Benim için kitabın en önemli özelliği şu oldu: ne türde yazılırsa yazılsın yazma eylemiyle uğraşan kişinin dile hakimiyeti çok iyi olmalı. Çünkü bu eserde şiirin dışında bazen de şiire dair birçok konu hem sanatlı hem yalın anlatılmış. Netameli meselelere öyle teşbihler yapılmış ki bir şair ancak böyle yazabilirdi dedirtiyor. Beni ziyadesiyle besleyen bir eser oldu. Kitabın altını çizmediğim tek bir sayfası yok. Az sözle çok şey anlatan ve yerinde tespitlerle müthiş bir eser.
Yitik, yitirilmiş cennet... Adem ve Havva ilk günahı işlemeseydi yitirilmemiş bir cennet olacaktı ancak cennetim kıymeti olacak mıydı? Karakoç buna güzel bir metaforla cevap veriyor: Bir bebek doğduğunda çevresindeki her şeyi normal, olması gereken bir özellik olarak görür. Ne zaman büyürse, idrakı gelişirse farkına varır o doğduğu ortamın güzelliğine.
Karakoç eserinde 8 peygamberi işlemiş. Cennetin Sekiz kapısı misali. Son peygamber Hz. Muhammet’i ise cennettin kendisi olarak görmüş. Hz. Muhammet’in ahlakında/ahlakıyla kaybolan cennetin bulunacağını dile getirmiş. Medeniyetlerin de bu bilinçle davranırsa uygar olacağını savunmuş.
Benim için kitabın en orijinal özelliklerinden biri şu oldu: Tabiatın dört unsurunu peygamberlerle özdeşleştirerek aktarması.
Toprak: Hz. Adem topraktan yaratılan ilk insan. Hamurundaki toprağın ağır gelmesiyle dünyaya gelen ilk kişi.
Su: Hz. Nuh tufandan kurtulması, suyla mücadelesi, imanı ve Ona inanlarla tufandan gemisiyle kurtulması.
Ateş: Hz. İbrahim. Ateşin içinde kalıp yanmaması.
Hava: Hz. Yusuf. Ben burada Havayı Heva olarak algıladım. Yani nefis. Züleyha’nın, kardeşlerinin nefislerine uyarak Hz. Yusuf’u kuyuya/zindana göndermesi.
Bu karşılaştırma zihnimde yeni pencereler açtı. Buna ve düşündürdüğü birçok konu için okunası bir kitap. Sadece dingin bir zihin ve felsefe, dinler tarihini bilmek gerek.
Kalemini sevdiğim yazarlardan Ayfer Tunç’un ‘Suzan Defter’i kurgusu, biçemi, biçimi açısından oldukça başarılı bir eser. Günlük türünün doğasına uygun olarak oluşturulmuş bir roman. Zamanı, olayları algılamak kişiden kişiye değişkenlik gösterdiğini herkes muhakkak kabul eder. Biz de okuyucu olarak Derya(Suzan) ve E. Bey’in (Ekmel) yaşantılarını, geçmişlerini, kendileriyle yüzleşmelerini okuyoruz. Bazı anlatılanlar farklılık gösteriyor. Kim yalancı, kim doğruyu aktarıyor bilemiyoruz. Okuyucu olarak bizi ilgilendirmiyor da. Çünkü aktarılan bir yaşantıdan parça. O parçayı kişiler nasıl algılamak istiyorsa o şekilde aktarılmış.
Roman çok iyi karakterlerle oluşturulmuş. Üç göbek öncesine kadar karakterler yaratılmış. Ekmel Bey’in dedesinin ruh halini, intihar edip etmediğini düşünüyor ve biliyoruz. Babasının annesi karşındaki tavırlarının nedenini ve Ekmel beyin eşiyle arasındaki ilişkiyi kıyaslayabiliyoruz. Derya için de geçerli. Derya’nın babaannesinin olaylar karşısındaki bilgeliği, babasının karanlık işler peşindeyken ölmesi, abisinin de gençlik düşüncelerinin aksine bir hayat yaşaması... Ana karakterlerimizin ruhsal oluşumunda etken olan ırsi bütün nedenleri kitapta okuyabiliriz velhasıl.
