Nereden başlasam? Belki de dedemden başlamalıyım: 1800'lerin sonunda doğduğu için iki dünya savaşına katılmanın hüzünlü ayrıcalığını ve ikisinden de sağ salim evine dönebilmenin mutluluğunu yaşayan dedem. Onun savaş alanlarında geçen anıları yüzünden çocukluğum derin düşünceler ve kaygılarla yüklendi. Pek farklı çehrelere sahip aile ağacımda saf İtalyan kanı taşıyan o dedem, sıkıcı bir pazar öğleden sonrasında İtalyan bayrağını Zorro'nun pelerinine dönüştürmek isteyen biz torunlarını gördüğünde küplere binmişti. Onun yaralı hiddetini ve bayrağı yeniden kutusuna koymak için özenle katlayışını hâlâ hatırlarım. "Bayrakla oyun olmaz, çünkü bayrak kutsal bir şeydir," demişti bize. "İnsanlar onun uğruna can verdiler." O zamanlar bunu anlamak için çok küçüktük, ama o günden sonra bir daha üç renkli bayrağımızla şaka yapmaya cesaret edemedik.
Kabilesinin yoksul, göçebe yaşamını hacienda'nın lüksüne yeğlemişti, kendini mahkûm gibi hissediyordu orada. Çocukluğunu ve gençliğini açık havada geçirmişti; kerpiç duvarların ve başı üzerinde bir çatının basısını, örf ve adetlerin kibrini, İspanyol giysilerinin rahatsızlığını, Hristiyanlığın ağırlığını kaldıramamıştı.