“Seni aptal!” diye kızdı aynadaki imgesine. “Yazmak istiyordun, yazmayı denedin ve aklında yazabileceğin hiçbir şey yoktu. Ne vardı ki aklında? Çocuksu fikirler, birkaç olgunlaşmamış düşünce, içselleştirilmemiş bir dolu güzellik, bir büyük kara cehalet yığını, sevgiden taştı taşacak bir yürek ve aşkın kadar büyük, cehaletin kadar boş bir tutku. Ve sen yazmak istedin! Baksana sen daha yazacaklarını yeni yeni biriktirmeye başlamışsın. Sen güzelliği yaratmanın peşindeydin ama. Güzelliğin doğasına dair hiçbir şey bilmeden nasıl onu yaratmanın peşine düşebildin? Yaşamın temel nitelikleri hakkında hiçbir şey bilmezken yaşam hakkında yazmak istedin. Dünya senin için bir Çin bilmecesiyken, dünya üzerine, varoluşun düzeni üzerine yazmak istedin. Ama neşelen oğlum Martin. Yazacağın günler de gelecek. Az şey biliyorsun, pek az şey ve daha fazlasını bilmek için doğru yoldasın. Eğer yeterince şanslıysan bir gün, bilinebilecek her şeyi bilmeye oldukça yaklaşabilirsin. İşte o zaman yazacaksın.”