Yanımda hiç eşya olmadan uzak yol trenine binmek bende büyük heyecan uyandırdı. Şöyle bir gezintiye çıkmışken birdenbire bir zaman-mekân burgacına yakalanmış bir savaş uçağına benzettim kendimi. Bu burgacın içinde ne dişçi randevuları vardı, ne de masa çekmecelerinde bir an önce
halledilmeyi bekleyen işler, ne çözülmez insan ilişkileri, ne gelen istekler. Tüm bunları geride bırakmıştım, bir süre için. Yanımdaki tek şey, biçimsizleşmiş topuklarıyla lastik pabuçlarımdı. Ayaklarıma başka bir uzam-zamanın silik anıları gibi yapışmışlardı, ama bunun da önemi yoktu. Kutu birayla kurumuş salamlı sandviçin zihnimden uzaklaştıramayacağı hiçbir şeyin önemi yoktu.
Kuru bir rüzgâr esti ve saçlarım yüzüme düştü. İlkbaharda kestiğim saçlarım epey uzamıştı. Sadece mevsimler, bedenim ve önemli olmayan diğer şeyler değişiyordu.
Romancı, insanların toplumdaki konumlarını yansıtan merceği değiştiren insandır;
zenginliği ve gücü büyük gösteren merceği kaldırıp onun yerine karakter niteliklerini öne çıkaran ahlaki bir mercek yerleştirir. Bu mercekten bakıldığında yüksek sınıfa mensup güçlü kişiler göze küçük görünebilir; bir köşede unutulmuş utangaç insanlarsa birden büyürler. Roman dünyasının sınırları
içinde erdem, maddi zenginliğe kulak asmaksızın bir yer edinir kendine. Zengin ve görgülü insanlar illa ki iyi, fakir ve eğitim görmemiş insanlar da illa ki kötü değildirler. Roman dünyasında iyilik, topal ve çirkin çocuğun, çulsuz bekçinin, çatıdaki kamburun ya da en temel coğrafi bilgilerden bihaber yaşayan genç kızın içinde barınır.
Beni hiçbir yerde hiç kimse beklemiyor ve hayatım öyle bir şekillendi ki sokakta yürürken, şehirlerde, nerede olursam olayım, beni yolculuğumun sonunda kimse beklemiyor bilinciyle yürümeyi öğrenmeliydim.
Kimse varıp varmadığımdan endişe duymayacaktı.
O zaman farklı bir şekilde yürüyorsun.
Yürüme şeklinden seni birisinin bekleyip beklemediğini anlayabilirler.