Zeynep Keman

Zeynep Keman
@zeynepsolin
7/10
·156 syf.··
2023 20. kitabı
ORHAN PAMUK KİTAPTA DOĞU-BATI ÇATIŞMASINI NASIL İŞLEMİŞTİR? Orhan Pamuk’un 1989 yılında yazdığı Beyaz Kale adlı romanı,Türk edebiyatında önemli bir yere sahip postmodernist bir romandır. Postmodernist romanların en önemli özellikleri arasında işledikleri çatışmalar gelir. Beyaz kale romanında Orhan Pamuk efendi-köle , benlik, Doğu-Batı çatışması gibi birçok çatışma işlemiştir. Benlik çatışması kitap da işlenen en önemli unsur olsa da Doğu-Batı çatışması da kitap da fazlasıyla yer alır. Ayrıca Doğu-Batı çatışması ve benlik çatışması kitap da birbirinden ayrı incelenemeyecek kadar iç içedir ve birbirlerine yardımcı olurlar. Orhan Pamuk Doğu ve Batı’yı karakterler ile özdeşleştirmiştir. Romanın iki ana karakterinden bir olan Venedikli İtalya’dan gelen Osmanlı da köle konumuna düşüp Hocaya hediye olarak verilen bir karakterdir. Kitaptaki Batı sembolü Venedikli karakteri üstünden verilir. Venedikli, Hoca’nın kendi kültüründen üstün gördüğü medeniyetin romanda vücut bulmuş halidir. Hoca karakteri ise Doğu’yu sembolize etmesine karşın Doğu’dan memnun olmayan birisidir. “Onları” ve “oraları” “biz”den ve “buradan” daha iyi olarak değerlendirir ve bunun bir uzantısı olarak gördüğü Venedikliyi kendi hedefleri için kullanmaya çalıştığı kadar, ondan bir şeyler öğrenmeye, onun bilime ve felsefeye yaklaşımını anlamaya da çalışır. Hoca ile Venedikli üzerinden ilerleyen Doğu – Batı karşılaştırmasında, zaman zaman bu iki karakter karşı karşıya gelir, zaman zaman da Batılı bir dürtü olarak gösterilen merakları ve bilime karşı ilgileri, toplumdan gördükleri tepkilerle çatışır. Kitaptaki Batı üstünlüğü hem Hoca’nın kendisi tarafından hem de Padişah tarafından hissettirilir. Kitap da buna örnek olarak “İçten içe küçümsediğim bu sorunlarla ilgilenmediğimi gördükçe, Hoca beni hor görürdü,
Edebiyat
Beyaz KaleOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202311,2bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
KEŞANLI ALİ DESTANI VE İŞLEDİĞİ TOPLUMSAL SORUNLAR
Puan vermedi·160 syf.··
2023 23. kitabı
·
30 günde okudu
·
Okunma: 17 Aralık 2023 13:57
Keşanlı Ali Destanı 1962 yılında Haldun Taner tarafından yazılan ve ilk defa 1964 yılında sahnede oynanan ilk epik tiyatro örneğidir. Bu eser, Türkiye'de 1425 kere oynanmış, yurt dışında ise Bonn, Stuttgm, Nümberg,Hamburg, Berlin, Londra, Beyrut, Peşte ve Çekoslavak;ya'da temsil edilmiştir. Haldun Taner bu tiyatroya müzikal bir havada katmak istemiş ve kitabı nazım nesir karışık yazmıştır. Kitapta Olaylar Sineklidağ Mahallesi’nde geçmektedir. Sineklidağ Mahallesindeki bütün karakterler tek tek kendilerini tanıtarak sahne açılır. Ali, Sineklidağ’da oturan bir gençtir ve Zilha’yı sevmektedir. Zilha’nın kötü işlerle uğraşan amcası öldürülür ve suç Ali’nin üzerine atılır. Ali, yiğitliğiyle mahalle tarafından sevilmiş ve mahallede ünlenmiştir. Ali, suçsuzluğunu ispat edemez. Hapishaneden çıkınca görkemli şekilde karşılanır. Ali, arkadaşlarının ısrarı ile mahallenin muhtarlığına adaylığını koyar. Haldun Taner, Keşanlı Ali Destanı’nda topluma eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşır. Bu oyunda gecekondulaşma ile kent hayatı arasındaki çatışmalar, toplumsal