Her insanın "insanca" yaşamaya hakkı var sanırım. Savaşların, baskının, işkencenin olmadığı atmosferde nefes almaya. Çokça sevmeye-sevilmeye. Barış ortamında, kardeşçesine. Stefan Zweig'i okuyup da, benim bu duygularıma ortak olmayan var mıdır, bilemiyorum. Bu derece psikolojik durumunu okuyucuya aktaran bir yazara hayran olmayan.
Zweig, 1881 yılında Viyana'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Nazilerin tüm Avrupa'yı işgal altına aldığı dönemdir. Kimliğinden dolayı kara listeye alınır. Nazilerin ideolojilerine ters geldiğinden, 1934 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalır. Çeşitli ülkelere gider, ancak Brezilya'ya yerleşir. Hiçbir ekonomik sıkıntı çekmemesine, savaş ortamından uzakta olmasına rağmen, kendini soyutlayamaz savaş atmosferinden. Okudukları, duydukları, Nazilerin Avrupa'daki hızlı ilerleyişi, Gestapo'nun akıl almaz cinayetleri derinden etkiler Zweig'ni. Kurtaramaz kendini psikolojik çökkünlükten. Arkadaşlarına yazdığı bir mektupta, "Sizler yeni bir gün doğumunu bekleyebilirsiniz, benim buna gücüm kalmadı..." diyerek, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar eder.
Satranç kitabı da böyle bir atmosferin ürünü. "Hiç"lik duygusunu okuyucuyla bütünleştiren zekânın eseri. Newyork'tan Buenos Aires'e gitmekte olan bir yolcu gemisinde kurgulanmış hikâye. Gemide, satranç şampiyonu Czentoviç, anlatıcı, beni çok etkileyen kahramanlardan Dr.B vardır.
Dr. B aslında avukattır. Manastır ve eski Avusturya hanedanından üyelerin malvarlıklarını yönetmektedir. Gestapo tarafından tutuklanan Dr. B. bir otel odasına kapatılır. 4 duvar arasında adeta tecrit günleri başlar. Ne okuyacak bir kitap, ne yazacak kağıt-kalem, ne bir nefes, ne de başka bir şey. Sadece yattığı bir yatak, lavabo, tel örgülü bir pencere. Yapılan elbette ki "psikolojik işkence"dir. Aylar geçer