Sessizliğin anlam yükü üzerine düşünmeye devam ederken meseleyi günümüze taşımanın imkânını da sordum kendime. Ve o ânda hatırıma, zaten hatırımdan çıkaramadığım ve işin acısı hatırda tutmaktan gayrı bir şey de yapamadığım Gazze geliverdi. Herhangi bir muhatabı olmadığını acı ile öğrendiğimiz yırtıcı nidaların ölüm sessizliğine döndüğü o kadim toprak; “çığlık içimde düğüm, çığlık gözümde yaş” mısraınca, içeride kopan vaveylanın dışarıda derin bir sessizliğe dönüştüğü o mübarek mekân canlanıverdi gözümde. Bir buçuk yılı aşkın zamandır aralıksız devam eden menfur bir katliamın seyircisi olan şu sefil dünyanın günden güne daha da sessizleşmesini, lâl oluşunu nasıl unutabilirdik ki? Kimse unutmuyordu, ancak bazıları -mış gibi yapmayı pek iyi beceriyordu o kadar.
Cılız konuşmaların büyük bir sessizliği
bastırmaya kifayet etmediğini, bazı vakitlerde o meşhur atasözünün tam tersinin doğru olduğunu yani “sükût gümüşse, sözün altın olduğunu” anladım. Sonra bu sükûtî çağa Suriye’nin, Doğu Türkistan’ın, Keşmir’in sessizliğini de ekleyerek suskunluğa devam ettim. Yutkunmaları, karından konuşmaları, sözden ümit kesmeyi, boğazında daimî bir yumru hissiyle yaşamayı, hayallerin dahi sükûtunu,
zikrin en hafî hâlini… Anladım sessizliğin bizdeki toplumsal izini. Ve nihayet ikna oldum; biz aslında zaten, hep bir elden ve azımsanmayacak bir zamandır sessizliğin toplumsal tarihini yaşıyormuşuz...
Sayfa 19 - Melikşah Sezen / Sessizliğin Toplumsal Tarihi