İstanbul Anıları ~ Hagop Mintzuri
Merhaba sevgili kitapseverler,
Yazarı anlatan en güzel cümlelerden biri şudur: "Okul biçimlendirmedi beni, kendi kendime biçim verdim. O, gözlemlerini, anılarını, kaybolmakta olan bir dünyanın kokusunu ve tadını her şeyden çok önemsemiş bir İstanbul aşığı.
Öğretmenliğe dair yaklaşımı bile onun ne kadar özgün bir ruh olduğunu ele veriyor: "Not vermedim, imtihanları da kaldırdım. Öğrenci bilsin veya bilmesin, benim için aynıydı. Onun egosu yıpransın istemedim."
Peki, onu yazmaya iten neydi? Belki de en güzel cevabı kendisi veriyor: "Yazıyorum çünkü yazmadan edemiyorum. Geliyorlar."
Bazı kitaplar vardır, kapağını açtığınız anda içinize bir koku siner. Eski ahşabın, yeni çıkmış ekmeğin, Arnavut kaldırımlarının yağmur sonrası buharıdır bu. 1897'den 1940'lara uzanan İstanbul Anıları, artık var olmayan bir şehrin ve bir kültürün en mahrem, en sıcak tanıklığı.
Mintzuri’nin anıları, gündelik hayatın ayrıntılarıyla örülü. Beşiktaş'ın ahşap evleri, Ortaköy'ün kıyı kahveleri, Galata'nın dar sokakları... Ve tabii ki Armıdan. Yazarın, İstanbul'dan her fırsatta kaçıp sığındığı, toprağın, bostanların ve çocukluğunun kokusunu taşıyan o özlem dolu köyü. Kitap, sadece bir şehir anlatısı değil; aynı zamanda bir memleket anlatısı.
Kitabın belki de en kıymetli yanlarından biri, araya serpiştirilmiş eski fotoğraflar. Savaş yılları, kıtlık, yokluk... Okurken, anlatılan o insanların yüzlerini, artık yerinde olmayan o binaları görmek, kelimelerin yarattığı büyüyü katlıyor.
Kitap, edebiyatın asıl gücünün kaybolanı bir anlığına geri getirmek olduğunu hatırlatıyor. Artık ne o Beşiktaş var ne o fırınlar ne de o insanlar. Ama bu kitabın sayfalarını çevirirken, burnunuza taze ekmek kokusu geliyor. Kulağınıza Rumca, Ermenice, Türkçe karışık bir sokak satıcısı