çarpıklıklar, yöneticilerin ihmalkârlığı, ekonomik sıkıntılar, toplumun kadınlara bakış açısı gibi unsurlar dile getirilir. Yazar, edebiyatın toplumsal gücünü kullanarak, 1960’ların toplum hayatını; ironi ve komedi unsurlarını da katarak, olayları daha iyi aktarabilmek için semboller kullanarak, destan özelliklerini verebilmek amacıyla olağanüstülükler katarak ve karakterlerde Anadolu ağzını kullanarak anlatmıştır. Keşanlı Ali Destanı, Haldun Taner tiyatrosunun temel taşlarından biridir. Taner bu eseri için şöyle der: “Bildiğiniz gibi bizim halk gösteri biçimlerimizle modern epik tiyatronun akrabalığından faydalanıp epik bir Türk halk tiyatrosu üslubuna yöneldim. Kendi kişiliği ile çevrenin onda kurduğu kişilik arasında
Edebiyat
Keşanlı Ali DestanıHaldun Taner · Yapı Kredi Yayınları · 20152,496 okunma
Puan vermedi
Gabriel García Márquez'in 1981'de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsüdür. Fakat cinayet bu kitabın görünen konusudur yazarın asıl amacı bu namus cinayeti ile birlikte toplumsal normların insanlar üzerindeki yansıyışını anlatmaktır. Yazar özellikle toplumsal normlardan kimlik ve cinsiyet konularına dikkat çekmektedir ve bunu okuyucunun duygu ve düşüncelerini etkilemek amacıyla farklı yaklaşımlar göstererek yapar. Farklı yaklaşımların içinde sık sık büyülü gerçekçilikten yararlanmaktadır. Motifler kullanmakta ve üstkurmaca, geriye dönüş ,röportaj gibi teknikleri el üstünde tutmaktadır. Çocukluktan itibaren öğrenilmeye başlayan toplumsal rolleri ve namus kavramını dinin de etkisiyle sosyolojik bir şekilde incelemektedir ve tüm bunları bir cinayetin arkasına gizleyerek okuyucuya aktarmak istemektedir. Kitabın röportaj tekniği ile yazılması olayın farklı karakterlerin bakış açısından görülmesi bakımından önemli bir unsurdur. Bu sayede yazar cinayete objektif bir biçimde yaklaşabilmektedir çünkü asıl önemli olan cinayeti kimin işlediği değil işlenen cinayetin farklı kişi ve karakterler üzerindeki etkisini, dolayısıyla toplumun bakış açısını okuyucuya daha net bir şekilde vermektir. Kaldı ki cinayetin işlendiği gün hava durumunun ne olduğunun dahi tam olarak belirlenememesi tek bir olayın insanlar tarafından ne denli farklı yansıtılabileceğinin bir kanıtıdır ve yazarın kimlik ve cinsiyet konularını da nasıl işleyeceğine dair okuyucu için bir öngörü oluşturmaktır. Angela Vicario’nun bakire olmadığının öğrenilmesi bu toplum için kabul edilebilir bir durum değildir. Angela Vicario’nun bu durumdan duyduğu utanç o kadar büyüktür ki ölmek istediğinden bahseder. Angela
Edebiyat
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,3bin okunma
7/10
·196 syf.··
2023 15. kitabı
·
67 günde okudu
·
Okunma: 03 Ağustos 2023 16:09
Atay’ın 1975 yılında yayımlanan ve tek öykü kitabı olan Korkuyu Beklerken, modernist romanın öykü biçimine yansımış halidir. Modernleşme sürecinde bireyi iç hesaplaşmaya, iletişimsizliğe iten dış dünyanın bireyin iç dünyasıyla olan uyumsuzluğudur. Atay bunu öykülerinde yabancılaşmayı merkeze alarak anlatır. Modernleşmeye ayak uyduran toplum, yarattığı kurallara uymayanı ‘öteki’ olarak adlandırır. Bu ‘öteki’ olma durumuna yani bireyin, toplumun genel kurallarıyla uyuşamamasıyla birlikte kendi isteğiyle toplumdan uzaklaşmasına, yabancılaşmasına veya