Zeynep Namlıoğlu

"... Görünen o ki Amişler, dürtüsel ve komplike tüketim çılgınlığının hüküm sürdüğü çağımızda çarpıcı derecede radikal, fakat aslında basit bir şey yapıyorlar: en çok değer verdikleri şeylerden yola çıkıp, belli bir teknolojinin bunlara yarardan çok zarar getirip getirmeyeceğini sorguluyorlar. Kraybill'in de söylediği gibi, cevaplamaya çalıştıkları soru şu: 'bu yararıma mı, yoksa zararıma mı olacak? Bir topluluk olarak ortak yaşamımıza destek mi, yoksa köstek mi olacak?' Yeni bir teknoloji çıktığında Amiş topluluklarında bunu denemek için cemaatin papazından izin isteyen bir teknoloji meraklısı illa oluyor. Çoğu zaman da papazdan izin çıkıyor. Sonra topluluğun tamamı, teknolojiyi kullanan kişiyi 'dikkatle' gözlemleyerek söz konusu teknolojinin topluluğun en çok değer verdiği şeyler üzerindeki nihai etkisini tespit etmeye çalışıyor. Eğer bu etkinin daha ziyade olumsuz olduğuna kanaat getirilirse, ilgili teknoloji yasaklanıyor. Yararlı görülüp izin verilen teknolojilerin kullanımına da, faydalarını artırıp olumsuz yönlerini asgariye indirmek amacıyla birtakım kısıtlar getiriliyor.
Sayfa 60 - Metropolis·Kitabı okudu
Reklam
"Ömrühayatımda bir kere bile facebook kullanmadığımı yazılarımda dile getirmeye başladığımda meslektaşlarım tam da bu sebeple hayrete düşmüştü. 'Neden facebook kullanayım ki?' diye sorduğumda aldığım cevapsa şu oluyordu genelde: 'Tam olarak açıklayamam, ama ya sana faydası dokunacak bir şeyi kaçırıyorsan?' Dijital minimalistler bu argümanı saçma bulur, zira onlara göre gerçekten iyi bir dijital hayat, büyük ve somut faydalar sağlamak amacıyla kullanılacak araçların titizlikle seçilmesiyle kurulabilir ancak. Vakitlerini ve dikkatlerini çalıp neticede yarardan çok zarar verecek düşük değerli faaliyetlerden büyük bir titizlikle kaçınırlar. Bu tutum şöyle de ifade edilebilir: minimalistler ufak tefek şeyleri kaçırmayı dert etmezler. Onları asıl kaygılandıran, hayatı güzelleştirdiğinden halihazırda emin oldukları büyük şeylere zarar vermektir.
Sayfa 43 - Metropolis·Kitabı okudu
"Kafa yorulunca iyi çalışır olmuştur, yorulan kafa ışıldar, gönül de yorulsun hem, yorulan gönül umursar."
Bitmişti, bitivermişti her şey! Sanki terkedilmiş bir yurt, bir toprak parçasıydı babasının vücudu. Oysa aynı toprak parçasının her bölgesinde ayrı bir alem, her hücresinde ayrı bir hareket vardı önceleri!. İyi ama bu bedene hayat veren o şey neydi ve o neredeydi şimdi? Bilinen bir cevabı tekrarlayarak "O şey candı ve can çıktı" demek, ne kadar basit bir yaklaşımdı. Uyumak için esneyen bir akılla "can, can" diyenler, acaba canın ne olduğunu, nasıl çıktığını ve nereye gittiğini biliyorlar mıydı?
"Vedud, Vedud, Ya Vedud" Sabahın sessizliği içinde bir anda yükselen bu haykırışlar, köyün sıradışı insanı Divane'ye aitti. Her sabah güneşle birlikte evden çıkarken, önce kapının önünde durarak uzun bir süre etrafına bakınır ve sonra ellerini, gözlerini ve gönlünü semaya yönelterek "Vedud, Vedud, Ya Vedud" diye haykırırdı.