Gece 12’den sonra herkes uykuya teslim olurken, ben içimde yavaş yavaş büyüyen başka bir hikayenin içine düşüyorum…
Sanki geceyle birlikte tenimin dili değişiyor.
Bazı kadınlar o saatte Sindirella gibi büyüsünü kaybedip yeniden külkedisine döner…
Ben ise tam tersine, gecenin karanlığında daha ateşli, daha tutkulu bir kadına dönüşüyorum.
Aklımdan geçenler gündüzkünden çok daha tehlikeli oluyor.
Bir bakışın, bir nefesin, bir dokunuşun hayalini bile fazla derinden hissediyorum.
Sabahın beşine kadar uyumayan tarafım biraz da bundan;
eksik kalmış arzuların insanı kolay kolay uyutmaması yüzünden.
Ve gecenin en sessiz anında bile, içimde hala dokunulmayı bekleyen bir kadın nefes alıyor...
•Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda hikâye bitse bile hissettirdikleri sizinle kalmaya devam eder. 12’den Vurmak benim için tam olarak öyle bir kitaptı🩵.
•Tommy’nin hayatının bir anda altüst oluşunu okumak gerçekten çok etkileyiciydi. Hayatını Amerikan futboluna adamış, geleceği herkes tarafından konuşulan birinin bir gecede her şeyden kopmak zorunda kalması… Öfkesini de çaresizliğini de çok gerçek hissettirdi bana. Güçlü durmaya çalışan bir karakterin içindeki kırgınlığı görmek bazı sahnelerde kalbimi ciddi anlamda burktu.
•Mine ise uzun zamandır okuduğum en özel karakterlerden biriydi. Kendini görünmez olmaya alıştırmış bir kızın, yıllardır taşıdığı güvensizliklerle mücadele edişini okumak çok dokundu bana. İnsanların bakışlarından yorulmuş olması, sürekli kendini geri çekmesi ama buna rağmen içinde hâlâ sevgiye dair bir umut taşıması… Onu anlamamak mümkün değildi.
•Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de albinizmin ele alınış biçimiydi. Çoğu zaman insanların sadece “farklı” olduğu için uzak durduğu, yanlış baktığı ya da anlamaya çalışmadığı bir durumun bu kadar incelikli anlatılması çok kıymetliydi. Mine’nin yaşadıkları sadece onun hikâyesi gibi hissettirmedi; insanların bir bakışıyla bile başka birinin içinde nasıl yaralar bırakabildiğini düşündürdü bana. Bazı satırlarda sadece okumadım, gerçekten durup hissettim.
•Tommy ve Mine’ın ilişkisi de tam sevdiğim gibiydi. Büyük laflardan çok küçük anlarla büyüyen, birbirini anlamaya çalışan iki insanın hikâyesiydi bu. Birbirlerine yaklaşırkenki çekingenlikleri, o yavaş yavaş oluşan bağ… O kadar doğal ve huzurluydu ki okurken istemsizce gülümsedim birçok yerde🥹.
•Ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim… Yabancı yazarlarda görmeye alıştığımız o spor romantizmi atmosferini, bu kadar güçlü duygularla bir Türk
Ölümden bahsediyor ölüler,
Ölülerin bahsetmediği kadar.
Çok biliyoruz tabii,
Öldürmek bizde
Ah, nasıl katlederdik, hikâyeleri anlatan
Puşt-luklar bizde
Hem birini gömmüşlerdi
Ormanın derin-liklerine
Kahpe... kahpe... kahpe... böyle diyordu,
Yanımızdaki puşt, gevelediği yarım yamalak Türkçesiyle
Nerenin ahırından kaçtıysa puşt,
O gömecekti, bir adamın cesedini.
Derken, anlamıştı adam bir-azdan
Vurulacağını
Derken, saklanmış silahı varmış
Ne-re-den bilelim,
Bir hareketle aldı da onu yerinden
Tam 12’den, göğsünden, kalbinden,
Vurdu geveleyen adamı.
Kaçmıştık bizler,
Kaçıp kurtulduğumuzda
Kahkahalarla haykırdılar
Arkadaşları
Onun ölümünü.