<<<Güneş tam tepede. Elindeki usturayla insanları paralıyor. Havada ince bir kan kokusu. Ağaçlar, evler, çocuklar, yaşlılar... Aynı kokuyor. Zifirle kaplı mahalle. Güneşle kaynıyor. Simsiyah. Doğan tüm bebekler bu siyahlığın egemenliğinde büyüyor. Yaşlılar bu siyahlıkta ölüyor. Dışarıdan gelenler için dayanılmaz, mahalleli tarafından özümsenmiş. Varlıklarının vazgeçilmez parçası hâline gelmiş. Duyumsanmadığı zaman büyük bir yoksunluk hâli yaşatıyor. İnsanları bağlayan, hiçbir yere bırakmayan. İşte tam da bu sebeplerden dolayı mahalleye “Zincir” diyorlar.>>>
Öykü, ilahi anlatıcının Zincir'i tasviri ile başlıyor. Bir mekân adıdır Zincir. İçinde yaşayan karakterlerin varlık bulma sebebinin -coğrafya- tasvir edildiğini hikâyenin ilerleyen bölümlerinde anlıyoruz.
Her bir halkasıyla-bireyiyle- bir bütün. Sağlam bir “Zincir.” Zayıf halkaların yerlerinin hemen doldurulduğu, rijit haline dışlanmışlığın ulaştırdığı amorf bir yapı. Cam gibi kırılgan. Amorf zira kırılsa da cam bir sıvıdır.
Hakan Sarıpolat, ilahi anlatıcıyla başladığı öyküye, ara ara mikro hikâyelerle devam ediyor. Mikro hikâyelerde genel anlatıcıyı kenara alıp anlatımı kahramanlara bırakıyor. Kahramanlar kendi hikayelerinde kendi hayatlarını yaşıyorlar. Onlara asla müdahale etmiyor.
Cebo, Cücük Ahmet, birer Storyteller-Hikâye anlatıcısıdır aynı zamanda. Profesyonel bir pazarlamacı kıvraklığında yapıyorlar bu işi. Adeta bir sanat olarak. Çünkü kendi hikâyelerini pazarlama dertleri var.
İlahi anlatıcı,<<<Cebo anlatırdı kahvede.>>> diyor ve sözü Cebo’ya bırakıyor. Mahalleden bir esnaf olan Cebo, bir anlatıcıdan çok, bir film karakteri gibi davranıyor. Fakat rol kesmiyor çünkü kendisinin de olduğu olayları hikâye ediyor.
“Güneşe kafa tutuyor lavuk.” İlahi anlatıcıya bırakılsa bu kadar sahici olabilir miydi?
Üstünde rengarenk kıyafetler, burnunda kocaman kırmızı bir top, başında gökkuşağı renginde peruk. Gözlerinin etrafı beyaza, yanakları kırmızıya boyalıydı.
Yumurtaya bakacaksın. Dokuz sekiz atmalı. Benim kuşlar yumurtadan oynamaya başlardı. Bir bakardım ki kümesten çıkmışlar, hoplaya zıplaya gidiyorlar. Yakalar, analarının altına
sokardım. Birinde Bahadır’ı aşağıki mahallede çocukların maçını izlerken buldum.