Bazı baharlar vardır, takvimde vaktinde gelir ama insanın içine geç uğrar. Güneş doğar, çiçekler açar, sokaklar renklenir; fakat kalbin pencereleri hâlâ kapalıdır. Çünkü insan, en çok içindeki kışı eritmekte zorlanır.
Hayat bana bunu öğretti: Kırıldığın yerden güçlenmeyi, sustuğun yerden olgunlaşmayı… Her düşüş bir son değilmiş; bazen sadece durup nefes almak için verilen gizli bir izinmiş. Yük sandıklarım meğer beni ben yapan taşlarmış.
Artık biliyorum, her kayıp eksiltmez insanı. Bazı gidişler hafifletir, bazı yalnızlıklar büyütür. Kendine kalabildiğin anlarda duyarsın kalbin gerçek sesini. Ve o ses sana şunu fısıldar: “Geç de olsa, bahar yine gelecek.”
Ben baharı dışarıda değil, içimde bekliyorum artık. Bir gülüşte, bir umutta, küçük bir cesarette… Çünkü anladım ki insan, en çok vazgeçmediği yerden yeniden başla
Gece iner usulca,
kalbim dinlenir karanlıkta.
Yıldızlar fısıldar:
“Sabah var, bekle.”
Sessizlikte büyür umut,
yarınlara ince bir ışık.
Ve ben,
geceyi geçip güne inanırım.
Daha dün kucağıma sığan çocuklarım bugün kendi dünyalarına doğru büyürken, ben her geçen gün biraz daha geçmişe tutunuyorum. Onların boyu uzadıkça, içimdeki hatıralar da derinleşiyor.
2020’de babaannemi kaybettim.
O günden sonra zaman, sadece geçip giden bir şey değil; eksilten, sessizleştiren bir şey oldu benim için. Babaannemi annem kadar çok severdim. Belki de bu yüzden yokluğu, iki kez annesiz kalmak gibi ağır geldi. Onun sesi hâlâ kulağımda, ellerinin sıcaklığı hâlâ avuçlarımda. Ne zaman dara düşsem, içimden “Babaannem olsa ne derdi?” diye geçiriyorum.
Çocuklarıma baktıkça onu daha çok anlıyorum.
Sevmenin, sabretmenin, dua etmenin ne demek olduğunu ondan öğrendim. Şimdi ben, onun bana bıraktığı sevgiyi çocuklarıma aktarmaya çalışıyorum. Zaman her şeyi alıp götürüyor belki ama bazı sevgiler var ki, nesilden nesile sessizce akıyor.
Zaman su gibi…
Ama bazı anılar taş gibi ağır.
Ve bazı insanlar, toprağın altında olsa bile, kalbimizin en canlı yerinde yaşamaya devam ediyor.