"Bazen sular çağırır insanı, bazen güneş... Bazen yaprak, bazen dal. Dağlar bazen, bazen tarih çağırır. Yalnızlığa gidilecek gündür bazen, bazen çokluğa... Tutar kolundan eski bir şehir çağırır kimi zaman da, eski bir şehre düşer yaşamın izi. Ah edip aman edip kendine firar edip o şehre gidesin gelir, bir bilet ayırtırsın yevmiyelerinden, yolların peşinden gidersin, yol senin peşinden gelir... Dostlarını alırsın yanına; sevdiklerini. Çünkü yol yârensiz olmaz, çoğalmaz bölüşmedikçe; içini ısırır karıncalar, gözlerine çöker dehlizi..."
Böyle başlamak istedim bu defa... Sımsıcak satırlarla bezeli bir paragrafla. Aynur Uluç'un güleryüzünün yazıya dökülmüş haliyle, yaşamının izdüşümüyle. Az da olsa tanıdım kendisini. Son 5 yılda hayatıma girmiş güzel ve özel insanlardan biri sadece Eczacı, sanatçı (şair, yazar...), hangi birini yazayım: o kadar çok yönlü kiReçete edilmiş majistral ilaçlarıyla dokunduğu bedenlere şifa dağıtıyor; yazdıklarıyla, ürettikleriyle de zihinlere...❤
Gecikmeli de olsun okudum nihayet, Aynur Uluç'un adıma imzalı kitabını. Okudum az kalır, yuttum adeta 357 sayfayı. Batı'dan Doğu'ya başlayan yolculuğun tutulma haliyle hemhal oldum. Nereleri gezmedim ki... Kimlerle tanışmadım ki... Hangi sevince, hangi üzüntüye ortak olmadım ki... Zonguldak'ta 700 metre yerin altında maden ocağına mı inmedim, Tahir Elçi'nin vurulduğu 4 Ayaklı Minare'yi hüzünle mi gezmedim; Sinop Cezaevi'nde Aldırma Gönül şarkısını mırıldanırken, Hemşin'de, dağların doruklarında Özgür Aksın Dereler'i mi haykırmadım; Palamutbükü'ndeki kadınlarla denize ağ atarken, Karadeniz'in bir köyünde koleti mi yemedim; Deniz suyuna karıştırılmış şarabı yudumlarken, yağmurun altında çay kesen kadınların yorgun bedenleriyle, kuzinenin başında oturup demli bir çay mı içmedim; terminalin birinde yaşlı