Soyut akla musallat olan bir yorgunluk var ki, en korkuncu o. Fiziksel yorgunluk gibi insana ağırlık yapmaz, duyguların öğrettiklerinin verdiği yorgunluk gibi kafa karıştırmaz. Sahip olduğumuz dünya bilincinin üzerimize çöken ağırlığıdır o, kendi ruhumuzla soluk alamaz oluşumuz.
O zaman, hayatımızın temelindeki bütün düşünceler, tutkular ve hayatın sürmesi umudunu üzerine inşa ettiğimiz bütün soylu amaçlar, rüzgârın önüne kattığı bulutlar gibi yırtılır, yarılır ve silikleşir, küle ve pusa, hiç var olmamış, var olamayacak olanın enkazına dönüşür. Ve bu bozgunun ardından, yıldızlı, ıssız gökyüzünün kapkara, amansız yalnızlığı olanca berraklığıyla kendini gösterir.
Hayatın sırrının bizi incitmesinin, korkutmasının bin türlü yolu var. Kimi zaman esrarlı bir hayalet gibi üstümüze gelir, ruhumuz korkuların en korkuncuyla; yokvarlığın bir canavar olarak canlanması korkusuyla titrer. Kimi zaman da arkanızda durur o saf gerçek, onu ancak arkamıza dönmezsek görebiliriz - sırra asla eremeyeceğimiz gerçeğini, sırrın sırrına erimez dehşetini serer ortaya.
"Spinoza şöyle der: 'Tüm mutluluğumuz ve tüm sefaletimiz tek bir noktada odaklanır: Sevgiye ne tür bir amaçla bağlanıyoruz?' Mutluluk, bir veya birçok mutlu aşktır, mutsuzluk ise mutsuz bir aşk ya da hiç aşkın olmamasıdır. Freud'un dediği gibi, 'depresif ya da melankolik saplantı öncelikle sevme yeteneğinin kaybolmasıyla kendini gösterir; kendini sevmek de buna dahildir'.
"Spinoza'nın kısa ve özlü düşüncesi: iyi bir şey yapmak ve kendini neşeli hissetmek. Kendine biraz saygı duymadan nasıl neşeli olunur? Kendini kontrol etmeden, soğukkanlılığını korumadan, kendini aşmadan kendine nasıl saygı duyulur?"