Ceviz ağaçlarının altına hasır serdirip bahçesinin seyrânında dinlenmek istediği bir ilk yaz günü Zühre'ye çok ziyaretçi geldi. İlk önce, tâ Kumran'dan yolculuk etmiş bir Macar hâkimin karısıyla görüştü. Saltanatlı zengin soyzâde bir kâfir bânûsu idi, bu. Kocasına muhabbetinden, kendi kısırlığından, kısırlığı yüzünden erinin bir köylü kızıyla yattığından, kızın gebe kaldığından yandı yakıldı; Zühre'den medet diledi. Zühre dedi ki:
- Kısırlığın çâresi yok, meğer Allah'tan ola. Kocan mutlaka döl almak isterse bırak hâline. Yalnız şunu bil ki, erkek kendini, sulbünden gelen evlâda aktarmadığı da olur. Öz çocuğudur, bakarsın ki hâzâ yabancı. Sen bir evlâtlık oğlan al, kocanın en harîm, en mukaddes düşüncesi neyse çocuğu o terbiyede büyüt. Zîra cins bir erkek her şeyi bağışlar, illâ kendisinden kadına aktarılmış Tanrı kıvılcımının heder olmasını affedemez. Kocandaki Tanrı kıvılcımı hangi mânâda toplanıyorsa sen -mâdemki kendi tarlan verimsizdir-o muazzez tohumu yabancı toprakta üret. Sana döktüğü yaratıcı bereketin yemişini öyle veya böyle dürüp ona sunmazsan ondan muhabbet bekleme.
Azametli hâkim karısı anladı. Ağladı. Zühre'nin elini öpmeye davrandı. Onun arabası savulmadan hıristiyan bir köylü kız geldi, şipşirin, tâze, yosma. Evlenecekti, kendisini iki kişi isteyen vardı. Kız bir tânesine gönül bağlamış, ona gitmek dilerdi. Fakat bu, dik başlı sert bir erkekti, kızı korkutuyordu. Bileği güçlü, gözü açık, sözü sayılır, hem de ganî yürekli. İyi hoş amma pek kıskanç, titiz. Bunun karısı olmak, baskısı altında bal mumu hâline gelmek demekti. Diğer delikanlı yavaş başlı, geçimli idi; kızı el üstünde taşıyacak, rahata gömecekti. Gelgelelim kızın onda gönlü yok. Ne yapsın şimdi? Hangisini yavuklu alsın?
Zühre kızın yumuk ellerini okşadı:
**Gönlüne danış, yavrum. Hayatta