçlü insanlar, yazdıklarıyla toplumun adalet konusunda aydınlanmasında etkili oldular. Yazarlar ve düşünürler, dönemin insanlarına yaptıklarının ne derece vahşi ve hakkaniyetten yoksun olduğunu gösterdiler. Toplum, belli bir süre sonra bu bilince ulaşınca yargı sistemi de ona göre şekillendi ve idam kaldırıldı. Tabi ki bir topluma uygulanan gerekli kanun ve yasalar, aynı adalet işlevini başka toplumlarda gösteremeyebilir. Çünkü adalet, tamamen yargı mercilerinin sağlayabileceği bir şey değil, diye düşünüyorum. Bu durum, aynı zamanda toplumun vicdanı ve düşüncelerindeki adalet anlayışı ile ilgili. Toplumdaki adaletsizliği besleyen temel unsur, cehalettir. Ve
Edebiyat
Bir İdam Mahkûmunun Son GünüVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2026152,4bin okunma
Franz Kafka - Dava
Puan vermedi
"Hiç kuşkunuz olmasın beyler, bu yargının ortaya çıkardıklarının ardında, dolayısıyla da benden söz etmek gerekirse tutuklanmamın ve bugün maruz kaldığım sorgulamanın ardında büyük bir örgüt bulunmakta, yalnızca rüşvetçi gözcüleri, polis şeflerini ve budala sorgu yargıçlarını -ki bunlardan yalnızca alçakgönüllü olmaları beklenebilir- kullanmakla kalmayıp, ayrıca müstahdemleriyle birlikte çok sayıda uşak, yazman, polis ve diğer ilgililerle, hatta söylemekten çekinmiyorum, belki de işkencecileriyle birlikte yüksek yargıçları da içeren bir örgüt. Şimdi beyler, bu büyük örgütün anlamı ne olabilir? Bunun anlamı, suçsuzları tutuklayıp haklarında durup dururken ve benim durumumda olduğu gibi, çoğunlukla sonuçsuz kalan davalar açmak. Bu sistemin saçma sapanlığı karşısında, memurların yolsuzluk yapması nasıl engellenir? Engellenemez, beyler! En büyük yargıç bile bundan kaçamaz. Gözcülerin sanığın sırtından giysilerini çalmaya kalkışmasının, polis şeflerinin insanların evlerine dalmasının, suçsuz insanların doğru dürüst sorgulanmak yerine kalabalık toplulukların önünde rezil edilmesinin nedeni budur işte!" Franz Kafka, "Dava" isimli bu kitabında bu örgüt tanımlaması ile aslında yozlaşmış bir devletin tanımını yapıyor. Yozlaşmış bir devlette görev yapan memurların temiz kalamayacağını ve bir şekilde yolsuzluk veya usulsüzlüğe bulaşacağını söylüyor. Devlet'in en temel görevi, insan hak ve özgürlüklerini müdafaa etmektir. Böyle bir misyonu olmayan devletin, güçlü ve meşrulaşmış bir örgüt ya da mafyadan pek bir farkının olmayacağını anlatıyor. Sanırım bu kitap en çok beni etkiledi. Çünkü kitabın senaryosuna benzer bir olay yaşadım. Bir sabah telefonum çaldı ve ifade vermek için emniyetten çağrıldım. İnsan o an hiç bir suçunun olmadığını bilmesine karşın öyle derin bir suçluluk
Edebiyat
DavaFranz Kafka · Ren Kitap · 201863,9bin okunma