Kitabın adının konuluşu da çok farklı. Dilbilgisi açısından isim tamlaması algısı oluşuyor. Sudan’ın Defteri gibi. Sıfat tamlaması desek doğru olacak ama tam kitabı karşılamayacak. Nasıl defter? Suzan. Yanlış düşünceler, zanlarla oluşturulmuş bir eser(mi?) ki Derya kendi olmayarak kendiyle hesaplaşıyor olması bir yanlışlığın varlığını ortaya koyuyor. Ama Ekmel Bey’in günlükleriyle ilintiyi defter olma özelliğiyle kurabiliriz. Ve de olayları farklı anlatmasıyla.
Bu eseri okumazdan evvel Spotify’da “ilk sayfası” adlı poadcast programına yazar bu kitabıyla konu/k olmuştu. O programı
Suzan DefterAyfer Tunç · Can Yayınları · 202520,2bin okunma
Bu aralar Aytmatov okudum. Anlatımı, konuları, kişileri, her bakımdan beni çok etkiledi. Beyaz Gemi, çok daha farklı etkileyip yüreğimi titretti. Çocuğun yalnızlığını, hislerini, hayalleri öyle hissettim ki... Annesi olup bağrıma basmak istedim. Kitabın bir yerinde buzağının annesinden süt içmesini, annelerin yavrularından hiçbir şeyi esirgemediğini, bunu Gülcemal’den öğrendiğini söylediği bir yer var. Anne sevgisini görmeyen bir çocuk...
Öyle güzel anlatılmış ki bir çocuğun saf, temiz dünyasını. Gerçek bir çocuk. Hayalleri i, oyunları, oyuncakları, masallara inanışı, sevmediği şeylere karşı tavrı... Onun bir de kendi bildiği masalı var. Biz bilineni okumuşuz. (İlk cümle öyle diyordu.) Bende kendi masalında balık oldu. Boynuzlu Maral Ana’yla zaman zaman buluşup konuşuyorlar. Beyaz Gemi onunla aynı sularda yüzüyor.
Beyaz GemiCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202387,4bin okunma
Beni en etkileyen kitaplar arasına girebilen bir eser. Okurken hissettiğim asabiyet, merak, heyecan uykumu kaçırdı. Yaşanılan salgın bir körlük. Araba kullanan birinin kırmızı ışıkta beklerken aniden kör olmasıyla bu salgın başlar. Bu adamın temas ettiği kişiler de bu hastalıktan pay alır. İlk kör olan adamın gittiği göz doktoru da kör olup eşiyle birlikte karantinaya alınır. Doktorun karısı yalan söylemektedir. Eşine yardım etmek amacıyla kör olduğunu iddia eder. Ne var ki körlük tüm ülkeyi sarsa da sadece doktorun karısı kör olmaz. Böylece kitabın merkez kişisini oluşturur. Ya da bir deyişle kitabın yazılma amacını bu kadın sayesinde öğreniriz. Körlük, maddi bir rahatsızlıktan olmadığını savunur doktorun karısı. Yazar da bence bunu savunur. Bedensel isteklerle yaşayıp sosyal yaşamda ruhsal öğeleri arka plan atan insan zaten kör değil midir? Maddi olarak da körlük yaşayarak daha fazla hırslara bürünen bir grup oluşur. Körlükle ortaya çıkan düzensizlik modern dünya insanını varoluşsal düzensizliğine denk düşer. Aç kalmamak için çabalayan binlerce insan modern dünyanda 'görünme' çabasında. (Kanaatimce)
Kitabın dili çok akıcı. Kitap boyunca nokta ve virgül kullanılmış sadece. Benim gibi yazım ve noktalamaya takıntılı biri için göz yorucu olmadı. Yazarın biçem özelliği olarak kabul ettim. Konu seçimi, konunun işleyişi, anlatımı kesinlikle mükemmel. Okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022131,9bin okunma