"Zavallı hava," dedi; "bereket versin ki o var, olmasa nice şeyler bahanesiz kalacaklardı, yazın çok sıcak, kışın çok soğuk olmasa neler geri kalmayacaktı, değil mi? Şimdi sonbaharın, havanın ne kabahati var? Fakat kendi kabahatlerimizi, haksızlıklarımızı ondan başka neye yükletmeli?"
Evet, her şey çürüyor, her şey... İnsanlar da çürümeyecekler mi? Eylülde sanki bahara tahassür eden [hasret duyan] bir taravet-i melûle [üzüntülü tazelik], sanki üzerine çöken kışın kendini mahvetmek isteyen hazanın rağmına [sonbaharın inadına] payidar kalmak [kalıcı olmak), tekrar bahar olmak mücadelesi vardır fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden mahrum olduktan başka kendisinde de mukavemet kalmamış ve tabiat bunu anlamış gibi aci bir melâl ve tefekkürle; üzerine çöken tenhalığın, matemin hatem-i merareti [acılık mührü] ile düşünüyor, sanki ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar mukavemet ederse etsin, kışın galebe edeceğini [üstün geleceğini), artık her şeyin, her ümidin bittiğini, buna tahammül lazım geldiğini, anlamaktan mütevellit bir fütur (ortaya çıkan bir bezginlik] ile giryandır [ağlamaktır]. Ne renk, ne rayiha... İşte yapraklar ölüyor... Rüzgâr insafsız, yağmur muannit [inatçı], her şey çürüyor, oh, her şey çürüyor...
Tekrar hayatına başlamak arzusu, bugün tekrar yaz olmak emeli gibi değil miydi? Bir senedir onu harap eden endişelerin, melâllerin ne olduğunu artık iyice görüyor, "İşte, benim eylülüm!" diyordu.