İlber Ortaylı’nın kitabındaki tavsiyesiyle radarıma giren Puslu Kıtalar Atlası, son zamanlarda okuduğum en etkileyici yapıtlardan biri oldu. Hikaye, hiç bilmediğim kadim bir İstanbul’un dehlizlerinde, düşlerle gerçekler arasında hayat buluyor. İhsan Oktay Anar'ın o hayal gücü yüksek, felsefi ve buram buram zekâ kokan üslubuna hayran kalmamak elde değil.
insanın kendi yalnızlığıyla, kusurlarıyla ve sevilme ihtiyacıyla kurduğu o zorlu bağın panoraması. Charlie, zekâ kazandıkça dünyayı daha iyi anlıyor; ancak bu "anlayış", ona beraberinde korkunç bir yalnızlığı ve çevresindeki insanların sahteliğini de getiriyor.
Yazar, insanın biyolojik bir algoritmadan ibaret olduğu fikriyle, özgür irade ve hümanizm gibi kutsallarımızı paramparça ediyor. "Veri dini"nin (Dataism) yükselişini okurken, insanın gelecekte kendi yarattığı yapay zeka tarafından nasıl "işe yaramaz" bir sınıfa indirgenebileceğini düşünmek gerçekten tüyler ürpertici. Bu, sadece bir bilimsel öngörü kitabı değil; kendi sonumuzu nasıl kendi ellerimizle hazırladığımızı gösteren, bir o kadar da vizyoner bir manifesto. Eğer "gelecek" sizi korkutuyorsa, bu kitap o korkunun nedenini tam olarak adlandıracaktır.
Güzel bir kitap. İnsanların şizofreniyi daha iyi tanımasına yardımı olabilir belki de. Ben okumaktan ve Elyn ile tanışmaktan memnun oldum. Herkese okumasını tavsiye edebilirim.
Eser,IQ’su 68 olan ve fırında temizlikçi olarak çalışan, saf, temiz kalpli Charlie Gordon’ın, zekasını artıracak deneysel bir ameliyata katılmasıyla başlayan sürecini anlatır. Aynı ameliyat daha önce Algernon adında bir fareye de uygulanmış ve başarıya ulaşmıştır.
Laboratuvar faresi Algernon ise Charlie’nin geleceğinin aynasıdır. Algernon’un zeka seviyesindeki gerileme başladığında, Charlie kendi sonunu da görmüştür.
Charlie’nin tek isteği zeki olmaktır. Çünkü o, zekânın onu mutlu edeceğine, insanların onu seveceğine inanır.
Fakat Charlie zeki oldukça yalnızlaşır.zekâsı arttıkça çevresindeki insanların aslında yıllarca onunla alay ettiğini fark eder.
Cehaletin mutluluk olduğu, zekanın ise insanı gerçeklerin soğuk yüzüyle ve yalnızlıkla baş başa bıraktığı teması harika işlenmiştir.Sonlara doğru ise bu değişimin tersine dönmesi, okuyucunun yüreğini burkan güçlü bir anlatım oluşturuyor.
Kitapdaki o son cümle…Charlie’nin o gerilemiş, yarım yamalak diliyle yazdığı “Lütfen arka bahçedeki Algernon’un mezarına çiçek koyun” ricası, içimde bir yerleri sonsuza dek kırdı.
Bazen “Keşke o ameliyatı hiç olmasaydı da o güzel kalbiyle mutlu kalmaya devam etseydi” diye düşünmeden edemiyorum.
Bazı kitaplar okunur ve unutulur, bazıları ise insanın içine yerleşir. Tehlikeli Oyunlar benim için ikinci türden bir kitaptı. Hikmet Benol’un karmaşık dünyasında dolaşırken çok güldüm, çok düşündüm ve zaman zaman kendimle karşılaştım.
Oğuz Atay’ın dili kullanış biçimi beni en çok etkileyen şey oldu. Kelimelerle adeta oyun oynuyor; bazen bir cümlede güldürürken birkaç satır sonra insanın içine dokunmayı başarıyor. Bu yüzden Tehlikeli Oyunlar benim için yalnızca okunan değil, hissedilen bir kitaptı. Atay’ın ironisi hiçbir zaman yüzeysel değil; mizahının altında yalnızlık, yabancılaşma ve anlaşılma arzusu saklı. Ben de kitabın mizahi yönüne sık sık güldüm ama her kahkahanın ardından içimde hafif bir hüzün kaldı.
Hikmet Benol ise unutulması zor bir karakter. Onu tanımak, insanın kendi içindeki karmaşayla karşılaşması gibi. Sürekli düşünen, sorgulayan, kendisiyle mücadele eden bu karakter bazen çok komik, bazen de insanı derinden yaralayacak kadar gerçek. Özellikle “Albayım” diye başlayan bölümler benim için kitabın zirvesiydi. O satırlarda hem dostluk hem özlem hem de insanın kendine tutunma çabası vardı.
Tehlikeli Oyunlar, beni hem çok güldüren hem de uzun süre düşündüren nadir romanlardan biri oldu. Kitabı bitirdiğimde elimde sadece bir roman değil, zihnimde yaşamaya devam eden cümleler vardı. Oğuz Atay’ın zekâ dolu kelime oyunları ve hüzünle iç içe geçmiş mizahı sayesinde bu roman benim için sadece bir okuma deneyimi değil, uzun süre etkisinden çıkamayacağım bir yolculuk oldu.
Tehlikeli Oyunlar1000Kitap DestekOğuz Atay