İki defa yarım bıraktığım, yine de tekrar tekrar dönüp bitirmeye çalıştığım bu kitabı iyi ki hemen bitirmemişim. Çünkü benim için en doğru zamanlardan birinde bitirdim.
Martin'in hikayesi, kendini ve potansiyelini bulma hikayesi Ruth ile başladı. Ruth varlıklı bir ailenin, okumuş ve toplum tarafından iyice işlenmiş, toplumun düşüncelerine sahip, kalıplar içinde kalan ve aslında her birimizi biraz da olsa temsil eden bir kadın. Toplum onu öyle iyi bir biçimde işlemiş ki kendisi dâhi düşüncelerinin ona ait olmadığını fark etmiyordu. Elbette Martin ona kıyasla kendi kendini yetiştiren ve kendi düşüncelerine sahip, Ruth'un erişemeyeceği bir seviyede ve onu tanıyan herkesin ona hayran kalıp onu örnek almak istemesine sebep olan bir adam.
Elbette birbirine bu kadar uyumsuz bir ikili ancak aşk gibi mantık dışı ve delice bir duyguyla yan yana gelebilirdi. Martin, Ruth'u kendi gözünde görmek istediği gibi gördü, pespembe bir hayal dünyasında gibiydi; Ruth ise Martin'i kendi istediği biri gibi olması için çabaladı, ona kendi elleriyle şekil vermeye çalıştı. Tıpkı ailesinin ve toplumun ona yaptığı gibi. Lakin Martin her ne olursa olsun mücadelesinden vazgeçmedi, her ne kadar bu mücadeleye Ruth için girmiş olsa da, onun başarılı olacağına olan inancı, Ruth'un baskılarını bile bertaraf ediyordu.
En sonunda ip inceldiği yerden koptu elbette. Onların bu "aşık" halleri Ruth'un gelecek kaygısı ve "insanlar ne düşünür?" endişesi, Martin ile yollarına ayırmalarına ve Martin'in artık her şeyi olduğu gibi görmesini sağladı. Martin artık dünyaya aşkın penceresinden değil, gerçeklik penceresinden bakıyordu. Fakat bu, onun bütün mücadelesinin anlamsızlığına itti çünkü amacı aniden yok olmuştu. Her şey gözünde anlamsızlaştı. Başarısı, ünü, parası, insanlar tarafından gördüğü saygı... Hepsi