1913 Ağustos’unda bir Monte Carlo kumarhanesini dolduran yüzlerce mağara adamı, inanılmaz bir şeye tanıklık ediyorlardı: Rulet masasında tam 15 kez üst üste siyah gelmişti! Masanın etrafına toplanmış insanlar, “artık kesin kırmızı gelir” diye bahislerini yatırdılar. 18...19...20... Kaybettikçe yatırdılar, yatırdıkça kaybettiler. Ortam Monte Carlo mu Çiftlikbank mı belli değildi. Seri 26’da bitti.159 Şimdi aklınıza ilk gelen şey ile o kumarhanede böbreğini kaybeden mağara adamlarının son düşünceleri muhtemelen aynıdır: “25 kez siyah geldi. Yeter artık. Tekrar gelme ihtimali ne olabilir ki?” Doğru cevap hemen hesapladığınız gibi 67 milyonda 1 değil, sadece %50. Bir rulet eli, bir sonrakini etkilemediği için doğru cevap her seferinde %50 idi. (Aslında %48.6, çünkü sıfırın rengi yok. Hatta Amerikan ruletinde bir de 00 olduğu için ihtimal %46.4’e düşüyor. O yüzden siz siz olun, ruleti Avrupa’da oynayın.)
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
00.46
“onların kalpleri de seninki gibi sanıyorsun herkes o kadar yumuşak o kadar şefkat dolu olmaz oysa oldukları gibi görmüyorsun insanları olabilecekleri gibi görüyorsun kendinden veriyor, veriyorsun onlar her şeyini çekip alıncaya ve için bomboş kalıncaya dek”
Kitap Alıntısı
Atatürk'ün tabutunu İzmit'ten alan tren Ankara tren garına 20 Kasım 1938 günü sabah saat 10:00 sularında vardı ve resmi bir temsil heyeti tarafından karşılandı. İstanbul'da olduğu gibi, tabut daha sonra, izleyenlerin görebilmesi için bir top arabası üzerinde, geçit töreniyle taşındı. Bu tören alayı İstanbul'dakinden bile daha yavaş yol aldı; muhtemelen alınacak mesafe belirgin bir şekilde daha kısa olduğu için, saatte ancak yaklaşık 1,46 km hızla gidildi. Tabutun Ankara tren garından neredeyse 1 km' den daha az bir mesafedeki, Ulus semtinde bulunan TBMM binasının önünde kurulmuş Bruno Taut tasarımı olan katafalka gitmesi toplam 41 dakika (saat 10:32'den 11:23'e) sürdü.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Romanın Macerası: Bozkurtların Ölümü Atsız'ın, tarihin tozlu sayfalarından çıkardığı Kür Şad'ın hikâyesidir. 639 yılında Çin sarayını basan 41 yiğidin hikâyesini Atsız Fransız kaynaklarından, muhtemelen Hüseyin Cahit'in De Guignes tercümesinden, daha üniversite yıllarında okumuş olmalıdır. Çin kaynaklarında Cie-şı-şuay olarak geçen kahramanın adının Türkçe biçiminin Kür Şad olabileceğini ne zaman düşünmüştür, bunu tam olarak bilmiyoruz. Fakat Kür Şad adını, ilk defa 1932'de yazdığı "Yolların Sonu" şiirinde kullandığını biliyoruz: O sarayda bulunca tanrılaşan erleri Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek. Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini: "Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun!" (Atsız 1963: 10) diyecek. Aslında Atsız, 1932 yılından da önce Cie-şı-şuay adını, Türkçede Kür Şad olarak tasarlamıştır. Bunu, 13 Nisan 1931 tarihinde, Pertev Naili'nin Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuptan anlıyoruz: "Hele şu Nihal'den aldığın mevzuu bir tiyatroya çevirirsen yok mu ya." (Ali 2015: 74). Bu mevzu, az sonra görüleceği gibi, Atsız'ın Sabahattin Ali'ye verdiği Kür Şad mevzuudur. Nitekim Sabahattin Ali yazdığı piyeste de kahramanın adını Kürşad olarak kullanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Kür Şad adı ve kavramı Atsız'da, daha üniversite yıllarında oluşmuştur. Pertev Naili konunun takipçisidir. 25 Ocak 1932'de yazdığı bir mektupta da Sabahattin Ali'ye "Yahu merak ediyorum, şu piyesini hâlâ bitirmedin mi?" diye sormaktadır (Ali 2015: 123). İlk defa 19 Nisan 1934'te Kür Şad hakkındaki düşüncelerini açık bir şekilde yazmıştır: "Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı: Kür Şad”. Millî Türk Talebe Birliği'ne hitaben yazılan yazı, kendi çıkardığı Orhun dergisinin 6. sayısında yayımlanır. Atsız yazıda önce, Çin tarihlerinde kaydedilen olayı kısaca özetler. Sonra da Kür Şad'ın niçin en büyük
"Onun tek amacı, 'Bozkurtlar'ı tamamlamakdı. Sarı saman kâğıtlı bir kalın müsvedde defterine yine sapsarı ve reklam olsun diye bir firma tarafından hazırlanmış yaklaşık 40 santim uzunluğundaki bir kurşunkalemle , 1945/46 Kışı'nın o mağmum ve rutûbetli kış ikindileri günler saat 16.00'ya doğru başını alıp giderken deliler gibi romanı bölüm bölüm nasıl tamamlamaya uğraşdığını anımsıyorum. Ortalık karardıkdan sonra da, elektrik tasarrufu için sâdece tek bir masa lambasıyla aydınlatılan alt katdaki oturma odasında o gün yazdıklarını Annemle bana okurdu. Takrir başlarken Ebeveynim arasında, artık ritüel hâlini almış şöyle bir kısa muhâvere geçerdi:" "-Nasıl, bu bahis yine biftek gibi kanlı mı?" "Atsız, duruma göre 'evet' yâhut yatışdırıcı mâhiyetde 'Pek öyle korkulacak kadar değil.' veyâ 'Hayır' şeklinde bir cevab verir, sonra 'âyin' başlar- "Bir seferinde, yine bir Cumâ akşamı Annem o zamânın taşıtlarıyla Maltepe-Nişantaşı-Maltepe seferinden oldukça bîtâb o günki bahsi dinliyor ve bu arada biraz da bastıran uykuyla mücâdele ediyordu. Zîrâ evin bütün yükü de omuzlarındaydı. Sâdece haftada yarım gün iki derse hazırlanmak değil, benim bakımım, alışveriş, yemek pişirme vs. de onun eline bakıyordu. Atsız'ın dünyâ yıkılsa pek kılı kıpırdamazdı ol bâbda... İşte öyle bir akşam Bedriye Hanım uykuyla uyanıklık arası kolan vurur ve Atsız, Roman'ın kahramanlarından Çalık'ın bir hikâyesini tasvîr ederken Annem, kısa bir gaflet ânından sonra silkinip bağırıvermişti: "-Çalığı öldürürsen gözünü oyarım!" "Zavallı Çalık'a bu da pek kâr etmedi... Roman bittiği vakit o koskoca, upuzun kalem bir kibrit çöpü kadar kısalmıştı." (Yağmur Atsız 2005: 156-157).