Yanımda hiç eşya olmadan uzak yol trenine binmek bende büyük heyecan uyandırdı. Şöyle bir gezintiye çıkmışken birdenbire bir zaman-mekân burgacına yakalanmış bir savaş uçağına benzettim kendimi. Bu burgacın içinde ne dişçi randevuları vardı, ne de masa çekmecelerinde bir an önce
halledilmeyi bekleyen işler, ne çözülmez insan ilişkileri, ne gelen istekler. Tüm bunları geride bırakmıştım, bir süre için. Yanımdaki tek şey, biçimsizleşmiş topuklarıyla lastik pabuçlarımdı. Ayaklarıma başka bir uzam-zamanın silik anıları gibi yapışmışlardı, ama bunun da önemi yoktu. Kutu birayla kurumuş salamlı sandviçin zihnimden uzaklaştıramayacağı hiçbir şeyin önemi yoktu.
Kuru bir rüzgâr esti ve saçlarım yüzüme düştü. İlkbaharda kestiğim saçlarım epey uzamıştı. Sadece mevsimler, bedenim ve önemli olmayan diğer şeyler değişiyordu.