toplum tarafından kabul edilmeyip topluma yabancılaşmak zorunda bırakılmasına Atay’ın eserlerinde sıklıkla rastlanmaktadır. Atay’ın Korkuyu beklerken kitabının içindeki korkuyu beklerken öyküsü de bu bağlamda verilebilecek örnek hikayelerden birisidir. Okuyucu tarafından isminin dahi bilinmediği baş karakter paranoyak, korkan ve toplumla iletişim kuramayan bir karakterdir. Öykü boyunca yalnızlaşan ve topluma yabancılaşan karakteri yazar bilinç akışı, iç monolog, leit motif gibi teknikler kullanarak anlatmış metaforları ve ironizmi kullanarak da bu durumu desteklemiştir. Modernizmin Türk edebiyatına girmesiyle birlikte Atay’ın Korkuyu beklerken hikayesinde de bireyi ve eşyayı merkeze alma, yabancılaşma, yalnızlık, uyumsuzluk, noktalama işaretlerini kullanmama, karakterlere isim vermeme gibi pek çok bakımdan modernist etki altındaki yenilikler görülmektedir. Modernite ile birlikte kentleşme, bireyi kalabalıklar içinde yalnızlığa itmiştir. Kalabalık içinde robotlaşma durumu, bireyi varoluş çıkmazlarına sürükler. Toplumsal değişime, şehirleşmeye ayak uyduramayan bireyin topluma yabancılaşması kaçınılmazdır. Çevresine ve kendine yabancılaşan bireyin iletişimi, nesnelerle sınırlı kalmaktadır. Değişen dünyaya olan uyumsuzluk,
Edebiyat
Korkuyu BeklerkenOğuz Atay · İletişim Yayıncılık · 202233,3bin okunma
Puan vermedi
Franz Kafka tarafından yazılan Dönüşüm adlı eser pazarcılık yaparak geçinen Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında böceğe dönüşmesini ve hayatının geri kalanında bu şekilde hayatını devam ettirmeye çalışmasını anlatmaktadır. Bu olayın ardında Franz Kafka hem bireyin toplumla olan çatışmasını hem de insanın kendi içsel varoluşuyla hesaplaşmasını ele almaktadır. Ele aldığı bu konuyu okuyucuya aktarmak amacıyla varoluşçuluk, metamorfoz, kapitalist sistem gibi kavramlardan yararlanmış aynı zamanda grotesk, semboller ve Kafkaesk’in zaman ve mekân kullanımları gibi unsurları kullanarak göstermiştir. Kafka tüm bunları toplum ve sistem hakkındaki görüşlerini ve eleştirilerini okuyucuya aktarmak için amaçlamıştır. Dönüşüm varoluşçuluk anlamına gelen egzistansiyalizm kavramını yabancılaşma ve anlam arayışı yönlerinden incelemektedir. Böcek yazar tarafından bilinçli bir şekilde tercih edilen bir semboldür ve karakterin böceğe dönüşmesi Gregor'un toplumdaki işlevi, ailesiyle olan ilişkileri ve kendi varoluşsal durumu hakkındaki derin yabancılaşmasını simgelemektedir. Böceğe dönüşmesiyle birlikte Gregor’un toplumsal rolünün ve kimliğinin anlamsız hale geldiği görülmektedir. Kafka, burada varoluşçuluğun en karamsar yönlerinden biri olan anlamsızlık ve boşluk duygusunu betimlemektedir. Gregor, insan olarak toplumda değer bulurken, böceğe dönüştüğünde ailesi tarafından dışlanır ve reddedilir. Bu, insanın kendi varoluşunu başkalarının gözünden tanımlama çabasının anlamsız olduğunu göstermektedir. Dönüşüm metamorfoz kavramını hem fiziksel hem de zihinsel olarak ele almaktadır. Gregor’un bedensel dönüşümü, onun içsel dönüşümünü de tetikler. Bir zamanlar ailesinin geçimini sağlayan ve bu nedenle saygı gören Gregor, böceğe dönüştükten sonra bu rolünü yerine getiremez hale gelmekte ve bu
Edebiyat
DönüşümFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022267,6bin okunma